Yazdır Arkadaşına gönder
Dostum Cesur
Konuk Yazar
Konuk YazarKerem Yörük

Soğuk bir sonbahar günüydü, günlerden pazar. Güneş o sıcacık yüzünü henüz göstermemişti. Her yer kapkaranlıktı. Evlerin bacalarından çıkan dumanlar tüm sokakları kaplamıştı. Etrafı ağır bir is kokusu sarmıştı. Herkes yatağında mışıl mışıl uyuyordu. Farklı rüyalar görüyorlardı. Ancak hemen hepsinin ortak bir dileği vardı. Hafta içinde yoğun bir tempoyla çalışıp çok yorulduklarından, her günlerinin böyle tatil olmasını ve geç vakitlere kadar uyuyabilmeyi istiyorlardı.

Böyle günlerde çalışmak içlerinden gelmiyordu. Tembelliği tercih edenler çoğunluktaydı.

Ama bunun tersine ben böyle tembel biri değildim. Erken kalkmayı her zaman bir görev haline getirmiştim. Ayrıca gözümü açtığımda bir daha asla uyuyamıyordum. Bu sabah olduğu gibi..

Yine erkenden uyandım, bir süre yatakta dinlenip hayaller kurdum.

Yine köpekler aklıma geldi. Onları gerçekten çok seviyordum. Daha küçüklükten beri köpek sahibi olmayı çok istiyordum. Ayrıca köpek besleyen herkesi kıskanırdım. Boş zamanlarımda dışarı çıkıp sokak köpeklerine yemek ve su verir, onlarla uzun süre oyun oynardım.

Bu yüzden annemle sık sık kavga ederdik. Durmadan ellediğim köpeklerin kuduz olabileceğini, tüylerinde çeşitli mikroplar barındırdığını söyler dururdu. Ama ben bu sözlere hiçbir zaman kulak asmazdım.

Bütün bunları düşünürken, bir süre sonra sıkıldım. Üzerimdeki kalın yorganı ayağımla itip yere attım. İşte o zaman havanın ne kadar soğuk olduğunu daha iyi anladım. Hemen ayağa kalktım. Yatağın yanı başındaki askıdan ceketimi aldım. Üzerime giydim. Çorabımı ve terliklerimi de giyip parmak ucunda sessizce salona gittim. Anne ve babamı uyandırmak istemiyordum. Dinlenmek onların en büyük hakkıydı.

Birden duvardaki takvim gözüme çarptı. Bugün ayın kaçı olduğunu merak ettim. Takvime şöyle bir baktım. Çok sevindim. Bugün 13 Ekim’di. Yani benim doğum günümdü. İçimden bağırmak geldi. Ama kendimi tuttum. Acaba doğum günüm olduğumu bizimkiler biliyor muydu? Hemen koltuğa oturdum. Kafamda planlar kurmaya başladım. Aklıma hediye geldi. Belki bu yıl bana hediye olarak bir köpek alırlardı. Her sene bu isteğimi dile getirirdim. Fakat hep aynı şeyi söylüyorlardı:

- Daha küçüksün. Biraz büyü, olgunlaş, ondan sonra bakarız.

Aslında artık gayet büyümüştüm. Yedinci sınıfa gidiyordum. Böyle bir sorumluluğu üstlenebilecek düzeye gelmiştim.

Televizyonu açıp izlemeye başladım. Köpeklerle ilgili bir film vardı. Bir yandan düşler kurarken bir yandan da filme bakıyordum. Kısa bir süre sonra, anne ve babamın uyandığını anladım. Odadan çıkıp yanıma geldiler. Önce durup bana şöyle bir baktılar. Sonra da umursamaz bir şekilde sadece “Günaydın” dediler. Ve mutfağa gittiler. Çok üzülmüştüm. Bir tanecik oğullarının doğum gününü unutmuşlardı. Bu nasıl olabilirdi?

Saat artık neredeyse onbir olmuştu. Birlikte kahvaltı yaptık. Bana sürekli sorular soruyor, neşemi yerine getirmeye çalışıyorlardı. Ama ben gayet kararlıydım. Doğum günümü hatırlamadıkları için onlara küsmüştüm. Karnım doyunca odama çekildim. Eski dergilere baktım. Yarım saat sonra annemin beni çağırdığını duydum. İçimden bir ses bana gitmemi söyledi. Öyle yaptım. Bir de ne göreyim? Masanın üzerinde kocaman bir pasta vardı. Anne ve babam da oradaydı. Benim geldiğimi görünce “İyi ki doğdun!” diye bağırdılar. Çok mutlu oldum. Ben onların doğum günümü unuttuklarını sanmış, hatta bu yüzden onlarla uzun süre küs kalmıştım. Hemen

kucaklarına atladım. Özür diledim. Meğer bana sürpriz yapmak için doğum günümü unutmuş numarası yapıyorlarmış.

Sandalyeye oturdum. İçimden bir dilek tutup mumları üfledim. Pastayı kestim. Sabırsızlıkla bana, ne dilek tuttuğumu sordular. Aslında onlar da ne istediğimi iyi biliyorlardı. Çünkü her sene aynı şeyi diliyordum: Köpek.

Belki bu sefer alırlardı. Tatlı bir umutla aynı dileğimi tekrarladım. Bunu duyunca aralarında gülüştüler.

Benden sakladıkları bir şey olduğu besbelliydi. Daha fazla dayanamadılar. Babam konuşmaya başladı:

- Birkaç aydır sana ne alacağımızı düşünüyorduk. Bugün annenle ortak bir noktaya vardık. Ve sana bir köpek almaya karar verdik.

Ne yapacağımı bilemiyordum. Kaç yıldır istediğim şey sonunda gerçek olacaktı. Sevinç çığlıkları atıp etrafta koşuşturdum. Şu anda hiçbir şey moralimi bozamazdı. Birazdan barınağa gidip sadık bir dost alacaktık. Artık benim de bir köpeğim olacaktı. Her gün onu yürüyüşe çıkaracak, oyun oynayacak, tüylerini tarayacaktım. Birbirimizi koruyacaktık. Ayrıca köpekle dolaştığımı gören tüm kızlar bana hayran olacaktı.

Böyle hayaller kurarken zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Saat dörde geliyordu. Hemen hazırlandım. Arabaya binip yola çıktık. Aklıma bir şey geldi. Nasıl bir köpek alacaktım? Yolda hep bunu düşündüm.

Yarım saat sonra barınağa vardık. Burası çok büyük bir yerdi. Dışarıya çıkar çıkmaz köpek havlamalarını işittim. Giderek sağır edici bir hal alıyordu. Babam bir kulübeye gidip görevli çağırdı. Bizi o gezdirecek, köpekler hakkında bilgi verecekti. İlk iş olarak görevliyle tanıştım. Yavru bir köpek almak istediğimi söyledim. Birlikte yürümeye başladık. Tüm köpekler beni görünce kuyruk sallıyordu. Onlar da evlat edinilip sıcacık ve sevgi dolu bir yuvada hayatlarını sürdürmek istiyorlardı.

Uzun süre yürüdük. Birden küçücük bir köpek gördüm. Gözüme çok sevimli göründü. Hemen koşup onun yanına gittim. Görevli “Altı kardeşten biri” dedi. Babama haber verdim. Ne istediğimi gösterdim. Görevli anlatmaya devam etti:

- Bu bir kangal yavrusu. Büyüyünce kocaman bir köpek olacak, senin boyunu bile geçecek.

Bunu duyunca annemle babam biraz korkmuştu. Evde dev bir köpek olmasının sakıncalı olabileceğini için, hiç tutamayacağım sözler veriyordum. Sonunda ikna oldular. Görevli, köpeği kucağına aldı. Sağlık sorunu olması ihtimaline karşı küçük bir kontrol yaptı. Gayet iyi durumdaydı. Aşılarını yaptı ve içeri girip eski bir kafes getirdi, yavruyu oraya soktu. Eve gidene kadar böyle durmalıydı.

Nihayet benim de bir köpeğim vardı. Şu anda yanımda duruyordu. Kafesten içeri elimi sokup onunla oynuyordum. Bu sırada bir soru sordu:

- İsmini ne koyacaksın?

Bunu daha önce hiç düşünmemiştim. Hayaller kurarken unutmuş olmalıydım. Gözlerimle yavruyu şöyle bir süzdüm. Aklıma çok güzel bir isim geldi.’Cesur’. Evet, adı Cesur olacaktı. Onu öyle çağıracaktım artık. Anne ve babama da söyledim. Beğendiler. Kendi kendime konuşmaya başladım:

- Büyüyünce çok cesur olacağa benziyorsun.

Köpek bunu duyunca kısık bir sesle havladı. O da sevmişti ismini.

Biraz sonra eve vardık. Hemen kafesi elime alıp arabadan indim. Kapıyı açıp içeri girdim. Annem hemen banyoya girmemi ve Cesur’u güzelce yıkamamı istedi. Dediğini hemen yaptım. Köpeğimi tertemiz yapıp kuruladım. Sonra evin içine saldım. Etrafı koklayıp koşuşturuyordu. Çok enerjik bir köpekti. Akşama kadar birlikte oyunlar oynadık. Çok eğlendik. Yatmadan önce ona biberondan süt içirdim. Çünkü daha küçücüktü.

Aradan dört ay geçti. Artık bizim yavru Cesur, kocaman bir köpek olmuştu. Oldukça hızlı bir gelişme kaydetmişti.

O gün kar yağmıştı. Her yer beyaz bir örtüyle kaplanmış gibiydi. Buraya çok nadiren kar yağar, kışları çok sert geçmezdi. Bu fırsattan yararlanmak için pikniğe gitmeye karar verdik. Böylece karın tadını çıkarabilecektik.

Hazırlanıp dışarı çıktık. Hava çok soğuktu. Cesur, hayatında ilk kez kar görmüştü. Her yeri kokluyor, ayrıca yalıyordu. Merakını gidermeye çalışıyordu.

Uzun bir yürüyüşten sonra ormana vardık. Muhteşem bir manzara vardı. Yanımızda getirdiğimiz portatif küçük sandalyeleri çıkarıp bir düzlüğe oturduk. Yemek yedik. Sohbet ettik. Az sonra canım sıkıldı. Cesur’la kovalamaca oynamaya başladık. Oyuna o kadar dalmıştık ki, piknik yerinden uzaklaştığımızı hiç fark etmemiştik. Bir süre sonra kaybolduğumuz fark ettim. Birden içimde bir korku belirdi. Etrafıma bakındım. Şimdi ne yapacaktık?

Aslında Cesur’un koku alma duyusu çok gelişmişti. Normalde evin yolunu kolaylıkla bulabilirdi. Fakat son birkaç gündür hastaydı. Burnu tıkalı olduğu için koku alamıyordu. Bu yüzden tahminim üzerine bir yoldan yürümeye başladık. Eğer akşama kadar annemlere ulaşamazsak çok kötü şeyler olacaktı. Umudumuz her saniye azalıyordu. Hava kararmaya başlamıştı. Ayrıca üşüyorduk. O an en doğrusunun kendimize iyi bir sığınak bulup kamp kurmak olduğunu düşündüm. Yola yarın devam etmek daha mantıklıydı. Bir yandan yürürken bir yandan da sığınacak bir yer arıyorduk. Karşıda bir mağara gördük. Fakat oraya ulaşmamız için gölün öteki tarafına geçmemiz gerekiyordu. Şanslıydık. Su soğuk hava yüzünden buz tutmuştu. Üzerimdeki ağır eşyaları çıkarıp karşıya fırlattım. Cesur ilk defa korkmuş görünüyordu. Suya düşmek istemiyordu. Ama ben onu ikna ettim. Yavaşça gölün üzerine çıkıp yürümeye başladık. Kaymamak için dengede durmaya çalışıyorduk.

Tam karşıya yaklaşmıştık ki, bir çatırtı sesi işittim. Birden kendimi buz gibi suyun içinde buldum. Su o kadar soğuktu ki, kıpırdayamıyordum. Eğer burada biraz daha kalırsam ölebilirdim. İşte o anda Cesur yerinden fırladı. Koşup yanıma geldi. Güçlü çenesiyle kazağımı kavradı ve hızla kendini geriye attı. Böylece kurtulmuş oldum. Ama hala kendimde değildim. Cesur da bunu iyi biliyordu. Bacaklarımın arasında sürtünmeye başladı. Sanki beni üzerine alıp taşımak istiyordu. O anda kendimi kaybetmeye başladım. Cesur, vücudumu adeta sırtlayarak beni taşıdı. İlerideki ağacın altına kadar gelmeyi başarmıştık. Daha doğrusu Cesur başarmıştı. Yorgunluktan kendini yere attı. Dili bir karış dışarıda, nefes nefese kalmıştı. Bir süre sonra kendime geldim. İlk iş olarak ayağa kalkıp “cesur” kurtarıcıma sarıldım.

Hemen mağaranın ağzına girip çantamdaki birkaç parça kıyafetimi çıkardım. Üstümdeki ıslak elbiseleri hızla değiştirdim.

Akşam oluyordu. Çantamdaki feneri buldum ve Cesur’la birlikte mağaraya girdik. İçerisi gayet genişti. Biraz ateş yakarak ısınabilir, geceyi daha rahat geçirebilirdik. O sırada karnım guruldadı. İkimiz de çok acıkmıştık. Ama önce ateş yakmalıydık. Pikniğe giderken hep yanımda taşıdığım çakmak ıslandığı için çalışmıyordu. Çantayı karıştırınca, küçük ceplerinden birinden elime bir kibrit kutusu ilişti. O anki sevincimi anlatamam. Hemen kutuyu açtım. İçinde sadece tek bir kibrit kalmıştı. Yani tek bir şans. Bu kibriti yakamazsak, belki de gece soğuktan donacaktık. Odun parçaları ile kuru yaprakları bir araya getirdim. İçimden bildiğim bütün duaları okuyup kibriti sürttüm. Yanmıştı. Hemen kuru yaprakları tutuşturup üflemeye başladım. İşe yaradığını görünce çok mutlu oldum. Cesur’la birlikte birbirimize sarılıp birkaç dakika ateşi seyrettik. Sonra çantamdan çıkardığım hamburgeri paylaştık. Ateşin üzerine birkaç büyük odun parçası attım. Şimdi en iyi uyumaktı. Üşümemek için Cesur’la birbirimize sarıldık. Tüm dileğim, sabah annem ve babamların bizi bulmasıydı.

Sabah güneş doğarken uyandım. Çevreme bakındım. Havlama sesleri geldi. Cesur, bir tümseğin üzerine çıkmış uluyordu. Galiba bir sorun vardı. Yerden büyük bir sopa, bir de taş aldım. Cesur’un yanına gittim. Tetikte bekliyordum. Birden ilerideki çalılarda bir kıpırtı oldu. Neredeyse korkudan kalbim duracaktı. Sonra bir anda havlamalar durdu. Cesur’un telaşı geçmişti. Hatta kuyruğunu sallamaya başlamıştı. Bu sırada çalılıktan annem ve babam çıktı. Sonunda bizi bulmuşlardı. Birbirimize sıkıca sarıldık. Herkes çok korkmuştu. Arkadan jandarma ve polisler geldi. Onlar da

görevlerini başarıyla tamamlamanın mutluluğu içindeydi. Hep beraber arazi arabasına binip eve gittik. Evde Cesur’un yaptığı kahramanlığı anlatınca, bu durum polis amirinin çok ilgisini çekti.

- Köpeğiniz çok akıllı! Tam bizim aradığımız karakter var onda. Adı gibi cesur bir köpek.

Bu cümlenin sonunda neyin geleceğini merak etmeye başlamıştım. Amir devam etti:

- Belki önemli operasyonlarda bize yardımı dokunabilir.

Bu teklif üzerine bizimkiler hemen bana baktı. Polisler açıkça Cesur’u istiyordu ve kararı ben verecektim. Ben de Cesur’a sordum. İstiyor gibi görünüyordu. Köpeğimin bir polis olması, operasyonlarda görev yapması, beni de çok mutlu edecekti. Daha fazla düşünmeden “tamam” dedim. “Cesur sizin olabilir.”

Ellerimle büyüttüğüm köpeğim artık kahraman bir polis köpeğiydi.

Ve ben onunla daima gurur duyacaktım.

Tarih: 4/6/2012
2775 kez okundu
   Yazdır Arkadaşına gönder
YAZARIN DİĞER YAZILARI
İzmir Kent Haritası İzmir Nöbetçi Eczaneleri