Yazdır Arkadaşına gönder
Duvar ve ufkun ötesine geçmek...
Gürol Tonbul
Gürol TonbulOrhan Veli’nin dediği gibi, “Küçüktüm, küçücüktüm”... Annemin sesini duydum:

“Hadi, git biraz (arkadaşlarınla ya da yalnız) oyun oyna!”

Gider oyun oynardım...

Tek başıma ya da arkadaşlarımla bir duvarın dibinde.

Oyun olgusunda sessizlik varsa, kendi kendine ise yolculuk “Maşallah ne uslu çocuk”, unvanını alırdım. Oyunu, arkadaşlarla oynarken bir huzursuzluk çıkarsa, işte o zaman yandığımın ya da yandığımızın resmi çıkardı ortaya. “Ayy, ne oldu bu çocuğa bilmem ki? Sana kaç kere söyledim arkadaşlarınla güzel güzel oyna diye!”

Hayatımın en güzel sıfatlarını ya da azarlarını hep oyun yüzünden işittim.

Şimdi düşünüyorum...

Neden söylerdi annem bu sözleri?

Ayak altında dolaşmamam için büyük olasılıkla.

Kendine biraz zaman ayırabilmek; dostlarıyla birkaç cümleyi bölüşebilmek için belki de...

Belki de... Oyun olgusunun ne kadar önemli olduğunu anlatmak için bana...

Eee, bu bir oyun... Bardağın her zaman olumlu tarafına bakacaksın...İşte, oyun olgusundan öğrendiğim en önemli düstur.

Oysa, bilmezlerdi ki, mantığa aykırı görünen durumların içinde, ufkun ötesine doğru yol alırdım bir sopadan oluşturduğum atım, alçıdan uzay mekiğimle...Hele hele plastikten yapılma – hem de o kötünün kötüsü pembe renkle bezenmiş- kahramanlarımla; kimi zaman Sinbad, ya da Gulliver, kimi zaman Don Kişot olarak kimlere kimlere meydan okudum.

Gönüllü ve özgür eylemimin içinde coşar coşardım.

Yel değirmenlerine saldırmayı o zaman mı öğrenmiştim acaba?

Küçüktüm...

O zaman anlamıştım her oyunun bir hedefinin olduğunu... Katılımı, kazanmayı ya da öne geçmeyi...Yeterli bir beceri gösterdiğim, elde ettiğim bir sona ulaşmayı... Kimi zaman mahalle arasında oynanan oyunlarda küçük desiselerle de olsa arkadaşlarım arasında en birinci olmayı...

O desiselerden artakalan şans oyunları, bahisler bu yazının dışına düşer elbette. Çünkü oyun, gerçeğin dışında olduğumuzun bilincinde olduğumuz andır. Karşılığında birtakım değişik isteklerin, maddi kazanç beklentilerin doyurulması mümkün değildir.

Onun için çok severim “Ceviz oynama geldim odana. Nişanlı da bu mu derler adama” diyen türküyü. Hani, bir zamanlar güzel mi güzel bir kızı, çocuk yaşta biriyle nişanlarlar ya... İşte o çocuk girer kızın odasına, elinde de cevizler... Kız da, türküyü dinleyen de başka beklentide ama çocuk bu ya, başlar nişanlısının dizi dibinde ceviz oyunu oynamaya. Oyun olgusu gelmiş tam yüreğine oturmuş cinsel imalı türkünün.

Oyuna katılma zamanı düşünmediğim kavramları şimdi düşünmeye başladım, ne garip!
“O köşe yaz köşesi, bu köşe kış köşesi derken düştüm oyun kutusunun içine “ diyelim, kaldığımız yerden devam edelim.

Oyuna katılma amacım bana özgüydü, kuralları vardı ama bağımsız, gizil bir amacım saklıydı içinde. Ben, oyunsal tavrın içindeydim ama habersizdim.

Annemin beni bir başına bıraktığı, oyun olgusunu bir oyuncakla pekiştirdi anlarda ise, en yüksek dağın tepesine uçakla indim, yüksek binaların tepesine uçtum, gezegenler arasında bir anda dolaştım. Ufkun ötesindeydim ama oyun olgusunun kurallarının oluştuğunun da farkındaydım.

Sonra bir gün, nasıl olduysa, iki tekerlenip üç yuvarlarken büyüdüm.

Bilinçlendikçe dağların tepesine bir anda uçamayacağımı, gezegenler arasında bir adımda seyahat edemeyeceğimi öğrendim.

Her olgu gibi, oyun da emek istiyordu, çalışmak ve sevgi istiyordu...Sadece eğlence değildi artık, ciddi ciddi zihinsel izdüşümdü, etkinlikti... O etkinliği, belki de dağların tepesine saniyeler içinde çıktığım, sonra bir anda indiğim meslek dalını nerede bulacaktım?

Büyüdükçe oyun olgusunun ne kadar vazgeçilmez olduğunu anlama başladım.

Oyun yaratıcılıktı... Oyun, yaşam dürtüsüydü. Kurduğum ilişki ve düzen içinde bana verilen, verdiğim rollerdi. Büyüdükçe, oyun içindeki büyüyü fark ettim. Oyun olgusuyla bana “Büyü” derken, oyunun içindeki büyüyü armağan etmişlerdi büyüklerim; büyülendiklerimin farkında bile olmadan...

Her şey kurmaca gibiyken, birdenbire oyunun merkezine gelip oturmaya başlamıştı gerçeklik. O an tiyatro ile tanıştım.

Oyuna katılmakla yaşama katılmanın buluştuğu yerdi tiyatro.

Somut olan ama yeni bir dille yaratılan doğayla, kendini dolaylı olarak var eden zaman bir sahnede randevulaşıyor, sonra da gelip buluşuyorlardı. İnsan, bu iki olguyu var eden ve yok eden olarak, yine kendini, bir başka yok eden ve var edenle bir oyun olgusunda seyrediyor ve yıllar önce kurmaya çalıştığı ama günler içinde erittiği oyun içtepisini bulmaya çalışıyordu.

Ne diyordu Platon, Yasalar yapıtında:

“Oynar gibi yaşamalı; oyunlar oynamalı, şarkı söylemeli, dans etmeli... Böylece, Tanrıların gönlü alınır ve insan kendini düşmanına karşı savunur, yarışma kazanır.”

Tiyatronun, tıpkı diğer sanat dalları gibi oyundan doğduğunu söylemek çok mu iddialı bir sav olur acaba? Oyun oynarken bir tür kılık değiştirmenin başlattığı adım, tiyatronun koskoca evrimini başlatmamış mıdır? Çünkü, oyun gibidir sanat; çıkarsız ve gönül enayisi bir eylem.
Ne diyordu Homo Ludens (Oynayan İnsan) yapıtında, Hollandalı Johan Huizinga:

“Oyun isteğe bağlı, gönüllü bir eylemdir. Ismarlama ya da zorla oyun, oyun değildir. Ancak, oyun bir ritüel ya da tören zamanıdır ki, bir görev kavramıyla birleşir.”

Oyun sonuca yönelik olup, sürekliliği içerince,tiyatro bilimcilerinin yolu, bir oyun alanı içinde, hem de sıklıkla, “Önce oyun vardı” diyen Huizinga ile birleşir :

“Oyun, kendi içinde sınırları zorlarken, insan da, oyun olgusu içinde temel olanı yansılamaya çalışır. Bu nedenle de tiyatro, kökeninde yatan oyun kavramı nedeniyle yaşamı yeniden kurmak ve buna bilinçli bir biçimde yönelmekle bir üst yaşam tarzı yaratır. Hareket ile düşüncenin birbirini nerede,ne zaman, nasıl yapma edimini göstermesiyle de haz duygusu oluşur” (Hülya Nutku)

Ve ben büyüdükçe, sopadan oluşturduğum atım, alçıdan uzay mekiğimle, yazarların tümceleriyle can verdiği görünmez kişilerle oyun oynamaya devam ettim. Oyun, özgür bir kişilik olgusuydu artık. Günlük yaşamın katı gerçekliği içinde, gerçekleştirme olanağı bulamadığım bir anın boyutlarını genişleten, ilerleten ; yaratıcılığa umulmadık, kurnaz zeminler hazırlayan bir etkinlikti. Duygu ve Bilinç arasındaki gel gitlerle süregelen, taklitten öte yeniden yaratmaya dönüşen olağanüstülüktü. “Beni Tanırsan, seni tanıyacağım” diyen rol kimliğiyle buluşma, cenkleşme yeriydi.

Yıllar önce, “Hadi git, biraz oyun oyna” cümlesiyle yönlendirildiğim sınırlı bir oyun alanında (odanın en dip köşesidir genellikle) elimde küçük bir oyuncakla, her çocuk gibi, bir başıma bırakıldığım anlarda önümde örülen duvarın farkında değildim elbette. Duvara rengârenk denizi, orcik (şekerle kaplanmış) gemiyi, lâl balıkları çizdim hayalimde, sonra Dört Duvarlı Dünya’da buldum kendimi.

Kim bilir, oyun olgusunun en anlamlı alanı Dört Duvarlı Dünya tiyatro, bu duvarın ötesinde ufku görebilmek, ötesine geçebilmektir.

“Seyirci- oyuncu- yazar birleşiyor sonunda ve aradaki yapma duvarlar yıkılıyor. (...) Bizim ortak zaferimiz bu, dünyayı birlikte yarattık, gelin her zaman böyle yapalım: İnsanlar arasındaki engelleri kaldıralım, bütün oyunları birlikte oynayalım, birlikte seyredelim, yaptığımız işlerle var olalım, bunun dışında kalan bütün sahte unvanları, kurumları, insanın kendini üstün saymasına yol açan düzenleri yok sayalım.” (Oğuz Atay)

Tarih: 27/3/2011
5953 kez okundu
   Yazdır Arkadaşına gönder
YAZARIN DİĞER YAZILARI
İzmir Kent Haritası İzmir Nöbetçi Eczaneleri