Yazdır Arkadaşına gönder
Bugün 8 Mart
Raşel Rakella Asal
Raşel Rakella Asal8 Mart 1857'de New York'ta bir dokuma fabrikasında çalışan 40 bin kadın işçi, 16 saatlik işgününün 10 saate indirilmesi ve ücretlerde artış yapılması talebiyle greve başlamıştı. Eylemi durdurmak isteyen polis kadın işçilere saldırmış, fabrika yönetimi bu işçi kadınları fabrikada bir odaya kilitlemişti. Bu sırada çıkan yangında içeride kilitli kalan işçilerden 129'u yanarak can vermişti. İşte biz bu ilk kadın direnişçilerin anısına 8 Mart'ı Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak kutluyoruz.

?Kadının toplum içinde etkin ve saygın konuma gelmesi zaman aldı. Aydınlanmacı dünya görüşü kadını bilinçlendirdi. Bilinçlenen kadın kimlik ve kişiliğine sahip çıktı. "Ben de varım. Ben de bireyim. Benim de haklarım var" diyerek kendisini sömüren düzene "dur" diyebildi, ancak çok ağır bedel ödedi. Dünyadaki gibi bizde de toplumun yarısı kadın. Çeşitli iş kollarındaki çalışmalarıyla kadınların üretime katkısı yadsınamaz. Emekleri, alın terleri ve göz nurları ile kadınlar iş ortamında yerlerini almaya çalışıyorlar... Çok büyük mücadelelerle.

Bugün ülkemizde eğitimle, bilgiyle, bilinçle donanmış olsa da Türk kadını, dünyadaki gibi bizde de erkek egemen toplumda gerçek yerini alabildi mi? İşte buna evet demek zor. Hele ki günümüzde kadına uygulanan şiddet karşısında. Toplumda kadının gerçek yerini aldığını söylemek mümkün değil. Günümüzde iki olguyla karşı karşıya kadınlar; ya özgürlüğüne sahip çıkacak, ya onu yok etmek isteyen güçlere boyun eğecek, ya da onlarla uzlaşacak. İçinde yaşadığımız bu dönem, önemli bir kavşaktır kadınlar için. Şöyle ki, genel topluma baktığımızda bazı istatistiklere göre hükümetlerin yüzde 90 erkeklerden oluşuyor, yerel yönetimlerde yüzde 98 erkek yer alıyor, bürokratların yüzde 99 yine erkek, sermayeyi elde tutan yine yüzde 99 erkekler...

Bir başka tabloya göz atalım: Şiddete uğrayan kadın, taciz edilen kadın, tecavüze uğrayan kadın, öldürülen kadın... Bu saldırıların özel adları var: namus, töre, kıskançlık, aşk... Bu rakamlar size bir şey ifade ediyorsa, kadınlara uzun bir direniş yolu var demektir.

Kadınlar, haklı olarak her gün eylem üzerine eylem, toplantı üzerine toplantı yapıyorlar, haklarını savunuyorlar, aslında savundukları kadın hakları değil, insan hakları...

Bugün 8 Mart, Emekçi Kadınlar Günü... Bugün, kadınlar adına konuşacağım. Eğitimden yoksun bırakılmış kızlarımızdan söz edeceğim. İmkânsızlıklar, karanlıklar içinde çıkış kapısı arayabilmiş kimi kadınların yaşanmış öykülerinden bir seçki derledim sizlere. Kimi kendini savunmamış, güçsüz kabul etmiş, kendini toplumun acımasızlığına bırakmış. Kimi başkaldırmış, savaşmış, direnmiş, kaderine boyun eğmemiş. Her birinin öyküsü farklı...

Seher'in öyküsü

Kış günü. Yanmayan bir soba. Bir lamba. Kırık çatlak tahtalar üzerinde yere bırakılmış, parçalanmış bir çocuk terliği. Soğuk sobanın üstünde bir çaydanlık. Aile Kars'tan gelmiş, Ege'nin sahillerindeki büyük bir kente yerleşmiş. Genç kadının kucağında iki bebek. Üçüncü çocuğa hamile. Genç kadın buluğ çağına girer girmez yüklüce başlık parası karşılığında imam nikâhı ile yaşlıca bir adamla evlendirilmiş. Dokuz ay sonra kızın bir bebeği olmuş. Baba baskı yapmış, kızı kocasından ayırmış. Başka bir adama, yine başlık karşılığı vermiş imam nikâhıyla. Yine baba baskısı, yine ayrılık. Daha henüz on sekiz yaşlarında olan bu genç kadın üçüncü kez yine imam nikâhı ile genç bir adama verilmiş. Ondan da bir çocuğu olmuş. Bir diğerine de hamile. Ancak baba alışmış bu kazançlı işe. Kızı yeniden eşinden ayırmaya çalışmış. Lakin bu kez kocası ısrarcı olmuş, karısına, daha önceki kocasından olan çocuğuna sahip çıkmış, almış karısını kaçabileceği en uzak yere kaçırmış. Adam çok yoksul bir ailenin çocuğu. Evlenme yaşı geldiğinde, demişler ki başlık parası biriktirmeden evlenemezsin. Genç kız almanın bedeli çok ağır. Ancak çocuklu bu genç kadını alabilmiş. O nesiller boyu bölüne bölüne bir avuç kalmış kıraç aile tarlasının karşılığında iki kez evlenip ayrılmış dul bir kadın alabilmiş. Şimdi adam işsiz. Çocuklar buz gibi soğukta sokakta oynuyorlar, kahkahalar atarak birbirlerini kovalıyorlar...

Jennifer konuşuyor

"Tam yirmi yıldır Türkiye'de yaşıyorum. Bu ülkeye gelin geldim sonra da buralı oldum. Bundan yıllar öncesinde üniversitede okurken bir arkadaşım yaz tatilinde Türkiye'de deniz kenarına tatile gittiğini söylediğinde "Delirdin mi sen, tehlikeli bir yer orası, başka tatile gidecek ülke mi kalmadı?" diye tepki göstermiştim. Bence hayatta her şey insanlar için, hayat açık büfe gibi ama içinden istediğinizi seçip alamıyorsunuz. Sadece bu büfeden payınıza ne kaldıysa, tabağınıza ne konduysa onu yaşıyorsunuz. Dedim ya, hayatta hiçbir şey için büyük konuşmamak lazım çünkü körü körüne inandığımız şeyler bazen bizi yanıltabiliyor. Türkiye'de kadın olmak kötü demiyorum ama benim yaşadığım sistemden çok daha farklı. Eşimin ve hatta eşimin ailesinin benden onlara hizmet etmemi beklediklerini, kayınvalidem beni karşısına alıp da güzel bir konuşma yapana kadar anlamamıştım. Eşime çalışmak istediğimi söylediğimde "Tamam" diyecek oluyor sonra vazgeçiyordu. Sonunda bir gün kayınvalidem, "Burada böyledir kızım, senin işin eşindir, çocuklarındır, biz gelinimizin çalışmasını istemeyiz, imkânımız vardır, çalışmana ihtiyaç yoktur" diye son noktayı koydu. O zaman anladım ki bizim evde ne oluyor ne bitiyor, kayınvalidemin hepsinden haberi var ve son kararı her zaman o veriyor.

Üçüncü öykü

Nasıl da doğru sözdür, "boşanmış eşinizle ortak çocuğunuz varsa evlerinizi ayırabilirsiniz ama hayatlarınızı asla!" Ben de boşanalı yıllar oldu ama çocuğum uğruna eski eşim ve onun saçmalıkları hâlâ hayatımda. Bana göre toplumun en küçük değil, en büyük birimi ailedir. Aileden değerli hiçbir şey olamaz ve olmamalıdır da. Evliliğimizin yedinci yılında ilişkimiz arıza yapmaya başladı. Sonunda pes ettim ve anlaşmalı bir şekilde boşandık. Olan kızıma oldu, bir top gibi aramızda gitti geldi. Sabit bir evi olamadı, hayatı annesinin ve babasının evi olarak ikiye bölündü.

Hatice anlatıyor

Babam eline aldığı bir kalemle adeta kaderimi kendi istediği gibi çizmiş, belki de yazılı olana bir çarpı atmış, sonra da kâğıdı bana uzatarak "Al şimdi bunu yaşa bakalım" demişti. Bazı kadınların kaderi budur. Ne evinde, ne ailesinin ne de kocasının ailesinde yeri yoktur, yersizdir, sıfatsızdır sadece biridir. Böylece kendi yaşantılarının şahidi olarak kalır, dururlar. Ben de bir kitap gibi hayatımı okudum, bir film gibi seyrettim. Tek bir satırını bile ben yazmadım, bana yazılanları okudum, oynadım. İşte böyle itaatkâr biridir Hatice.

Mine anlatıyor

Yaşam geriye doğru yaşanmıyor, ileriye doğru akıp gidiyor. "Keşke" leri yok hayatın, bu sebeple "keşke" demek hiçbir şeyi iyileştirmiyor. "Keşke" kelimesi sadece zaten orada duran kapanmamış yaralara bir çizik daha atıyor, biraz daha kanatıyor. En sık hissettiğim duygu "çaresizlik" oldu. Bu sebepten hep sustum. Babası çocuğunun ağlamasına dayanamaz, "Mine, al bu kızı git biraz gezin, ikinize de iyi gelir" derdi. Anne ve babalığın arasında âdil olmayan bir sistem olduğunu düşünüyorum. İki ortaklı bir şirket düşünün, ortaklardan biri bütün işi yapıyorken ki bu anne oluyor, öbür ortak (bu da baba) oturduğu yerden para kazanıyor. Yani anne çocuk için daha çok emek verirken baba da yanağından iki makas alıyor. Bu ortaklık herkeste böyle mi işliyor bilemem ama bizde durum budur. Bu kızın bütün aksiliği ve kocamın da bütün kaprisi banadır. Ne diyeyim ki? Biraz dert yanmak istesem, annem "Kocan hep haklıdır kızım, erkek tarafını kızdırmaya gelmez bak bırakır gider, çocukla yalnız kalırsın, ben de gençliğimde babana çok katlandım ama bak şimdi duruldu" diye lafı ağzıma tıkıverir.

Hayatım boyunca kadınlar ve erkekler diye ayrılan bir dünyada büyüdüm. Aileme göre herkes insandır ama erkekler biraz daha imtiyazlıdır. Babaannem "Bak kızım renkler bile erkeklere torpil yapmıştır, mavi güç temsil eder, pembe ise kırılganlığı!" diye mesaj vermeye çalışırdı. Hatta erkeklerin güçlü olmasını hoşuna giderek kabul eder, bu düşünceye zevkle teslim olurdu. "Kadınlar elinin hamuruyla erkek işine karışmaz" derdi dedem. Ben de bu yaşıma geldim, buna hep itaat ettim erkek işlerine bulaşmadım. Ama ahdim olsun, benim kızım buna itaat etmemeyi öğrenecek!."

Yörük kızı Kezban

Kezban Ege'nin denize yakın güzel bir dağ köyünde yaşıyor. Bir Yörük köyü. Köyün kadını toplu halde çuval çuval zeytin toplamaya gider güz sonu. Yaz gelince deniz kenarında tatil sitelerindeki yazlık evler dolmaya başlar. O zaman köyün kadınlarının bir kısmı sabah saatlerinde çalışmaya gidenlerin traktörlerine doluşur. Sitelere dağılırlar. Yabani otlar toplanıp, çapalanacak, çiçeklendirilecektir. Bu işler bitti mi, yazlıkçıların ev işlerinde çalışırlar. Bir ömür boyu çalışırlar, yaz kış bilmezler. Ne var ki, hiçbirinin sosyal güvencesi yok. Kezban kocasından dertli. İlk zamanlar adam iyiymiş, birlikte çalışırlarmış ama Kezban kocasından daha çok para kazanıyormuş. Tutumluymuş da, para da biriktirmiş. Altınlar almış koluna geleceğini garantiye almak için. Kocası gün geçtikçe işten kaçar olmuş, içkiye vurur sarhoş kafasıyla ona buna kabahat derken çocukları, Kezban'ı evire evire dövermiş. Kezban ağlar, karşı çıkar, ama gücü sarhoş adama yetmezmiş. Bir gün düşünmüş para kazandığına göre kendini sigorta yaptırmaya karar vermiş. Yoksa hali perişan. İlçeye gitmiş sormuş soruşturmuş, kendini sosyal güvence kapsamına aldırmış. Kocasından gizlemiş, ama arkadaşlarıyla paylaşmış sigorta yaptırdığını. Anasına da söylemiş. "Ne yaptın kız" demiş anası. Böyle bir şey olsa herkes yapar. Bir tek akıllı sen misin?" Salak, bu kız, diye orada burada anlatmış. Oğluna, Kezban'ın abisine söylemiş. "Bu kız kendi başına işler çeviriyor" diye. Abisi hemen gitmiş kocasına yetiştirmiş. "Bak" demiş, "Kezban senin arkandan iş çeviriyor. Kendini sigortalamış. Yaşlanınca maaş alacak sana muhtaç olmayacak, bir tekme atacak, dönüp yüzüne bakmayacak." Adam eve bir hışımla girmiş. Bana sormadan sen arkamdan iş çevirmişsin diyerek Kezban'ın kafasını, gözünü şişirmiş. "Yarın gideceksin, vazgeçtim diyeceksin, para ne yatırdıysan, parayı geri alacaksın!"

Gülizar konuşuyor

Ah, yapamadım. Ayrılamadım, mecbur oldum bu çileyi çekmeye. Kölesi oldum adamın. Çalışıyorum, para kazanıyorum. Kendimi geçindirirdim, çocuklarıma da bakardım. Çalışmayı sevmeyen, eşine kötü davranan adamın yükü eksik olurdu omuzlarımdan. Bırakamadım. Üstelik benim emeğim, benim paramla başka bir kadına gittiğini bildiğim, gördüğüm halde. Yapamadım. Bizim köyde hoş karşılamazlar. Anam, babam, kardeşlerim bile hoş karşılamaz. Bana sahip çıkmaz. Hep erkekler haklıdır. Varsa yoksa erkek evlatları, kız evlatların arkasında kimse durmaz. Ah! Bir bilinse, kadınlar en çok analarından, kaynanalarından çekerler. Yani kadının sırtına prangayı vuran en çok anaları, kaynanalarıdır. Kendileri çekmiştir ya, isterler ki diğer kadınlar da çeksin. Kalkıp gitmeyi düşündüm, başka illerde yaşamayı. Yapayalnız bir dul kadının kendini koruması kolay mı yabancı illerde. Çok düşündüm ama düşündükçe cesaretim kırıldı. Cehennemi dünyada kadınlar yaşıyor. Öte dünyada da kadına cennette yer var mı?" Dizlerini tutarak kalktı, elinde elektrik süpürgesinin tırmalayan uğultusu.


Tarih: 8/3/2018
1825 kez okundu
   Yazdır Arkadaşına gönder
YAZARIN DİĞER YAZILARI
İzmir Kent Haritası İzmir Nöbetçi Eczaneleri