Yazdır Arkadaşına gönder
Demokrasi kültürü - 6
Oğuz Adanır
Oğuz AdanırGeleneksel değerleri ön plana çıkarmakla birlikte aynı zamanda modern/çağdaş dünyanın bir parçası olma iddiası taşıyan bir toplumda demokratik bir kültüre/zihniyete sahip üniversitelerden; başka bir deyişle demokratik bir akademik yapılanmadan söz edilebilir mi? Kısaca kendisi olgunlaşmış demokratik bir kültüre/zihniyete sahip olamayan toplumun üniversitesi demokratik bir yapıya, evrensel nitelikte bilimsel bir etik anlayış ve nesnel bilimsel düşünce anlayışına sahip olabilir mi?

Türkiye elbette bir “muz cumhuriyeti” değildir, ancak modern demokratik bir cumhuriyete dönüşme konusunda alması gereken epey yol vardır. Ülkede yapılan tüm iyi niyetli girişimlere karşın üniversite-toplum yakınlaşması bilimsel-nesnel bir nitelik taşımaktan çok genelde diploma törenleri, bahar gençlik konserlerinin ötesine geçememektedir.

Burada sözü edilen üniversite ülkenin dört bir yanında üç aşağı beş yukarı birbirine yakın nitelikte bilimsel bilgi üreten, aktaran, araştıran, sorgulayan ve topluma sunan üniversitedir. Yoksa kapısında üniversite tabelası olup beton binalardan oluşan, ancak çağdaş bilim, sanat ve kültürle çok sınırlı bir ilişkisi olan kampüsler değil.

Bunun en önemli nedenlerinden biri ülkemizde üniversitelerin demokratik değerlerin ön plana çıktığı bilimsel, sanatsal, kültürel nitelikli kurumlar olmaktan çok politik nitelikte kurumlar olmasıdır. Bunun en güzel örneklerinden biri 1948 yılında meclisin üniversitelerde felsefe, sosyoloji gibi derslerin verilmesini yasaklamasıdır. Bu yasaklama ülkeye bir yandan Niyazi Berkes, Muzaffer Şerif, Pertev Naili Boratav, Behice Boran gibi uluslar arası nitelikte, demokratik değerlere sahip bilim insanlarının ülkeden sürülmesine yol açarken diğer yandan da 27 Mayıs ve 12 Eylül gibi iki darbeye mal olmuştur.

Özellikle 12 Eylül doğrudan üniversiteler ve işçi sendikalarına yönelik bir darbedir. 12 Eylül üniversiteden sözüm ona politikayı uzaklaştırmayı amaçlarken bu kurumun başka bir şekilde tamamen politize edilmesine yol açmış ve akademik dünyanın demokratikleşme çabalarına ket vurmuştur. 12 Eylül’den bugüne YÖK’ü eleştiren, kaldırmakla tehdit eden ve üniversitenin yeniden özgürleşmesi gerektiğini söyleyen hiçbir politik parti mevcut yapıyı değiştir(e)memiştir.

Oysa bu işin politikacılar değil bizzat üniversiteler tarafından yapılması gerekirdi. Zira modern demokratik yapılanmalarda değişim ihtiyacı duyan kurumlar bunu mevcut hükümet ya da yönetimlere anlatmak ve gerçekleşmesini (örneğin, sendika gibi bir sivil toplum örgütü aracılığıyla) sağlamakla yükümlüdürler. Oysa 12 Eylül’den bu yana üniversitelerden topluma doğru gerçekten güçlü bir değişim rüzgarı esmemiştir. Bunun en önemli nedenlerinden biri belki de üniversite rektörlerinin siyasetçiler tarafından belirlenmesi dolayısıyla dekan, müdür, bölüm başkanı ve öğretim elemanına kadar giden bir yandaş yapılanmadır.

Son 30 yılda akademik anlamda bölümlerde karşıt görüşlere sahip insanların bir arada bulunma nedeni tamamen siyasi olup her yönetim, hükümet değişikliğinde eğitim politikalarında süreklilik ve denge yerine yandaşlara yer açma gibi bir düşünce ön plana geçtiğinden bugünkü akademik manzara (bu bütün üniversiteler için geçerli olmayabilir ama önemli bir bölümünde durum böyledir) kendine rağmen sözde demokratik bir durumdan ya da ortamdan ibarettir. Bu bölünmüş akademik topluluklar bilimle, sanatla uğraşmaktan çok birbirleriyle uğraşmakta, birbirlerinin yandaşlarının akademik kariyerini baltalamaya çalışmakta, yani üniversite ülkenin ve toplumun önünü açmaktan çok bir anlamda önünü kapayan bir kuruma benzemektedir.

Akademik yaşantının yani bilimsel düşünce, üretim, araştırma, incelemenin önündeki en büyük engellerden biri belki de en önemlisi ait olunan kurumdaki huzursuzluk ortamıdır. Huzursuzluk bilimsel, sanatsal düşüncenin düşmanı olup, belki de niteliğin yükseltilmesini engelleyen en önemli nedendir. Herkes diğerlerini kandırma çabası içindedir. Büyük bir çoğunluk herhalde bilimsel bir etik daha doğrusu bir ahlak anlayışından yoksun olduğu için Yüksek lisanstan doçentlik aşamasına herkese “namusu üzerine akademik bir ahlaksızlık yapmadığını ileri sürdüğü” belgeler imzalatılmaktadır. Çağdaş üniversiteye yaraşan görüntü bu mudur?

İnsan çağdaş toplumların üniversitelerini ziyaret ettiğinde kendi kendine “Bu insanlar için de disiplin yönetmeliği diye bir şey var mı yok mu?” diye bir soru bile soramazken, ülkemizde YÖK Disiplin Yönetmeliği öğrenci ve öğretim elemanının başı üstünde otuz yıldan bu yana Demokles’in kılıcı gibi sallanmaktadır. Ne var ki her üniversite hak ettiği şekilde yönetilir. Akademisyenin demokratik bir kültür, düşünce yapısı ve değerlere sahip olmadığı bir üniversiteden dünya çapında bilimsel düzeye sahip çalışmalar beklemek anlamsızdır.

Evet, Türkiye’de çok başarılı araştırmacı akademisyenler, bilim ve sanat insanları vardır, ancak bunlar bazı üniversitelerin bazı bölümleri ya da o bölümlerde en azından görece rahatsız, huzursuz edilmeyen tek tük insanlardır. Dolayısıyla burada demokratik bir üniversiter yapılanmanın önünü açtığı insanlardan değil, üniversiteye rağmen (istisnalar hariç) önünü açmış ya da açmaya çalışan insanlardan söz edilebilir. O kadar emin olamamakla birlikte, ülkemizde belki de yalnızca tıp fakültelerinin belli bir ölçüde bu anlayışı kırdıkları söylenebilir.

Üniversiteler modernleşmek isteyen toplumlar açısından en önemli kurumlar olup bir yandan bilimsel nesnel düşünce ve sonuç, diğer yandan demokratik düşünce, tutum, davranış konusunda içinde yaşadığı topluma modellik etmesi gereken kurumlardır. Örneğin, ülkede modern bir toplumsal dayanışmanın en önemli sivil toplum örgütü olan sendikalaşma konusunda modellik yapması, yol göstermesi gerekirken Türkiye üniversitelerinde görülen sendikalaşma oranı belediye temizlik hizmetlerinde çalışanlardan çok daha düşüktür.

Öte yandan milli eğitim sürecinde üniversite bir bakıma en önemsiz kurumdur, çünkü en önemlisi ilköğretimdir. Üniversiteye aynı zamanda Durkheim’ın sözünü ettiği akılcı bir ahlak eğitiminden geçmemiş insanlar gönderildiğinde bunlar yalnızca zihinsel açıdan eğitilebilmekte, yani üniversiteler modern bir ahlak anlayışından (bireyin topluma karşı, toplumun bireye karşı olan yükümlülükleri çerçevesinde) yoksun insanları da eğitmek, yetiştirmek durumunda kalmaktadır.

İlköğretim sürecinde çocuklara modern bir bireyin sahip olması gereken demokratik ilkelerle uyum içinde ahlaki değerler aktarılması gerekir. Çünkü ancak o zaman modern bir ülkede toplumun büyük bir çoğunluğunu konuk eden ilköğretim ve lise gibi kurumlarda modern demokratik bir düşünce yapısı ve ahlaki değerlere sahip insanlar yetişir ve toplumsal düzenin bu ilke ve değerler üstüne oturtulmasını ya da oturtulmuş bir düzenin bu çerçevede sürdürülmesini sağlarlar.

Özetle, 12 Eylül’den bugüne nüfusu hızla artan ve yalnızca maddi anlamda gelişen bir ülkede bir milli eğitim sistemi ve politikasından söz edebilmek olanaksızdır. (Hangi tarihe kadar görece bir milli eğitim politikası olduğu bellidir. Hasan Ali Yücel döneminden sonra Türkiye’de ulusal düzeyde bir eğitim politikasından söz edebilmek oldukça zordur). Olsa olsa bir milli eğitim sistemsizliğinden ve politika yoksunluğundan söz edilebilir. Milli eğitimin son 30 yıl içinde büyük bir bozguna uğradığının en önemli göstergesi her kademedeki özel dershanelerdir.

Sonuç olarak demokratik bir düşünce yapısına sahip olmayan toplumların demokratik bir üniversiteye sahip olması da mümkün değildir. Biat kültürüne boyun eğen insanların özgür (=demokratik) bir düşünce yapısına sahip olmaları olanaksızdır. Özgür bir düşünce yapısına sahip olmayanların yeri ise üniversite olamaz.

Osmanlı tarihinde Fatih ve sonrasındaki bazı nitelikli medreselerde çalışmış insanların bir kısmının bugün üniversitelerde akademisyen olarak çalışan bazı insanlara oranla çok daha demokrat ve görece bilimsel bir kafa yapısına sahip oldukları söylenebilir. Çağdışı bir kafa yapısının çağını belirlemesi söz konusu olamaz, çünkü böyle dönemlerde belli bir zihinsel duraklamayla karşılaşılmaktadır. Görünür ve somut olana karşı her zaman görünmeyen ve alttan alta gelişen ikinci bir toplumsal, kültürel/zihinsel süreç sonunda belirleyici bir rol üstlenerek toplumu içine saplandığı o durağan zihinsel süreçten çıkartarak, yoluna devam etmesini sağlamaktadır. Tarihte uzun, ancak olumlu sürecin tamamen tersine döndürüldüğü tek bir önemli örnek yoktur. Ancak bu konuda da büyük bir çaba ve emek harcamak gerekmektedir.

Tarih: 27/6/2013
6392 kez okundu
   Yazdır Arkadaşına gönder
YAZARIN DİĞER YAZILARI
İzmir Kent Haritası İzmir Nöbetçi Eczaneleri