Yazdır Arkadaşına gönder
Düşünce yapısı 3 - 3
Oğuz Adanır
Oğuz AdanırYeryüzündeki ilk inanç sistemi atalar kültüdür. Dozu çok yüksek gizemli bir düşünce yapısına sahip ilkel toplumlar yaşamın tüm alanlarına doğaüstü güçlerin egemen olduğuna inanmışlar. Paganlık ya da diğer çok tanrılı düşünce sistemleri de yine gizemli bir düşünce yapısına boyun eğdiğinden o sistemlerde de uzun bir zaman diliminde belirgin bir değişiklik olmamış. Gizemli düşünce yapısında çelişki diye bir şey olmadığından her şey mümkündür.

Daha sonra tek tanrılı dinlere geçildiğinde başlangıçta metafizik düşünce gizemli düşünceden kopuk bir görünüme sahip olmadığından insan zihni gizemli düşünce-metafizik düşünce karışımından oluşan bir anlayışa boyun eğmiş. Batı Avrupa'daki Aydınlanma hareketiyle birlikte metafizik düşünceden akılcı düşünceye doğru bir ilerleme olmuş. Akılcı düşüncenin yaşamın tüm alanlarını çok büyük bir ölçüde egemenliği altına alması sanayileşmeyle birlikte gerçekleşmiş.

Bu bağlamda neredeyse 19. Yüzyıl'ın sonuna kadar inanç ve ahlak sistemi iç içe geçmiş bir halde varlığını sürdürmüş. Birey kavramının giderek yerleşik bir görünüme bürünmesi inancın akılcı düşünce doğrultusunda vicdani/kişisel bir nitelik kazanmasına yol açmış. Bilimsel, nesnel düşüncenin akılcı kuralları ve ilkeleriyle metafizik düşüncenin duygusal kuralları ve ilkeleri birbirlerine giderek ters düşmeye başlayınca Durkheim gibi toplumbilimciler bu duruma bir çözüm getirmeye çalışmışlar. Zira akılcı düşünceyle birlikte ortaya çelişki kavramı çıkar ve yaşamın her alanında çelişkili düşünce ve davranış örnekleriyle karşılaşılır.

Durkheim 20. Yüzyıl başlarında yaptığı çalışmalarda ahlakın toplumsal bir olgu olduğunu, bireysel bir soruna dönüşen dini inanç anlayışıyla yollarının ayrılması gerektiğini, zira yepyeni konu ve sorunların oluşmasına yol açan modern yaşamda bireyin tüm sorularını yanıtlama yeteneğinden yoksun olduğunu gösterir. Dolayısıyla modern toplumların metafizik unsurlar taşımayan ve akılcı düşünceye boyun eğen bir ahlak anlayışına nasıl sahip olabileceklerini ayrıntılı bir şekilde kanıtlar.

Sonuç olarak iki kişi arasında karşılıklı rızaya dayalı (taciz, tecavüz, şiddet vb toplumsal-hukuki alanların kapsamına girmeyen durumlarda) biyolojik-kültürel bir gereksinim olarak nitelendirilen, dolayısıyla belirgin bir toplumbilimsel nitelik taşımayan cinsel ilişki duygusal aşk ilişkisi (birlikte yaşama, evlilik, vs) ya da biyolojik-kültürel gereksinim (fahişelik) çevresinde ele alınarak akılcı yasalar ve akılcı ahlak anlayışı çerçevesinde özgürleştirilir.

Bunun dışında kalan cinsellikle ilgili sorunlar psikoloji, psikiyatri ve psikanaliz adlı uzmanlık alanlarına devredilmiş. Günümüz Türkiye'sinde cinsellikle ilgili sorunlar genellikle bu son üç alanla ilgili olup o çerçevede ele alınmaları gerekir.

Şimdi yeniden Şeriat düzenine sahip Müslüman ülke ve Osmanlılara dönerek son bir kez cinsellik ya da cinsel yaşamın herhangi bir şekilde denetim altına alınıp alınamadığına dair tarihten alınmış örnekler sunalım.


***

Lubenau, İstanbul'da tanıştığı İtalyan kuyumcu Alexander Manioto'dan bir armağan karşılığında elde edip Almancaya çevirdiğini söylediği Mekke'ye yapılan Hac yolculukları sırasında tuttuğu anılarını ayrıntılarıyla aktarır. Manioto bu yolculuğu birçok kez gerçekleştirir. Bu yolculukları sırasında Farsça, Arapça ve Hintçe öğrenir. Hac kervanının temel amaçlarından birinin her türlü ticaret olduğunu söyler. Zira sözü edilen kervan 40 bin kadar katır, deve, vs ve 50 bin dolayında insandan oluşmaktadır. Başka bir deyişle dönemi için hareket halinde büyük bir kent gibidir.

Lubenau Hac yolculuğuyla ilgili bilgileri neden İtalyan bir kuyumcudan aldığını şöyle açıklar:

"Bu tuhaf ve saçma hac yolculuğunun öyküsüne kitabımda yer vermek isteyişimin sebebi, bunu bizzat Müslümanların ağzından öğrenmenin çok zor oluşu ve bu yüzden de kolay kolay kimseden bilgi edinilemeyişidir. Oysa ben bildiklerimi kimseden saklamam istemem." (I, s.317)

Mekke'den önceki önemli bir kent olan Gebir'de neler olduğunu yazar şöyle aktarır:

"Kervan, şehir halkı ve vali tarafından çalgılarla, sevinç gösterileriyle karşılanır. Burada bir gün mola verilir, su ve et ihtiyacı giderilir. Üstelik her isteğe cevap veren ucuz kadınlar da bulunur ve hac yolcuları onlardan da faydalanırlar. Böylece üzerlerinden büyük bir günah yükünü attıklarını, kendilerini dinlerine ve hac görevlerine daha iyi verebileceklerini söylerler." (I., s.303)

Manioto, Mekkeli kadınların çok güleryüzlü, sevimli ve mültefit olup iffetli olanlarının sayısı az olmasına karşılık erkeklerin hayvan sürüsü gibi ortalıkta dolaştıklarını ve çoğunun kötü alışkanlıklara sahip olduğunu söyler. Daha sonra Mekke'deki 99 kapılı camiden söz eder. Çevrede çadır kurmak için yer bulamayan hacı adaylarının camide ve revaklı geçitlerde gecelediklerini aktardıktan sonra:

"Kadın ve erkekler dini görevlerini yerine getirmenin gayreti içinde bir arada yatmaktan çekinmezler. Böylece duaya adanmış bu bina bir u?..neye dönüşür. Ama "Zemzem" suyu nasıl olsa tüm günahları alır götürür? Hac yolculuğuna çıkanların çoğu buraya bol miktarda para kazanmak için gelirler ama adına "kutsal yolculuk" derler" diyor.(I., s.306)

Manioto'nun yaptığı yolculuklarla neredeyse aynı tarihlerde İstanbul'da özellikle saray ve çevresinde neler olduğuna bakalım ve Reşat Ekrem Koçu'nun Osmanlı Padişahları'ndan (1981) bölümler aktaralım. Tahta çıktıktan sonra kendisine büyü yapıldığı söylenen:

"Sultan Muradın (III.) düğümü açıldı, azgın bir genç boğa oldu. Esirciler sarayı hümayuna kız yetiştiremediler, iki yüz altınlık cariyelerin fiyatı bin altına çıktı. Zaman oldu ki, sarayın beş, altı odasında şehzade ve sultan beşikleri sallandı; yirmi sene süren padişahlığı boyunca 135 evladı dünyaya geldi. Hepsi yaşamadı, öldüğü zaman arkasından 26 sultan ile 20 şehzade bırakacaktı."(s.161-162)

Aynı tarihlerde skandalların arka arkaya yaşandığı bir yere dönüşen Osmanlı sarayı ve İstanbul'da bir ara Yenikapı Batakhanesi Rezaleti yaşanır:

"Sultan Muradın Manisa'dan getirdiği Halil adında bir iç oğlanı vardı, efendisi tarafından son derece şımartılmıştı, geçimsizliğinden "Forsa" lakabı verilmişti. Rezaletleri bir hale vardı ki, padişah delikanlısını saraydan çıkarmaya mecbur oldu, fakat münasebetini kesmedi. Forsa Halil Ağa, padişahın rüşvet ellerinden biri oldu. Yenikapı'da bir konak yaptırdı, içine güzel kızlar ve oğlanlar doldurdu, bunlar vasıtasıyla zengin dul kadınları, zendostları, mahbup dostları avladı, konağa giren bir daha dışarı çıkamadı, batakhane basıldığı zaman kör kuyulara doldurulmuş kırk kadar ceset bulundu? Bu mesele? Halilin de gizlice boğulması ile kapatıldı.

Üçüncü Sultan Muradın en faal rüşvet eli Şeyh Şüca Efendi olmuştu. Bu adam Manisa'da? kadına, kıza, oğlana şirinlik muskası yazar ve çok isabetli rüya tabir ederdi" (s.162-163)


III. Murad henüz şehzadeyken gördüğü bir rüyayı yorumlayan bu adam yorumun gerçekleşmesi sayesinde:

"Muradın gözünde fevkalade büyümüş, İstanbul'a maiyetinde getirmiş ve vezirane bir saray hediye etmişti. İstanbul'da "padişah şeyhi" diye öyle bir ün kazandı ki başı daralan ona koştu, hediye ve rüşvet değirmen deresi gibi aktı. Şeyh Şüca az zamanda müteaddit bahçeler, irat mahzenler, kayıkhaneler edindi? mükellef kahvehaneler ve meyhaneler yaptırdı. Boğaziçinin yar ve ağyar gözünden gizli yerlerinde İstanbul'un en namlı civanlarının ve nazenin Nigarlarının safasını sürdü, hakkında her türlü dedikodu oldu? " (s.163-164)

Osmanlı tarihindeki en kötü nama sahip padişahlardan biri olan IV. Murad (1623-1640) konusunda Koçu:

"İçki sofrası ve hamam Safaları yaranı arasında zülüflü oğlanlarından da büyük şöhretler vardır? hepsi vezir oldular. Melek Ahmedine ise Kaya Sultanını verdi, damat edindi.

Bu zevk sapığı genç imparatorun mahrem meclislerine uygunsuz güruhundan adi ve müptezel köçek oğlanları da getirildi? Kimi Sakız mahbubu, kimi mukaşşer şehir oğlanı, kimi Abaza, Mergül ve Çerkes gulamı idi.

Seferden Revan Fatihi olarak dönerken yanında İranlı bir prens getirdi, adı Yusuf Han idi, zevki zevkine meşrebi meşrebine uygundu? Yusuf Han denilen bu insan suretindeki şeytan? izin alarak İstanbul'un esnaf civanlarının bir defterini yaptırdı, rizaları ile veya cebren ve kahren her gece birini veya birkaçını yattıkları bekar odalarından, hanlarından, yahud evlerinden hünkarın işret meclisine getirdi?" (s.211)


Koçu, Şeriat düzeninin egemen olduğu tarihlerde başkent saraylarında yaşanan onlarca hatta yüzlerce olaydan söz eder. Daha kapsamlı bilgi edinmek isteyenler bu kitaba başvurabilir.

Bu bölümü Ergun Hiçyılmaz'ın adı geçen metninden yine gerçek bir olayı aktararak kapatalım:

"Fehim Paşa çok gezerdi? Karnaval mevsiminde baloları dolaşırdı. En çok geldiği yer Odeon Tiyatrosu'ydu. Buradaki geceleri kaçırmazdı. Karnaval eğlenceleri muhteşem olurdu. Sahne kısmının altındaki odalardan çalgı seslerine şuh kadın kahkahaları karışırdı. Fehim paşa buralara bir vukuat olmasın diye gelirdi ama asıl maksadı kadınlara sarkıntılık etmekti?

Maskeli kadınların maskelerini koparır. Hoşuna giden kadınları zorla arabasına alır, yahut adamı olan Yahudi'den dönme Süreyya vasıtasıyla, beğendiğini Beyoğlu'ndaki hususi dairesine getirirdi.

Daha bitmedi? Bu adam sadece vücudunu kiralayanlara değil, namuslu kadınlara da musallat olur, yolda kendi başına giden bir kadını zorla kolundan tutup arabasına alırdı? Hürriyet'in ilanı ile (sürüldüğü) Bursa'dan kaçarken İnegöl'de halk tarafından öldürülmüştü."(s.43-44)


Görüldüğü kadarıyla dünya tarihindeki en önemli imparatorluklardan biri olan Osmanlı düzeninde din yaşamın tüm alanlarına egemen olmaya çalışmış, ancak gerçekten hiçbir alana egemen olamamış, dolayısıyla insanların cinsel yaşamlarına da hiçbir zaman etkin bir şekilde müdahale edememiştir. Burada sorun Osmanlıyı küçümsemek ve hakkını yemek değil ona ancak hak ettiği kadar saygı duymaktır. Başka bir deyişle Modern yaşamın ahlak anlayışına dil uzatanların önce Şeriat düzeninde sözcüğün gerçek anlamında bir ahlak anlayışı olup olmadığını sorgulamaları gerekir. Zira Şeriat düzenine özgü 'ahlak anlayışının' Modern yaşamın ahlak anlayışından alabileceği çok şey olduğu ancak verebileceği pek fazla bir şey olmadığı söylenebilir.

Bu arada son günlerde dinden, Şeriat'ten dem vurarak çocuklara yönelik istismarı meşru göstermeye çalışanların kesinlikle psikopatolojik rahatsızlıklar konusunda uzmanlaşmış tedavi merkezlerine yerleştirilmeleri gerekir.


Tarih: 15/4/2016
5120 kez okundu
   Yazdır Arkadaşına gönder
YAZARIN DİĞER YAZILARI
İzmir Kent Haritası İzmir Nöbetçi Eczaneleri