Yazdır Arkadaşına gönder
Ergenekon'un ötekileştirmeye çalıştığı sol ve ulusalcılık
Konuk Yazar
Konuk YazarOktay Gökdemir
Akademisyen - Tarihçi


Katı olan her şeyin buharlaştığı post-modern dönemin cilalı medya-çağı insanları olarak ciddi bir bilgi kirlenmesi sürecini hep birlikte yaşıyoruz. İdeolojisizliğin ideolojisinin yapıldığı bu dönemde bazı evrensel kavramlar da ciddi bir içerik çözülmesine uğratıldılar. "Ergenekon" soruşturması sürecinde devlet içerisinde bir takım derin ilişkiler içerisinde meşru olmayan nüfuz alanları yaratmak isteyen güçlerle ilişkilendirilmeye çalışılan iktidar yanlısı "embedded- medya" tarafından darbe kültürünün temel referansı olarak gösterilmeye çalışılan sol ve ulusalcılık kavramları da bunlardan bazıları...

1789 Fransız İhtilali'nden bu yana monarşilerin yerine kurumsallaşan ulus-devlet modellerinin temel ideolojisi ve kurucu öznesi olan milliyetçilik kavramı ; 200 yılı aşkın bir zamandır varlığını sürdürmeye devam ediyor. Bu 200 yıllık süreç içerisinde siyasal ve kültürel açılımlarına şahit olduğumuz milliyetçilik kavramı, içinde bulunduğumuz dönemde dünya konjonktürünün de zorlamasıyla ve özellikle bu konjonktürün "küreselleşme" adıyla dayattığı yeni ideolojik söyleminin etkisiyle; ırksal, etnik, dilsel, kültürel ve öteki üzerinden kurulan bir söylem biçimi olma özelliğinden giderek uzaklaşarak "yurtseverlik" temelinde anti-emperyalist bir öze vurgu yaparak "ulusalcılık" biçiminde tanımlanmaya başladı. Hiç kuşkusuz bu tanımlamayı üreten ülkelerin başta Türkiye olmak üzere tarihsel arka-planlarında Emperyalizme karşı verilmiş ulusal kurtuluş savaşları yatıyor.

Soğuk Savaş süreci içerisinde iki kutuplu Dünya konjonktürü içerisinde bağımsızlık düşüncesini uluslararası arenaya taşımak amacında olan "bağlantısızlar hareketi" ya da "üçüncü dünyacılık" olarak nitelendirebileceğimiz oluşumlarda bu yeni söylem biçimin tarihsel referanslarından birisini oluşturmaktadır. Bu süreçte sol'un ve özellikle Türkiye gibi ülkelerde batı Avrupa sosyal demokrasisinden farklı bir kurumsallaşma ve oluşum süreci geçiren Türkiye sosyal demokrasisi- özelde CHP- kendi tarihsel referanslarını içselleştirerek "ulusalcılık" temelinde bir programı neo-liberal tahakküm dinamiklerinin artığı bir ortamda dillendirmeye başladı. Hemen belirtmek gerekir ki bu programın tarihsel arka-planı ulusal düzeyde Kemalizm; uluslararası düzeyde ise Sultan Galiyev'in söylemlerinde biçimlenen, proleterya enternasyonalizminden farklı; "yerli" ve "yurttaşlık" temelinde biçimlenen bir ulusalcılığı temel alan bir demokratik sosyalizm idealine dayanmaktadır. . Bütün bunlarla birlikte 2000'li yıllarda solun ulusalcılık temelinde yeniden yorumlanmasında hiç şüphe yok ki Latin Amerika ülkelerinin geçirdiği siyasal dönüşümler önemli bir rol oynamaktadır. Kanımızca sol ve ulusalcılık temelinde izlenecek yol haritası Latin Amerika deneyiminin çok iyi bir şekilde analiz edilmesinden geçmektedir.

Soğuk Savaş'ın bitiminden bu yana bütün dünyayı ekonomik, sosyal ve kültürel açıdan hegemonyası altına alan neo-liberal düzen ve içkinleştirdiği "kürselleşme" kavramı; Dünya kaynaklarının insanlık tarihinde hiçbir zaman görülmemiş bir biçimde acımasızca talanına dayanıyordu. Modern barbarlığın bu vandalist zihniyeti kendisine karşı oluşturulmaya çalışılan muhalefet olanaklarını da dünya ölçeğinde oluşturduğu medya ve yayın tekeli ile sınırlayıp, monist ve totaliter eğilimleri yüksek bir ideolojik dönüşümün öncülüğünü üstlenmişti.

1980'lerin başlarında temeli Harward, Yale, Stanford, Princeton, MİT gibi imtiyazlı Amerikan işletme okullarında atılan Küreselleşme kavramı; ekonomik anlamda tüm dünyada kumanda ekonomisinin küçülmesini, ulus-devletlerin sosyal ve ekonomik işlevlerinden vazgeçerek pazarın dünya ölçeğinde büyümesini ve ulusal sınırların dışına çıkılarak dünyanın tek bir pazar haline getirilmesini dayatıyordu. Bu süreçte, tüm kamu mülkiyetlerinin özelleştirilmesi savunuluyor, post-fordist üretim ilişkileri ve istihdam politikaları içselleştirilerek tam istihdam politikaları yerine esnek uzmanlaşmaya dayalı yeni bir üretim ilişkileri modeli tüm dünyada yerleştirilmeye çalışılıyordu. Ulus-devletlerin uluslararası mali sermaye ve çok uluslu şirketler karşısında pazarlık gücünü zayıflatan bu hegemonyacı zihniyet ulus-devletleri adeta bir figüran konumuna indirgiyordu.

Sermayenin uluslararası hisse senedi ve döviz borsalarının gidişatına göre ülkeden ülkeye pervasızca girip çıktığı ve adete tüm dünyayı devasa bir kumarhaneye çeviren bu yaklaşım sonucunda; iletişim sektörü ve medya gittikçe Amerikanlaşan bir global kültürün egemenliği altına girmeye başladı. Bu yaklaşıma karşı muhalefet olanaklarını zorlayan çevreler totaliter bir biçimde "dinozor"luk la, "nahif bir üçüncü dünyacılık" la suçlanıp mahkum edilmeye çalışıldılar. İdeolojilerin sonunun geldiği a priori olarak kabul edilmişti bir kere. 19. yüzyıldan bu yana Dünya'ya yön veren hakim ideolojiler; bu post-modern dünyanın sınırları içinde "büyük anlatılar" olarak resmedilmişti. Bir anlamda "ideolojisizliğin ideolojisi" yapılarak Hegel'den bu yana geliştirilen ve çeşitli düşünürlerce ortaya konulan toplumların evrimsel bir çizgide "ilerleme" içerisinde olduğu düşüncesi konjonktürel gelişmelere uygun olarak "sonlandırıldı". Tarihin de "son"u gelmişti. Fukuyama gibi Amerikan sosyal bilimcilere göre insanlık ilerleme çizgisinin sonuna gelmişti(l). Ontolojik olarak ulus-devletler ömürlerini tamamlamışlardı. Artık ulusal ekonomiler yerine piyasa ekonomisi ve demokrasinin de sadece siyasal katılma biçiminde algılanacağı biçimsel demokrasi anlayışı tüm dünyada egemen olacaktı.

Kültür sosyologları tarafından "hamburger kültürü", "dünyanın coca-colalaşması", "Mc Donaldslaşma" olarak vurgulanan bu yeni dönem, Amerikan popüler kültürünün hayat tarzlarının ve sembollerinin sızarak tek tip ve homojen bir park haline geldiği bir dünya tasavvurunu içselleştirmeye yönelikti. Anlamı yapı-çözüme uğratan, bütün değerleri tarihsel arka-planından kopararak değersizleştiren, hazcı bir yaşam tarzının müstehcen boyutlarda sergilenmesine olanak sağlayarak hedonizmi insanların biricik hedefi haline getiren bu "fast-food" kültürü; tüketimi pornografik ölçütlerde içkinleştirerek kendisini yeniden üretmeye dayanıyordu.

Sonuç olarak beş kıtada aynı ürünler, aynı logolar, aynı görüntüler, aynı sesler! Dünya kültürünün bu şekilde tek tipleşmesi sonucunda yöresel farklıklar ve ulusal kültürler ciddi bir tehdit altına girmiş durumda. Ekonomik ve kültürel olarak bu tek tipleştirme ye karşın politik olarak kabile savaşları, etnik savaşlarla bölünüp parçalanmış bir Dünya!

Dünya yeraltı ve yer üstü kaynaklarının G-8'ler olarak tanımlanan zengin kuzey ülkeleri tarafından acımasızca sömürüldüğü, küresel ısınmanın, açlığın ve susuzluğun arttığı, dünya nüfusunun hiç de azımsanmayacak bir bölümünün günlük bir dolardan az bir gelirle yaşam savaşı verdiği bir ortamda elbette bu neo-liberal döneme muhalefet geliştiren çevreler olacaktı. Bu bağlamda Neo-liberal yaklaşımın sembolü Davos toplantılarına karşı küreselleşme karşıtlarının Brezilya'da düzenlediği Porto-Allegre toplantıları aslında muhalif ve alternatif yaklaşımların hangi coğrafyada bir siyasal projeye dönüşeceğinin de bir habercisi gibiydi
Denilebilir ki, Avrupa-merkezci düşünce geleneğimiz ve tüm Dünya'ya tek merkezden yayılan steril dezenformasyonlar Latin Amerika'da yaklaşık on yıldan bu yana artarak gelişen neo-liberalizm ve küreselleşme karşıtı siyasal oluşumların görmezden gelinmesine yol açmıştır. AB tartışmaları, kamu mülkiyetlerinin özelleştirilmesi furyası, alt-üst kimlik tartışmaları ve sosyal devlet anlayışının erozyona uğratılması anlamında biçimlenen bu medyatik ve entelektüel kirlenme ne yazık ki bu günde olanca hızıyla ülkemizde ki varlığını sürdürmeye devam ediyor. Gramsci'nin "organik aydınlar" kavramıyla içkinleştirdiği devlet aklı ve ideolojisinin savunma reflekslerini uluslararası konjonktürden belirli angajmanlarla devşirdikleri söylemlerle bir amentü gibi kabul edilmesini dayatan bu zihniyet oligarşisinin taşıyıcıları tarafından genelleştirilen bakış açıları; bu gün Latin Amerika gerçeğini de doğru algılamamızı ve analiz etmemizi engeller bir mahiyet içeriyor.

1960'lardan bu yana Latin Amerika'da gelişen toplumcu eğilimler "Amerika'nın arka bahçesi"nde işlerin hiç de kapitalist dünyanın istediği biçimde gitmediğinin bir işaretiydi. Küba devrimi bütün Latin Amerika için bir sembol olmuştu. Latin Amerika'nın idolü Che Guevara'nın "sürekli devrim" tezi güney ve orta Amerika ülkelerinde geniş yankılar buluyordu. Öyle ki 1970'lerin başında Şili'de Salvador Allende'nin parlamenter yoldan sosyalizme geçişi ve cumhurbaşkanı oluşu başta çok uluslu Amerikan şirketleri olmak üzere Amerikan yönetimini ciddi bir biçimde rahatsız etmişti. Anılan süreçte Amerika bu dalgaya set çekmek için Brezilya, Şili, Arjantin, Uruguay gibi ülkelerde CIA destekli askeri darbeleri organize ederek geniş bir depolitizasyon süreci başlattı. Bu depolitizasyon dalgasına ilk tepki 1970'lerin sonunda Nikaragu'daki Sandinist devrimle geldi. Sandinist hareketin gücü Amerikan askeri ve ekonomik yardımıyla organize edilen rejim karşıtı Kontralar aracılığıyla kırıldı.

1990'larda Kuzey Amerika serbest Ticaret Anlaşması NAFTA'nın Meksika tarafından imzalanması ve böylelikle neo-liberal değerlerin "arka bahçe"de içselleştirilmesine yönelik ilk somut adımların bir habercisiydi. Bu anlaşmanın imzalanmasından sonra Meksika, muhafazakar ve piyasa ekonomisini savunan Vincente Fox'u cumhurbaşkanı seçti. NAFTA'nın imzalanmasından sonra Meksika'da bütün dünya tarafından ilgiyle izlenen Çiapas'taki Zapatista yerli hareketinin ortaya çıkışına şahit olduk. Zapatistalar iktidarı ele geçirmeye odaklı bir hareketi benimsemeseler de yerli nüfusun çıkarlarını ön plana alan bir politik hareketin izleyen süreçte tüm Latin Amerika'da referansını oluşturdular (2).

Bu gün Venezuela, Uruguay, Arjantin, Şili, Brezilya ve en son olarak da devlet başkanlık seçimlerini Evo Morales'in kazandığı Bolivya'daki gelişmeleri gerçekten doğru okumak gerekiyor. Hiç kuşkusuz bütün bu gelişmelerin ortaya çıkmasında Latin Amerika'nın kendi tarihsel birikiminden bu güne getirip taşıdığı değerlerin payı yadsınamaz. Coğrafi Keşifler'den bu yan bütün değerlerine el konulmuş, ötekileştirilmiş, batılı beyaz adamın, conquistatorların yüzlerce yıl zulmüne uğramış bir coğrafyadan öncelikli olarak "yerli" ve "köylü" bir hareketin çıkması kadar doğal bir şey yoktur. Nitekim Venezuela'da Chavez'in ve Bolivya'da Evo Morales'in "yerli" önderler olmaları bunun en açık kanıtıdır. Lakin Dünyanın üçüncü büyük koka üreticisi ve Latin Amerika'nın da Venezuela'dan sonra ikinci büyük petrol üreticisi olan Bolivya ve ülkesinde faaliyet gösteren çok uluslu petrol şirketlerinin devletleştirilmesinden yana olan Venezuela'daki Chavez yönetimini yalnızca yerli ve lokal tepkileri kendi bünyesinde toplayan siyasal iktidarlar biçiminde görmek Latin Amerika gerçeğini bütün anlam ve biçimiyle görmemizi engeller.

Ulusal kalkınmacılığı esas alan, evrensel değerleri yerli ve ulusal özellikleriyle birleştirip çağdaş bir sentez yaratmaya çalışan, sınıfsal ve toplumsal çelişkilerini sosyal adalet ve sosyal devlet yaklaşımlarıyla aşmak isteyen, refahı toplumsal tabana yaymak isteyen ve üzerine basa basa "millici" olan; ama otarşik olmayıp kapılarını çağdaş olana her zaman açık bırakan Latin Amerika; bu tutumuyla neo-liberal saldırıya, IMF; Dünya Bankası ve çok uluslu şirketler aracılıyla sürdürülen küresel sömürü düzenine, dünyanın yoksullarına, kimsesizlerine, yoksullarına ve açlarına her zaman için yeni dünyanın kurulabileceğine olan inancı ve umudu aşılıyor aslında!. Hem de ulus-devletlerin ömürlerini tamamlamış olduğunu ilan eden neo-liberal inancın tam aksine. Bakmasını bilenler için Latin Amerika gerçeği aslında çok şeyler söylüyor. Ergenekon sürecinin sol ve ulusalcılık kavramlarını sulandırarak yani elmalarla armutları aynı sepete koymaya çalışarak aslında neyi tasfiye etmeye çalıştığı apaçık ortada değil mi?

KAYNAKLAR
Notlar

1-Francis Fukuyama, Tarihin Sonu ve Son İnsan, (Çev. Zülfü Dicleli), Simavi Yay., İstanbul, tarihsiz.
2- "Bolivya, Bush ve Latin Amerika", Fernand Braudel Merkezi, Binghampton Üniversitesi//fbc. binghampton. edu. /124-tr. htm.


Tarih: 1/8/2008
3924 kez okundu
   Yazdır Arkadaşına gönder
YAZARIN DİĞER YAZILARI
İzmir Kent Haritası İzmir Nöbetçi Eczaneleri