Yazdır Arkadaşına gönder
Çiçeklikli ev…
Alahattin Gürırmak
Alahattin GürırmakEge’nin içerilerinde bir kasabada, bir Nisan akşamıydı… Çavuş, ahşap evin kullanılabilir tek odasındaki eski karyolada uyumaya çalışıyordu. Çiçeklikteki fitili kısık kandilin kırmızımsı zayıf ışığı gece lambası misali aydınlatıyordu odayı. İlkbahar kokularının yayıldığı serin havada, iki ay yapayalnız geçireceği günleri düşünüyordu.

Sabah, birlikte yaşadığı annesiyle kasabanın Arpalık denilen açık alanın yolunu tutmuştu. Hareket etmek üzere olan İzmir postasına bindirdiği annesini uğurlarken içi sızlamıştı. İzmir’deki tütün yaprağı işleme atölyelerinde mevsimlik işci olarak çalışan annesi, ona iki-üç günlük sulu yemek pişirip ayrılmıştı kasabadan. Ha, bir de 10 lira selamet parası bırakmıştı...

***

Çavuş, kasabanın ortaokuluna devam ediyordu... Okulun Haziran ayının ilk haftasında kapanıp tatile girmesiyle o da İzmir’deki annesinin yanına gidecekti. Aylardan Nisan’dı, daha iki ay vardı okulun tatile girmesine. Okuluna devam edecek, iyi notlar alacak, “geçti” yazan karnesiyle İzmir’in yolunu tutacaktı.

İki ay sonra gurbette mevsimlik tütün işçisi anneciğine kavuşacaktı. Sonra, İzmir’deki fotoğrafçı çıraklığı da onu bekliyordu. Geçen yıl çalıştığı Basmane fotoğrafçısında mı çalışsaydı! Yoksa, Konak Meydanı’nda Saat Kulesi altındaki şipşak fotoğrafçılığa mı yönelseydi? Daha fazla yevmiye veriyorlardı, en iyisi Konak fotoğrafçılarının yanına gitmekti.

On yaşında yetim kalan Çavuş, fitili kısık kandilin kırmızımsı zayıf ışığı altında tüm bunları düşünürken uykuya daldı. Sabah kalkınca ilk işi çiçeklikteki kandilin bombeli camının üzerine üfleyerek söndürmek oldu. Gazyağını tasarruflu kullanmalıydı ne de olsa.

Ertesi gün, okul dönüşü yine ahşap evlerinin kullanılabilir tek odasında kandilini bir kibritle yakar, okuldan verilen derslerin ödevlerini çalışmaya koyulurdu. Ara sıra komşu mahalleden arkadaşları Hüseyin ve Kemal’in de ders çalışmaya geldikleri olurdu. Ama her akşam değil tabii.

***

Annesi kasabadayken konu komşu ve akrabalar güler yüzle selamlar, hatır sorardı. Annesi İzmir’e gittikten sonra kaldığı yalnız günlerinde hiç kimse kapısını çalmıyor, kimse hatırını sormuyordu. Ders çalışmaya gelen üç - dört arkadaşını saymazsak, kalabalıklar içinde yalnızdı.

Çavuş, annesinin pişirip dolaba bıraktığı iki-üç tencere sulu yemek bitince her akşam ya kızartma yapar ya da yumurta pişirip yerdi... Üstüne de bir çay demlerdi. Karnını kolay yapılabilen yemeklerle doyururdu.

Annesinin bıraktığı para ancak on beş gün idare etmiş, on lira çoktan tükenmişti. İhtiyaçlar için para kalmamıştı. Bundan sonrası veresiye yazılacaktı.


***

Mevsim bahardı, bol yağış alan kasabanın tarlaları ve dağları yemyeşildi. Her yağmur sonrası ortaya çıkan salyangozlar salına salına dolaşıyordu. Salyangozlar, parasız günlerde onun için gelir demekti.

Sağanak yağmurlarda herkes tarlalarından evlerine koşarken Çavuş salyangoz avına çıkardı. Naylon torbaya doldurduğu salyangozları toplayıcı tüccarın dükkanına ulaştırırdı. Kendisinden önce gelen çocukların arkasında sıranın kendisine gelmesini beklerdi.

Tüccar, Çavuş’un o yağmurda, çamurda topladığı 1,5 - 2 kilo salyangozu 50 kuruşa , bilemedin 75 kuruşa satın alırdı. “Neden bu kadar ucuza?” diye soran gözlerle baktığında tüccar, “Ne yani, bu parayı beğenmiyor musun? Bu sümüklü böcekleri ithalatçı firmaya ulaştırıncaya kadar kaç para harcıyorum, haberin var mı?” diye mırıldanırdı.

Çavuş, salyangozların kilosu 12 lira ile 15 liradan ihracatçılara satıldığını İzmir’de çalışan annesinden öğrenmişti. Kasabadaki tüccar, çocukların toplayıp getirdiği salyangozlardan 15 misli fazla kazanıyordu. Arkadaşları anlattıklarına, emeklerinin ucuza gittiğine inanmıyordu. “Olsun” diyorlardı, “75 kuruş 75 kuruştur”. Öyle ya, hiç olmazsa iki üç günlük ekmek parasını bu yolla çıkarıyordu.

***

Çavuş, tarlada buğday hasadı yaparken vefat eden rahmetli babası gibi beş vakit namaz kılmaya gayret ederdi... Hatta mahalle camisinin müezzini olmadığında, minareye çıkıp ezan okurdu. Cemaatin arkasından kamet getirmek gibi görevleri yerine getirirdi.

Bir akşam komşu mahalledeki arkadaşları Çavuş’un evine ders çalışmaya gelmişti. Ödevlerini yapıp bitirdikten sonra Kemal ve Hüseyin, “Biz de yatsı namazı kılmak istiyoruz. Birimiz imam olsun, diğer ikimiz de cemaat olsun” diye öneride bulundu.

Üç arkadaş abdest aldı ve kıble yönündeki çiçekliğe doğru namaza durdu. Fitili kısık kandilin kırmızımsı zayıf ışığı odayı zar zor aydınlatıyordu. Namaz sırasında çiçekliğin arkasındaki kırık camdan içeri kandilin ışığını yok edercesine güçlü bir ışık vurmuştu. Sanki bir fotoğraf makinesi flaşı patlarcasına bembeyaz bir ışık yukarıdan aşağıya doğru hızla inmişti.

Heyecan ve korku karışımı duygular içinde namazlarını tamamlayıp selamlarını verdikten sonra birbirlerine sokuldular. İçlerinden biri, “Biz namazdayken dışarıya nur indi galiba” dedi. Diğerleri de aynı fikirde olduklarını belirtmişti. O an, şimşek çaktığını, içeriyi onun ışığının aydınlattığını düşünecek durumda değillerdi. Çavuş, her şimşek çaktığında bu anı hatırlayıp gülümseyecekti.

***

Mayıs ayının sonlarındaydı. Kasabanın tarlalarına bol yağmur düşüyordu. Çavuş sabahları çay demleyip kahvaltı ettikten sonra okula gidiyordu, ama her akşam her akşam kızartma, yumurta yapıp yemekten usanmıştı. Ara sıra farklı şeyler de yemek istiyordu.

Bir akşam üzeri, aklına yakın tarlalardan birinde erken eren kiraz ağacı geldi. Bu kez şimşek kafasında çakmıştı. Yakındaki bakkaldan taze ekmek alıp tarlanın yolunu tuttu. Tarlalarında çalışanlar yağmurun hızını arttırmasıyla birlikte evlerine dönüyordu. Çavuş, sağanak yağışa aldırış etmeden koltuğunun altına kıstırdığı ekmekle tarlaya doğru koşturuyordu.

Kirazların olduğu tarla biraz yoldan içerilerdeydi. Kiraz ağacına vardı, ıslak gövdesine tırmanarak kalın dalarından birine kaymayacak şekilde oturdu. Evet, işte erken eren kirazlar yanı başındaydı. Dallarından topladığı kirazları kopardığı ekmek parçalarına katık yapıyordu. İşte o akşam farklı bir yemek yeme arzusunu gidermiş oluyordu.


Günler günleri, haftalar haftaları kovalamış ve Haziran ayı gelip çatmıştı. Sınıfını geçtiğini gösteren karnesini alan Çavuş, kasabanın garajına koşmuştu. İzmir postasına binerken, iki buçuk ay boyunca çektiği garipliğin sona erdiğine seviniyordu. İzmir’deki tütün işçisi annesine ulaşınca yetimliğinin yanı sıra öksüzlüğü de son bulacaktı.

***

Çavuş, sonraki yıllarda doğduğu kasabadaki o evi, evdeki zamanlarını geçirdiği o çiçekliği asla unutmadı. Ata yadigarı evini kasabaya her gittiğinde ziyaret etti. Ev kullanılmıyordu, metruk haldeydi, bomboştu, ama unutulmaz hatıraları sanki o evde yaşıyordu.

Aradan yıllar geçti. Garip zamanlarında kapısını çalmayan akrabalarıyla o evin mülkiyeti nedeniyle karşı karşıya geldi. Altı yıl boyunca Adliye kapısını aşındırdı. Akrabaları, Çavuş’un çiçeklikli evini , mahkeme yoluyla elinden almak için avukat tutmuş, her yolu deniyordu.

Kasabadaki evin 25 yıllık tapu kaydını bozmak için uğraşan akrabalarına karşı Çavuş, avukatsız hukuk mücadelesi vermeye çalışıyordu. Yokluk ve yoksullukla mücadele içinde geçen çocukluğunun hatıraları vardı o evde. Ve en önemlisi, rahmetli annesinin yegane hatırası, yadigarıydı o çiçeklikli ev…

Tarih: 1/5/2014
7226 kez okundu
   Yazdır Arkadaşına gönder
YAZARIN DİĞER YAZILARI
İzmir Kent Haritası İzmir Nöbetçi Eczaneleri