Yazdır Arkadaşına gönder
Düşünce yapısı 9
Oğuz Adanır
Oğuz AdanırYaşam iyiden iyiye tatsız tuzsuz bir hal aldı, içinden geçtiğimiz çok çalkantılı sürecin bunun en önemli nedeni olduğunu söylememizin bir önemi ya da anlamı var mı? Çocukluğumdan bu yana geçmişe bir göz attığımda 1960 darbesi ve sonrası, 12 Mart, 1974 Kıbrıs harekatı ve bugüne kadar sürüp gelen yol açtığı ekonomik bunalım, 1970'lerdeki devrimci ve milliyetçi gençlik olaylarını noktalayan 12 Eylül 1980 darbesi ve o günlerde başlayıp bugünlere kadar süren bir depolitizasyon süreci, askeri darbenin gölgesinde kurulan hükümetler, kişisel olarak II. Süleyman dönemi olarak adlandırdığım Süleyman Demirel'in aynı halk tarafından birçok kez darbelerle politika dışına sürülmesinin onaylanması ve ardından yeniden politika dünyasına geri döndürülüp yeniden başbakan ve sonunda Cumhurbaşkanı seçilmesi, 28 Şubat ve nihayet 15 Temmuz.

Kuşağımın tüm yaşantısı sürekli politik-ekonomik-toplumsal çalkantılar içinde geçtiğinden bir yenisi bu insanları çok fazla heyecanlandırmadı. Birkaç hafta içinde olay kanıksandı ve görece o bildik gündelik yaşama geri dönüldü. Yalnızca zaten karmakarışık olan kafalar biraz daha karıştı. Daha önce de söylediğimiz gibi her gün milyonlarca komplo teorisi üreten bu toplum son birkaç ayda bu üretimi katlayarak arttırdı. Hedeflediği sonuca ulaşamadığından "darbe olamayan darbe" olarak nitelendirilebilecek bu son eylem konusunda gerçeği asla öğrenemeyeceğiz. Daha ilk günden itibaren gerçekler çarpıtıldığından bundan böyle efsanelerle idare etmek durumundayız.

Ayrıca gerçek tek ve bütünsel bir niteliğe sahip olmadığından hangi gerçek, kimin gerçeği, nasıl bir gerçek gibi sorular yanıtsız kalabilir, Zira birey ancak yakın çevresiyle birebir ilişki içinde olabildiğinden onun için "gerçek" bu çevreyle sınırlıdır. Bunun dışında kalan kulaktan duyma olaylar, televizyon, yazılı basın ve sosyal medyanın yansıttıkları daha çok ikincil düzeyde inanmakla-inanmamak arasında bocalanan gerçeklere benzerler.

Bizden daha değişik bir düşünce yapısına sahip olan Japonlar inandıkları bir konuda başarılı olamayacaklarını bilseler bile onur, şeref uğruna sonuçsuz kalabilecek ölümcül eylemler (hara-kiri) gerçekleştirebilirler. Tarihleri bunun pek çok örneğiyle doludur.

Peki, "Ülkemizde 15 Temmuz eylemi gibi bir eyleme neden girişilmiştir?" sorusunun tam bir karşılığı verilemeyeceğine göre bu konuda herkes spekülasyon yapabilir. Biz de zaten bu hakkımızı kullanmaktan başka bir şey yapmıyoruz.

Bize çok uzak sayılamayacak ve yüzyıllar boyunca ait olduğumuz ancak bugün kapitalist, emperyalist, vs terimlerle nitelenen Avrupa ve özellikle de Batı Avrupa toplumları konusunda üretilen düşüncelerden yararlanarak bu son eylemi çözümlemeye çalışabiliriz.

Yaklaşık 25-30 yıldır Fetullahçılığın gizliden gizliye yayıldığı, bu kesimin Mustafa Kemal ve Cumhuriyet düşmanı olduğu söylenir. Bütün bu olan bitenleri neredeyse herkes bilmesine, zaman zaman gazetelerde, televizyonlarda "Işık evleri", vs konularda haberler yayınlanmasına karşın nedense kamu oyu bunu anlaşılmaz bir şekilde gizli bir örgütlenme olarak nitelendirir! Oysa bu baştan itibaren apaçık bir şekilde politik bir örgütlenmedir. Din ya da inanç ile herhangi bir ilişkisi yoktur. Ayrıca bu yeni bir olay değildir. Kanuni Sultan Süleyman sonrasında Anadolu'daki tüm tarikat ve benzeri yapılanmaların siyasi nitelikte yapılanmalar olduğu arada varsa birkaç istisna olabileceği söylenebilir. Dolayısıyla Cumhuriyet Türkiye'sinde din, inanç amaçlı bir kurumlaşma hemen hiç olmamıştır. Din, inançlar her zaman siyasete aracılık yapmıştır. Belli bir kesime ait ve belli bir görüşe sahip politikacıların her zaman tarikat ya da benzeri yapılanmalarla ilişki içinde olduğunu herkes bilir. Oysa asıl sorulması gereken soru tarikatların neden bu politikacılar ve daha genelinde politikayla ilgili olduklarıdır... Bu politikacılar seçildikten sonra bu yapılanmaların onlarla neden hep çıkar amaçlı ilişkiler kurduğudur.

Jean Baudrillard, Marx'tan yüzyıl sonra düşlenen devrimi gerçekleştirebilmek amacıyla 1970-1980'li yıllarda hala tarihsel-toplumsal koşulların olgunlaşmasını bekleyenlere, bir devrim gerçekleştirme şanslarının sıfır bile olamayacağını söyler. Devrim hemen şimdi gerçekleştirilmesi gereken bir eylem olabilir. Öyle yüz yıl bekleyerek devrim yapamazsınız. Bir sistemin aynı zamanda hem içinde hem de karşısında yer alamazsınız. Zira bu sistemle simgesel alış veriş içinde olmak zorundasınız der.

Başka bir deyişle sizi besleyen, bakan bir sistemi ve insanları öyle bir kalemde silip atamazsınız. İnsani duygu ve değerlere sahip bir birey kendisini yetiştiren, var olmasını sağlayan, yaşatan bir sisteme ve kişilere karşı ister istemez minnet duyguları duyar. Zira ait olduğu toplumun yüzlerce yıl boyunca boyun eğdiği kültür/zihniyet ya da düşünce yapısı onu bu şekilde davranmaya iter. Çünkü gündelik yaşamdaki tüm ilişkiler bunun üstüne kurulmuştur. Dolayısıyla bu sistemi değiştirmeden, bu ilişkilerin yerine yeni ilişkiler koymadan hiçbir şeyi değiştiremezsiniz. Bu ilişkiler aynı zamanda evrensel ilişkilerdir. Onları değiştiremezsiniz ama onlara bakış açınızı değiştirebilirsiniz ki, bu da pozitif bir düşünce yapısı yani akılcı düşünsel bir yaklaşımı zorunlu kılar.

15 Temmuz eyleminin başarısızlığa uğramasının bize göre en önemli nedeni bu insanların sözüm ona kendilerinden olmayan diğerlerini yabancı, hatta düşman olarak görmelerini engelleyen aynı kültürel/zihinsel evrenler ait olmalarıdır. Duygusal ve düşünsel açıdan birbirlerine çok yakın olan bu insanların büyük bir çoğunluğu yakın geçmişte birbirlerine birçok konuda destek olmuşken bir anda birbirlerine düşman olabilirler mi?

Mevcut yönetime karşı böyle bir eylem kararı o kesimi destekleyen büyük çoğunluğa danışılmadan gerçekleştirilmiştir. Zaten başka bir alternatif olamazdı aksi halde (yalnızca kimi ilgili kurum ve kişiler değil) bütün Türkiye hatta dünya olaydan günler önce haberdar olurdu. Bu eylem planının görünüşe göre o cemaatin çıkarlarına büyük ekonomik bir darbe vurulması nedeniyle alındığı anlaşılmaktadır. Bu kararlar ancak bu darbeden en büyük zarara uğrayanların baskısı ve ısrarıyla alınmış olabilir. Zaten cemaatin kendi üyelerine karşı en büyük kozu az önce sözü edilen "minnet duygusu"dur. Bu örgütlenmeye katılanlar daha ilk günden (tıpkı İtalyan, Amerikan, Çin, Rus, Japon, Türkiye vs mafya örgütlenmelerinde olduğu gibi) verileni çoğuyla iade etme kuralını kabul ederler. Cemaat kişiye verdiklerinin karşılığını günü ve yeri geldiğinde çoğuyla geri isteyebilir.

İşte 15 Temmuz böyle bir gündür. Cemaat karşılık olarak üyelerinin belli bir kısmından aldıklarını çoğuyla iade etmelerini, başka bir deyişle politik "İktidarı" talep etmiştir. Talep her ne kadar en üstten gelse de zaten cemaat üyeleri için en büyük olan (ancak sağlık açısından bakıma muhtaç, manevi olarak nitelendirilen bir) kişinin dünyevi bir mevki ya da makamı doğrudan şiddete başvurarak talep etmesi cemaat üyelerinin kafasını karıştırmıştır. Çünkü üyeler liderlerinin asla böyle bir talepte bulunamayacağı, zira yaşamının kalan son yıllarını politika gibi çok ağır alanda harcayamayacağını düşündüklerinden liderlerinin yakınındakiler tarafından güdümlendiğini düşünebilirler. Öte yandan zaten ortak oldukları ve sayesinde bol miktarda nemalandıkları bir yönetimin durduk yerde düşmanı olmak, yolları ayırmak niye?

Seçimle gelmiş bir parti ve lideri 2016 yılında darbeyle indirmeye ve yok etmeye kalkışmanın ne kadar akılcı bir düşünce olduğu tartışmalıdır. 27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980 darbelerinin gerçekleşme nedeni toplumun büyük bir kesiminin ordunun arkasında yer almasıdır. 1960 yılında Türkiye'nin nüfusu yaklaşık 28 milyondur. Yollar sınırlıdır, en güçlü iletişim aracı (radyo) devlete aittir. Hava alanlarının sayısı da çok sınırlıdır. Sovyet tehdidi nedeniyle ve Amerikan yardımı sayesinde güçlü olarak bilinen bir ordu vardır. Dolayısıyla bir askeri darbeyi sonuca ulaştıracak maddi ve manevi koşullar görece mevcuttur. Orduda ve toplumda çoğunluk darbecilerden yanadır.

12 Eylül'de ise başta iş dünyası ülkenin en büyük gazetelerine tam sayfa ilanlar vererek orduyu göreve çağırmıştır. 1980 yılında ülke nüfusu yaklaşık 45 milyondur. Bu darbe daha çok emekçi kesim ve üniversite öğrencilerine yöneliktir. Bu çalkantılı durum ülke açısından komünist ("kızıl") bir tehlike olarak değerlendirilmiştir. En etkili iletişim araçları televizyon ve radyo darbecilerin eline geçmiştir. Yollar, hava alanları hala darbeciler tarafından kolaylıkla denetlenebilecek bir konumdadır. Her iki darbe sırasında da sıkı yönetim çok etkili olmuştur. İnsanların sokağa çıkmaları görece denetlenebilmiştir.

Oysa 15 Temmuzcuların zihinsel açıdan hala1980 hatta 1960 yılının ölçütleriyle düşünüp davrandığı görülmektedir. Yapılabilecek en büyük yanlışlardan biri de budur. Zira 2016 yılında Türkiye nüfusu yaklaşık 80 milyondur. Binlerce radyo, televizyon kanalı ve bir sosyal medya vardır. 80 milyonluk kitleyi bir günlüğüne bile olsa bir yere hapsedemez, gündelik yaşamın gidişatını kolay kolay sekteye uğratamazsınız. Zaten bölgelerin pek çoğunda ne halk, ne yetkililer bu yasaklara uymadılar.

Öte yandan ülkede son otuz yılda özellikle büyük kentler ve çevre yollarında büyük bir gelişme oldu. Sivil hava alanı sayısı 55 olup bunların 23'ünden uluslar arası uçuş yapılabiliyor. Ayrıca askeri amaçlarla kullanılan 17 hava alanı var. Dolayısıyla ülkenin sahip olduğu kurumlar ve nüfus bir darbeci kesim tarafından denetlenemeyecek büyüklüğe ulaşmış durumda. Böyle bir darbe ancak ordunun ve halkın çok büyük bir kesiminin desteğiyle mümkün olabilirdi, oysa toplumun büyük bir kesiminin desteğinin alınmasını sağlayacak maddi ve manevi koşullar yoktu.

Sonuç olarak bunun (askeri stratejiden az çok anlayabilirler) zamansal ve mekansal stratejik plan hazırlamayı bilmeyen kişiler tarafından planlandığı ve yukarıda sayılan tüm nedenler ve bizim gözümüzden kaçan başkaları yüzünden daha baştan başarısızlığa mahkum olduğu söylenebilir.

Tarih: 22/9/2016
4276 kez okundu
   Yazdır Arkadaşına gönder
YAZARIN DİĞER YAZILARI
İzmir Kent Haritası İzmir Nöbetçi Eczaneleri