Yazdır Arkadaşına gönder
Haymatlos (*): Bitmeyen çilenin adı
Fergül Yücel
Fergül YücelGeçtiğimiz birkaç hafta önce Ahmet Priştina Kent Arşivi ve Müzesi’nde, “Yurtsuzlar” adlı bir belgesel izledik.

Yine bir 12 Eylül dosyası. Bu kez 12 Eylül çilesinin yurdışında, Yunanistan’daki Lavrion Mülteci Kampı’nda yaşanan sayfasına şahit oluyoruz.

Filmin ilk gösterimi münasebetiyle, yönetmeni Sezgin Türk ile bir söyleşi de gerçekleştirildi. Salon zıngazınk doluydu. Birbiriyle tanış olan izleyiciler topluluğunun heyecanından o tarihin tanıkları veya yakınları olduğu anlaşılıyordu.

İzleyiciler arasında o kampta mülteci olarak yaşamış iki kişinin de söyleşiye katılması olayın yakıcı gerçekliğini tenimizde hissetmemize neden oldu.

Yeryüzü kurulalı beri ne çektin be insan evladı; doğal afetler, salgın hastalıklar, kardeşi kardeşe kırdıran savaşlar, din deyi, vatan deyi, ekmek deyi içine düştüğün kör kuyular... Yokluktan, kıtlıktan, susuzluktan, işsizlikten, faşist yönetimlerin copundan mahpusluklarından ne çektin ama!

Hele ille de vatan diye bir bilinmez sevdaya düşmek var ya...
Aşkta anlam aramak nasıl boşunaysa, bu sevdaya düşene de Allah sabırlar versin!

Bana sormayın, deliye her gün bayram misaliyim ben!
Gidebildiğim her yer, her şehir, her ülke benim vatanım.
İlle de bana ait olmasını istediğim bir toprak parçası yok. Yeter ki kimse yoluma taş koymasın, kapatmasın kapıları. Özgürce yaşayabileyim ayağımı bastığım toprakta, başımı koyduğum yastıkta huzur içinde uyuyabileyim.

Yani yeryüzünün herbir milimetre karesi insanların kavgasız, sömürüsüz beraberce yaşayabildiği tek bir ülke olsun, dileğim budur!

Ben filmden çok etkilendim. “Yersiz-yurtsuzluğuma” daha bir bilinçle sarılmamı sağladı.

Geçen yıl yine Sezgin Türk’ün Mamak’ta fimini izlemiştim. “Lanet olsun 12 Eylül ve her türünden faşist yönetimlere! Helal olsun her şeye rağmen yaşama tutunan güzel insanlara.” dedirten bir filmdi.
Yönetmen sevgili Sezgin Türk ile baş başa konuşma fırsatı yakaladım bu kez.

İşte hem kendi merakım üzere, hem de siz Kentyaşam okurları için yağdırdığım soruların yanıtları :

- Mamaklı kadınlar, Atina’da mülteci hayatlar... Seçtiğiniz konular kendi öz yaşamınızın kesitleri, tanıklıkları gibi, ne dersiniz?

Yaptığım belgeseller öncelikle yaşadığım, etkilendiğim deneyimler içinde oluşuyor. Yani yaşamın içinden çıkıyor. Ismarlama veya şu konuda bir belgesel yaparsam ilgi çeker gibi önceden planlamayla film hiç yapmadım.
Elbette hepsi de yaşamımdan esinlenme değil. Ama Mamaklı kadınlar ve mültecilerle ilgili belgeseller yakın tanıklıklarım içinde oluştu.

- Neden belgesel sinema?

Sinemada kurmaca alanda çalıştım. Yusuf Kurçenli gibi bir ustayla çalışmak yaşamda en büyük şanslarımdan birisidir. Ama kurmaca alanın ticari yönü benim yaratıcılığımı kısıtlayacak gibi hissediyorum.

Belgeselde ‘bağımsız sinema’ yapma şansı var. Belgeselde, kurmacanın aksine yaşamla ilişki içinde yaratırsınız. Bu yaşamla o kadar güzel bir ilişki biçimidir ki! Belgeselin en güzel yanlarında biri de, hiyerarşinin oluşmasına olanak vermemesidir. Egemen bir bakışla belgesel yapmak mümkün değildir.

Belgeselde ekip ilişkileri de paylaşımcı bir yaklaşımı gerektiriyor. Örneğin, belgesel kameramanı, yönetmenin anlatım özelliklerini uygulamak durumunda olmasına karşın, anında gerçekleşen durumlarda inisiyatif kullanmak durumundadır. Kurmaca film çalışmasında olduğu gibi yönetmen kameramanın her an görüntülerini denetleme olanağına sahip değildir.

Ve bir kadın olarak belgeselci olmak! Zannediyorum kadınların konumunun en iyi olduğu yerlerden biridir belgesel yaratım alanı! Bir ‘ada’ diyebiliriz. Kadınlar doğaları gereği ‘öteki’yi algılamaya daha yatkın. Bu yetenek belgesel yapımında büyük olanaklar sağlıyor.

- Çalışmalarınızın etki alanı, izlenmesini istediğiniz kesim ve yaygınlığın bir beklentisi var mı?

Bir filmi elbette ‘paylaşım’ için yaparsınız. İnsanlarla bir arada olmanın, karşılıklı birbirini zenginleştirmenin bir yoludur filminizin izleyiciyle buluşması. Yapıtınızla siz izleyiciye etkide bulunursunuz. Diğer yandan da izleyiciden aldığınız duyumla zenginleşirsiniz, gelişirsiniz.

Biz, belgesel sinemacılar ‘popüler’ olan yerine yaşamın izinde olmayı yeğliyoruz. Bu durumda geniş bir izleyici kitlesiyle buluşmamız beklenemez. Bu çok doğal! Ama buluştuğumuz izleyicilerle de paylaşımız o kadar yoğun oluyor ki... İşte siz de şahit oldunuz izleyicinin heyecanına. İzmir’deki bu ilk gösterim ne kadar iyi anlatıyor bu paylaşımın niteliğini.

- Film yapmanın maddi zorlukları yurtdışı çekimlerinde sizi zorladı mı? Gittiğiniz yerlerde resmi prosedürlerden ötürü zorluklar oldu mu filminizi çekerken?

Belgesellerimin hepsini Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteğiyle yaptım. Ama ne yazık ki bu destek o kadar yetersiz ki! Sponsor veya başka destekleri de ‘popüler’ bir alanda olmadığımız için bulmakta zorlanıyoruz.

Bu belgeselde yapım için olanakların kısıtlı olması bana bir meslek daha kazandırdı. Finans yetersizliği nedeniyle bir görüntü yönetmeniyle çalışamadım. Kamerayı ben kullandım. Artık bir kameraman oldum diyebilirim. Üstelik çok hoşuma gitti.

Elbette yurtdışı çekimler bir belgeselin yapım maliyetini çok yükseltiyor. Ama filme katılan arkadaşlarımız tam bir yapımcı gibi bu filme katkıda bulundular. Yunanca çevirileri yaptılar. Evlerini bize açtılar. Bu belgeselin tam anlamıyla ortaklaşa bir çalışmayla gerçekleştirildiğini söyleyebilirim.
- Sinema üslubunuzda, köşeli ve dogmatik siyaset dilinden ziyade insanların sosyo-psikolojik etkilenmelerini anlatmak filmdeki gerçek kişilerin mi, sizin mi tercihiniz?

Birçok kez belgesel sinema anlatımı diğer anlatım biçimleriyle karıştırılıyor. Bilgilendirme filmleri, ajitasyona yönelik filmler, tanıtım filmleri.. Bunların hepsi belgesel ismi altında toplanıyor. Bu filmlerin belgesel sinemayla hiçbir ilişkisi yok. Belgesel asıl olarak yaşama yönelir. Onun öyküsüne.

Belgesel yaratımcısı, bir öykü kurmak, tasarlamak yerine tümüyle yaşama bırakır kendini. Dolayısıyla "Mamak'ta" ve "Yurtsuzlar" fimlerinde politik seçimleri nedeniyle yaşamları altüst olmuş kişilerin politik duruşları değil de yaşamlarının öyküsüdür anlatılan. Filme katılan kişilerle gündelik bir yaşam ilişkisi içinde çektik filmimizi. Dolayısıyla böyle bir ilişki içinde kurmaca yoktu, kendilerini yaşadılar, ifade ettiler.

Belgesel çekimlerinde hiçbir zaman yönlendiren olmadığımız, yaşadıkları doğal ortamı bozarak düzenleme yapmadığımız için filme katılan kişiler kendileri olarak kameranın karşısına çıkabiliyor. Kamerayla yaşayan bir ilişki kurabiliyorlar. Bu bir yaşam ilişkisi!

- İçerdekiler (hapiste) ve dışarıdakiler (mülteci) arasında yaşama ve geçmişlerine bakışlarında ki farklılıkları nasıl gözlediniz?

Mamak kadınları yaşadıkları durumla yüzleşmek zorundaydı. Cezaevindeki yaşamda da her şey netti. Ya direnecekseniz, ya yenileceksiniz. İkisinin arasında bir yerde durmak mümkün değildi. Dolayısıyla hepimiz yaşamla dolaysız bir ilişki kurduk. En önemlisi yoğun bir sorgulama yaptık. Zannediyorum bu nedenle Mamak kadınları direnebildi ve cezaevinden çıktığında kişiliği parçalanmamış olarak hayata katılabildi. Yaşamla açık ve net bir ilişki kurabildi. Ve hepsinin bugün farklı yaşamlarına karşın ortak bir cümlesi vardı. ‘Var olduk.’

Mülteci olmak ise anladığım kadarıyla çok farklı! Cezaevi koşullarında olduğu kadar netlik mümkün değil. Mülteci olmak zaten başlı başına karmaşık bir durum. Bir yandan yaşamda gibisiniz; diğer yandan yaşamak için ekonomik, kültürel her türlü kanalın kesildiği bir durum.
‘Yurtsuzlar’ belgeseline katılan arkadaşlar bu belgeselin yapımı sırasında buluştular. 26 yıl sonra! Belgeselden önce bir araya gelip yaşadıkları durumu birlikte irdelemeleri mümkün olmamıştı. Bu nedenle belgeselin yapım süreci oldukça uzadı. İlk buluşmada yıllar sonra bir araya gelme coşkusu ağırlıktaydı. Ama yaşanan durumları irdelemeden filmin bir içeriğe sahip olması mümkün değildi. Bu nedenle, ekonomik olarak neredeyse hiç olanak olmamasına karşın ikinci kez Yunanistan’a çekime gidildi. Umarım sonunda film bu anlamda bir yere ulaştı.

- 12 Eylül gençleri bu gün çoluk, çocuk hatta gelin, damat, torun sahibi oldular. İlk gençlik yıllarını anlatma halindeki film kişilerinizin bu günün değerleri gözeterek, o günleri objektif yansıttıklarını düşünüyor musunuz?

Gerçeklikle ilişki zaten çok kolay bir şey değil. İnsanların yaşamlarını çok etkileyen olaylara dokunmak da kolay olmadı.

Diğer filmlerimde olduğu gibi bu belgeselin yapımında da, filmde yer alan kişilerle, karşılaştığım tepkiler olumlu veya olumsuz, ne olursa olsun her aşamasını paylaştım. İnternet aracıyla sürekli ilişki içinde olduk. Filmin her karesini izlettim. Dediğim gibi her filmimde bunu yaparım. Ama bu çalışmada bunu daha da önemsedim. Zannediyorum böyle bir süreçle sorunuzdaki ‘objektiflik’ durumuna hep birlikte ulaşabildik.

- Filmin bir karesinde, bir kadının kocaman açılmış gözleriyle ne Türkiye'den ne de Yunanistan'dan niçin bir pasaport alamadığını soran bakışı vardı ki! İşte bu "haymatlos" denen bitmeyen insanlık çilesi..Vatansılık!

Mültecilik önemli bir insanlık durumu. Zorunlu nedenlerle başka bir ülkenin koşullarında sizin neyi beklediğini bilmemek. Gelecekte başınıza neler geleceğini bilmemek. Bunu yaşayan insanların paylaşabilmesi de çok önemli. Olayı kişiselleştirmeden, insanın kendi yaşamına bakması daha olanaklı oluyor. Bu bir iç dökme değil; bu başkalarının yaşamına bir deneyim kazandırma, zenginleştirme! Yaşamı anlamak için sorgularken, başka insanların yaşamlarının da önemli olduğunu hissetmek.

Gösterimin sonundaki söyleşide izleyicilerden birinin söylediği çok önemliydi: "İçerde veya dışarda yaşanan acılardan birbirine üstünlük sağlamaya çalışmak, sen daha çok çektin ben daha çok çektim lafları çok anlamsızlaştı. Bu filmden anlıyorum ki insanın vatanım dediği yerde yaşayamaması da çok acı!

Filme katılan kişilerin bazıları Türkiye’de, bazıları yurtdışında! Farklılaşmış yaşamlar, farklı yaşam bakışını getiriyor. Elbette herkes geçmişteki politik deneyimlerine sahip çıkıyor; bugün yine politik olarak duyarlılar. Ama bence herkes kendini ifade etmek için farklı yollar kullanıyor. Bu da çok olağan zannedersem.

- 12 Eylül 1980 darbesiyle yaşamları altüst olan aileler ve gençlerin tüm sorumlusu darbeciler ve sistem mi? Siyaset yapma yöntemleri insanların yaşamını nasıl etkiliyor?
Bu o kadar önemli bir soru ki!

İzninizle kişisel düşüncemi söylemek istiyorum. Bu konu kesinlikle herkes tarafında içtenlikle, hiçbir politik kaygı gütmeden ele alınmalı. Bu ‘yapılar’da yer alan sorumlu veya sorumlu olmayan düzeyde herkesin deneyim anlamında bunu irdelemesi boynunun borcudur. Uygun bir platformda bu konu irdelenmeden yaşamın bir adım bile ileri gidemeyeceğini söylemek istiyorum. Bu yapılar hiyerarşik yapılardır. Şöyle veya böyle içselleştirilmiş, bugün bile yeniden farkına varmadan insanların günlük yaşamda bile üretebileceği bir deneyim bu. Sadece insan, insan olmak için bile herkes bu konuda kendine bir bakmalı!

Ama ne yazık ki bir belgeselin böyle bir konuyu ele almaya yeterli olamayacağını söylemek zorundayım.. Böyle önemli bir konuda bir belgeselin yapabilecekleri o kadar sınırlı ki! Bunun için gerçekten üzgünüm.

- Filminizin izleyici ve oyuncusu ile buluşması ve onların hisleri size, yapıtınıza nasıl yansıyor?

Daha önce söylediğim gibi bu bir yaşam ilişkisi. Karşılıklı etkileniyoruz. Gösterimlerde çok şey öğreniyorum. Şimdi bu nedenle İzmir gösterimi benim için çok önemli.
Mamak kadınlarıyla ilgili olan belgeselimizde ilk gösterimde ‘acı’ anlatımı bekleyen izleyicinin ‘varoluş’ anlatımıyla karşılaştığında şaşkınlığı hiç unutmayacağım bir deneyim. İzleyicinin ‘kod’ları farklı olabiliyor. Ama bu ilişki içinde önemli olan izleyicinin deneyimlemediği bir şeyi yaşaması ve filmle sıçrama yaşaması. Umarım her zaman her belgeselimde bu olur.

- Gelecekle ilgili planlarınız, konulu kurgu film, uzun metraj düşünüyor musunuz?

Belgesel yapmanın öğrettiği en iyi şey mutlak programlar yapmamak. Bir belgesel yaparken bir hedefe yönelirsiniz ama neler yaşayacağınızı önceden kestiremezsiniz. Benim de hep hedefimde sinema var. Belgesel yaparken iyi hissediyorum kendimi. Kurmaca film de bana yakın! Sadece hep sinemasal yaratım için çabalayacağımı biliyorum. Ve umarım bu çabalar sonucu yeni filmler gelir.

Kalbi heyecanla güp güp atan, çevreyi, izleyiciyi merak, heyecan ve sevinçle izleyen bir başaka yönetmen tanımadım. Kamera sırtınızda, yollarınız açık olsun sevgili Sezgin Türk.
Perde kapanır, salon boşalır...

Sezgin Türk Kimdir?

1959 yılında doğdu. A.Ü Basın ve Yayın Yüksek Okulu’ndan 1984’te mezun oldu. Sinema filmleri ve TV dramalarında yönetmen yardımcılığı yaptı. 1994’de kısa filmlerle başlayan yaratımını, 1997’den bu yana belgesel sinema yaparak sürdürmektedir. Filmleri yurt içi ve yurt dışında çeşitli festivallere katılmış, ödüller almıştır. Çeşitli belgesel film festivallerinde jüri üyesi olarak görev almıştır.

***

(*) Haymatlos (Alm. vatansız) ya da vatansız, hiçbir devletle uyrukluk (vatandaşlık) bağı olmayan kişi. Bir hukuksal statü olan vatansızlık durumu, genellikle devletlerin vatandaşlık yasaları arasında olumsuz nitelikte bir çatışma çıktığında söz konusu olur. Uluslararası Hukuka göre vatansız terimi, vatandaşlık hakkını kaybeden ve bir yenisini kazanamayan kimseler için kullanılır.

Tarih: 6/5/2013
12210 kez okundu
   Yazdır Arkadaşına gönder
YAZARIN DİĞER KENT SÖYLEŞİLERİ
YAZARIN YAZILARI
İzmir Kent Haritası İzmir Nöbetçi Eczaneleri