Yazdır Arkadaşına gönder
Düşünce yapısı 4
Oğuz Adanır
Oğuz AdanırOsmanlı değişme gereksinimini hissettiği 18. Yüzyıl'da önce din baskısı yüzünden ülkelerini terk etmek ve kendilerine yeni yurtlar aramak durumunda kalan Huguenot'larla görüştü. Bunlar Osmanlı ordusuna eğitim ve donatım konusunda büyük katkılarda bulunabilecek önerilerle geldiler ve başkentin dikkatini çekmeyi başardılar, ancak Fransa büyükelçisinin entrikalarıyla bu girişim yarıda kaldı.

Berkes, daha sonra mevcut askeri düzeni değiştirmek isteyen III. Selim konusunda:

"Aydın bir hükümdar gibi gözüktüğü halde? babası gibi rüyalara, müneccimlere, üfürükçülere inanıyordu. Bir defasında "istihareye" yatarak, bir defasında kura çekerek sadrazam tayin etmişti. Saraya dolan dervişlerin, şeyhlerin, müneccimlerin beslediği hava içinde, başında bulunduğu sistem türündeki rejimlerde gerekli olan "irade" den yoksun olan Selim, kendini bir cihangir sanarak gerçekte sahtekarların oyuncağı olmuştu" (T.Ç., s.114)

Yalnızca değişmek isteyen toplumlar değişebilir kuralından hareketle Osmanlı düzeninin özellikle 18. Yüzyıl'ın ikinci yarısından sonra giderek daha çok değişme gereksinimi duymaya başladığı ancak bunu nasıl yapabileceğine bir türlü karar veremediği söylenebilir.

"Yeni uygarlık yoluna gidilmek? fikirleri doğmuştu. Lakin? yapının temeline bakılmayarak tavanın süslenmesine özen gösterildi (diyen) Cevdet Paşa, o zamanın adı verilmeyen bir yazarının koyduğu teşhise dayanarak, Osmanlılığın sona erdiğini, İbn-i Haldun'un deyimiyle, onun asabiyetinin (dayanışma ruhunun, "ethos"unun) öldüğünü tartıştıktan sonra, Nizam-ı Cedit olaylarını şu yargılarla kapatır: "Kısası, her biri devleti yıkmaya yetecek nedenlerin hepsi o zamanki durumda meydana gelmişti. Doğal koşullar altında bunların hiçbirinin çaresi yoktu? bir devletin bu kadar tehlikeli, bu kadar çeşitli uçurum kenarlarına geldikten sonra kurtulduğu tarihte görülmemiştir".

Bu sözler, tarihsel Osmanlı rejiminin mezar taşına konmak üzere kazılacak taşa konacak "Fatiha" yazısını andırır." (T.Ç., s 127, 128)

Osmanlının 1774-1826 dönemini kapsayan tarihini yazan Cevdet Paşa İstanbul kadılığından, Maarif ve Adliye Bakanlığına Devletin en üst makamlarında çalışmış, dönemindeki tüm yasal düzenlemeleri yazmış yada danışmanlık yapmış, denetlemiş üst düzey niteliklere sahip bir insandır. Mustafa Reşid Paşa ve Keçecizade Fuad Paşa ile çalışmıştır. İçeriden olarak nitelendireceğimiz bu bakış açısı Abdülmecit, Abdülaziz, V. Murad, II. Abdülhamit dönemlerini görmesine ve birçok padişaha hizmet etmesine karşın tarihsel ve toplumsal gerçekleri görmezden gelmemiştir.

Berkes, Cevdet Paşa'nın 12 ciltlik tarihinin verdiği mesaj konusundaysa:

"Geçmişteki bütün çağdaşlaşma çabaları bir yandan devlet adamlarıyla ulemanın cehaleti, ahlaksızlıkları ve yanlış inançları yüzünden; bir yandan da körükörüne Batı siyasetlerinin çıkarlarına alet olan taklitçiler yüzünden başarılı olmamıştır. Tarihinin kapsadığı dramatik olayları anlatışında söylemek istediği şey, Osmanlı devletinin yaşamasının ne yeniliklere karşı körcesine direnme, ne de Batının körü körüne taklidiyle olacağı fikridir. Onca önemli olan, geçmişi Batıdan alınacak taze bilimsel ve teknolojik güçlerle canlandırmayı başarmaktı. Bu görüşü, Namık Kemal'den Ziya Gökalp'e kadar birçok etkili düşünür paylaşmıştır." (T.Ç., s. 231)

Görüldüğü kadarıyla Cevdet Paşa ve diğer önemli isimler dini inançlar konusunda ödün vermekten uzak bir konumda bulunmalarına karşın çağın getirilerine sırtlarını dönmedikleri gibi, zorunlu kıldığı (bilim, tıp, hukuk, vs alanlarda) değişimleri kabul etmektedirler. Ancak daha önce de söylediğimiz gibi bu insanların büyük bir çoğunluğunun gerçek anlamda bir değişim, dönüşüm yani çağdaşlaşmayı tüm kurum, kuruluş ve kurallarıyla birlikte kabul etmelerini Padişahlıktan nemalanmalarının yanı sıra halk düzeyinde bir taassup ve yobazlık biçimine dönüşmüş yani, dejenere ve deforme olmuş bir sözde dini inanç anlayışı engellemektedir.

Tanzimat'ın yol açtığı ilklerden biri de fen bilimleridir. 1870'de açılan ve o günkü ifadeyle modern bir anlama sahip Darülfünun'un (Fenler Evi) yani üniversite eğitimi olarak adlandırılacak bir sürecin toplumsal yaşama karışmasıyla dışlanması (1871) neredeyse bir olmuştur. Bu kurumun açılışında konuşan medreseden yetişme, kendi gayretiyle Fransızca öğrenip sonra da dışişleri bakanlığına girip altı kez bakanlık yapan ve başarısızlıkların baş nedeninin "uygar uluslardan ayrı kalmak" olduğunu düşünen Saffet Paşa şunları söylemiştir:

"Akla dayanan bilimlerin ilerlemesi fikir alışverişleri ile, bilimlerde çalışanlar arasında tartışmalarla (oluyordu). Avrupa'nın uygar ulusları, bugünkü ilerleme seviyelerine böyle ulaşmışlardır" (T.Ç., s. 234)

Berkes, Cevdet Paşa'nın daha sonra yazdığı mektuplardan birinde:

"reform yoluna ciddi ve samimi olarak girmedikçe, Avrupa uygarlığını "bütünü ile" almadıkça, devletini gerçek bir uygar Avrupa devleti haline getirmedikçe Türkiye'nin Avrupa'nın karışmalarından ve efendiliğinden asla kurtulamayacağını söyler. Bu yapılmadığı takdirde prestijini, haklarını hatta bağımsızlığını kaybetmeye mahkumdur" dediğinden söz eder. (T.Ç., s. 234)

Darülfünun'un açılmasında çok önemli bir rol oynayan iki isimden biri olan Tahsin Efendi "dogmalara karşı ve düşün özgürlüğüne dönük, materyalist felsefelere eğilimli Bektaşilere" (a.g.y., s.235) benzeyen medrese eğitimli bir Bektaşi'dir. Fizik ve astronomi deneylerine meraklı, biyoloji, psikoloji, çocuk eğitimi gibi çeşitli konularla uğraşan döneminin insanlarına eksantrik gözüken biridir. Tahsin Efendiye göre:

"Müslüman milletlerin kalkınmasının biricik yolu, din dogmalarından kafalarını temizlemek ve eğitim yoluyla çağdaş fenleri benimseyerek kafalarını aydınlatmaktır" (a.g.y, s. 235)

Görüldüğü gibi yüzlerce yıllık (sözde) Şeriat düzeninin içinden yükselen seslerin dile getirdiği bütün bu görevler radikal bir değişim ve dönüşüm sürecini başlatan Cumhuriyetin sırtına yıkılmıştır. Mustafa Kemal (Hasan Ali Yücel) örneğin, bu konuda Tonguç'u Anadolu'yu dolaşıp dini inançlar konusunda bir rapor hazırlamak üzere görevlendirir. Anadolu'nun 20. Yüzyıl'ın ilk yarısında kitaba dayalı İslamiyet anlayışından neredeyse tamamıyla uzak bulunduğunu gösteren bu rapor Köy Enstitülerine koşut bir şekilde İmam Hatip Liselerinin de kurulmasını zorunlu hale getirir. Başka bir deyişle Anadolu'da sözcüğün gerçek anlamında kitaba dayalı yaygın bir dini öğretim sürecinin Cumhuriyetle birlikte başladığını söylemekte bir sakınca yoktur. 1930'lu yılların Türkiye'sinde dini inancın feci durumu konusunda bir fikir sahibi olmak isteyenler pek çok metnin yanı sıra Tonguç'un kitaplaştırılmış raporunu da okuyabilirler.

İçinde yaşadıkları çağdaş dünyayı tanıyan; Osmanlı düzeninin içinden bakan birikimli, nitelikli ve zeki insanlar bu sürece bizzat katılmasalar da sistem değişikliğinin zorunlu olduğunu kavramış ve kabul etmekle kalmayarak Cumhuriyeti görenler ona destek olmuştur. Bu en az yüzyıl öncesinde yaşamış ve çağlarına adlarını yazdırma başarısını göstermiş insanlara baktıkça görünüşe göre geride olumlu en ufak bir iz bırakamayacağa benzeyen günümüzün birikimsiz, niteliksiz ve zekadan yoksunlarının onların düzeylerine gelme şansları olabileceğine inanmakta çok zorlanıyorum.


Tarih: 12/5/2016
5500 kez okundu
   Yazdır Arkadaşına gönder
YAZARIN DİĞER YAZILARI
İzmir Kent Haritası İzmir Nöbetçi Eczaneleri