Yazdır Arkadaşına gönder
Bizim köyün su hikayesi...
Aydoğan Açarlar
Aydoğan AçarlarSevgili torunlarım Ada ve Zeynep bu hikayeyi okuduğunda, onlara ne ifade edecek bilemiyorum. Bu yazımda, görev nedeniyle bulunduğum köyde yaşanan su sorununu hikaye ettim. Üzerinden yirmi yıl geçmesine rağmen köylerin su sorunu devam ediyor.

1996 yılında tabur komutanlığı yaptığım köyde su, hem insanlar hem de hayvanlar için gerçekten büyük sorundu. İçme suyu, köy içindeki üç çeşmeden temin ediliyordu. Ne zaman önünden geçsem, çeşmelerin başında, gözlerinde hiçbir ışıltı göremediğim kadınlar ve çocukluğunu yaşayamayan yavrularının oluşturduğu uzun kuyruklar görüyordum.

Hayvanlar için su köyün çok uzağında bulunan birkaç kaynaktan sağlanıyordu. Plastik bidonlara doldurulan sular, sırtlarındaki ağırlığı yüzlerine vurmuş gençler tarafından ya da eşek, katır gibi hayvanların heybelerinde taşınıyordu. Köy kadınlarının en önemli işi buydu, günleri hep su peşinde geçiyordu. Köyde su azlığı nedeniyle ağaç yok denecek kadar azdı. Kışın bu sorun daha da büyüyor, soğuktan içme suyunu getiren borular patlıyor, kaynaklar donuyor, köyün tüm su ihtiyacı kar eritilerek karşılanıyordu.

Kış süresince o eşsiz "güdü", yani "Toprak Uyanırsa"daki emekli öğretmen beni rahat bırakmamıştı. Köy meydanında eski bir göletin oldukça geniş daire şeklinde taş duvar kalıntılarını görmüştüm. Ancak gölet zaman içerisinde toprakla dolmuş, çocukların top oynadığı bir sahaya dönüşmüştü.

Kalıntısını gördüğüm bu gölet hakkında bilgi almak için, bir akşam birkaç subayla birlikte köy kahvesine sohbete gittim. Kahve tıklım tıklım doluydu, sigara dumanından göz gözü görmüyordu. Önden giren yüzbaşıyı görünce, herkes ayağa fırlamıştı. Elimle işaret ederek, "Lütfen oturun, biz bir çayınızı içmeye geldik" dedim.

Hemen pencereleri açarak içeriyi havalandırmaya başladılar. Yaşlıların oturduğu bir masaya doğru yöneldim. Birkaç kişi koşup daha iyi durumda bir sandalye getirmeye çabaladı. Masa üstündeki boş bardaklar ve kül tablaları alındı. Tüm itirazlarıma rağmen, masa örtüsü temiziyle alelacele değiştirildi. Kahvede çıt çıkmıyordu.

Yerimize oturup içerdekileri teşekkür ve memnuniyet ifade eden bakışlarla selamladım. Ardından uzun bir hoş geldin seremonisi başladı. Herkes sırayla "Hoş gelmişseniz" diye tekrarlıyordu, ben de üşenmeden hepsine "Hoş bulduk" veya "Sağ olun" diye tek tek yanıt veriyordum. İkram edilen sıcak, ama ağır demli çayları içtik. "Köyün geçmişini merak ettim, sizden biraz bilgi almak için geldim" diyerek sohbeti başlattım.

Köyün ahalisini Cumhuriyet'ten önce Ermenistan bölgesinden göç edenlerin oluşturduğunu öğrendim. Cumhuriyet sonrasında bazı ailelerin tekrar geri döndüğünü, dedelerinin ise bu köyde kaldığını anlattılar. Geçmişe yönelik birkaç soru sorup cevabını aldıktan sonra sohbeti asıl merak ettiğim konuya getirdim. "Meydanda, yuvarlak taş kalıntılar var, çocukların top oynadığı yerde. Buranın ne olduğunu bilen var mı?" diye sordum.

Yaşlılardan biri, "Kumandan, çok eskiden bu köyü boydan boya geçen bir dere varmış. Herkes bu suyu kullanırmış. O zaman, bu dediğiniz yere büyük bir gölet yapmış köylüler. Suyu burada biriktirip hayvanlarını sularlarmış" diyerek anlatmaya koyuldu. O sıra her kafadan bir ses çıkmaya başladı. Konu köylülerin çok hoşuna gitmişti. Sanki bir efsane gibiydi anlatılanlar. Herkes bir duyduğunu ekliyordu. O zamanlar köy yemyeşilmiş, herkes dereden bahçesine yalak açarmış ve daha neler neler...

"Hiç bu göleti su doluyken gören var mı köyde?" diye sordum. Dedelerinden veya babalarından duyduklarını, ama su dolu zamanlarını hiç görmediklerini anlattılar. Neredeyse bir asır önce, bu köyden bir derenin aktığını bir efsane gibi hala anlatıyorlardı. Zamanla bu dere kurumuş, gölette bakımsızlıktan moloz ve toprakla dolmuştu. İzleri bile kaybolup gitmek üzereydi.

Kafamda bir düşünce belirdi, ama hiç belli etmedim. Göleti canlandırma düşüncemi açıklamadım, köylülerle paylaşmadım. Çünkü bu çok zor bir meseleydi, çözüm yolunu görmeden umut vermek olmazdı. Başka sohbet konularına yöneldik. Bir süre sonra da kahveden ayrıldık.

Karargaha dönünce, beraberimdeki subay arkadaşlarla bölgenin haritasını çıkardık ve köyün civarını incelemeye başladık. Bir asır önce bu köyden geçen efsane derenin izlerini arıyorduk. Belli ki kimse bir başka derenin peşine düşmemişti. Haritada, 5 ila 10 kilometre civarda, birkaç kurumamış dere görünüyordu.

Bu derelerin çoğunluğu, köyün batı tarafındaki yüksek tepenin gerisindeydi. Bölgede sürekli arazi taraması yaptığımız için, subaylar bu dereleri kısmen hatırlıyordu. Bunlardan biri köyün 8 kilometre kadar kuzeybatısında bulunan sırt üzerinden geçiyor ve kuzey istikametinde akıyordu. Harita üzerinde de görülen bu dere bizi hayli umutlandırmıştı.

Ertesi sabah, merkez bölük komutanı yüzbaşımla bu dereyi keşfe gittik. Hayli gür ve yüksek debili bir dereydi. Oldukça büyük bir sırtın arkasında kalıyordu. Dere boyunca 3 - 5 kilometre yürüdük. Nereden bir kanal açılabilir, dere yatağından köye nasıl su çevirilebilir, onu araştırıyorduk.

Harita üzerinden gördüğümüz eşit yükseltili araziyi (biz buna "münhani" deriz) takip ederek önce kuzey doğu istikametinde, sonra doğu istikametinde, yaklaşık 7 - 8 kilometre bir kanal açılabilirdi. Bu kanaldan sonra su, yamaçtan aşağıya, köye kadar kendi yatağını oluşturabilirdi. Kayalık bazı engelleri de göz önüne alarak, gerçekten bunun mümkün olabileceğini anlamış ve müthiş heyecanlanmıştım. Daha önce de belirttiğim gibi; o ana kadar, boşuna ümit vermemek için, bu göleti canlandırma fikrimden, köyde hiç kimseye bahsetmemiştim.

Köye dönünce, hemen muhtarı ve köyün birkaç ileri gelen aile reisini yanıma çağırdım. Bir dere bulduğumu, biraz gayret gösterir, bir kanal açılabilirse, köyün göletine yeniden kavuşabileceğini, heyecanla ve tane tane anlattım. Muhtar "Yeter ki öncülük edin, herkes çalışır su için" dedi. "Önce yumuşak yerleri kazalım, kayalık alanlar olursa, ben Bölge Komutanı vasıtasıyla, Köy Hizmetlerin den destek alırım" dedim. Büyük bir heyecan ve coşku toplantıya hakim olmuştu. "Ben yarın sabah saat 05.00'te tepede hazır olacağım, gönüllü kim gelirse bekliyorum" diyerek toplantıyı bitirdim.

Haber köyde büyük heyecan yaratmıştı. Muhtar köy camisinden heyecanlı bir sesle konuşma yaptı. Kadınların sevinç çığlıkları, köyün her yerinden duyuluyordu. Beni de büyük bir heyecan sarmıştı. "Tanrım, bu ne büyük bir hizmet olur bu insanlara, lütfen yardım et, bunu başaralım" diye tekrar tekrar dua ediyordum.

O "güdü"nün tatlı heyecanı bir kez daha sarmıştı beynimi ve bedenimi. Gece bitmek bilmedi, sabahı zor ettim. Aslında, akşam saatleri, bölge komutanımıza durumu aktarmayı ve desteğini istemeyi düşünmüştüm, yardımcı olacağından da emindim. Çünkü okulun açılmasında gösterdiği büyük desteği ve katkıyı görmüştüm. Kafamda dönüp dolaşan, "Ertesi sabah kaç köylü gelir, nasıl çalışırlar, başarabilirler mi?" soruları nedeniyle beklemeye karar vermiştim.

Ertesi sabah saat 05.00'te tepedeki dere kenarına gittiğimde, inanılmaz bir kalabalıkla karşılaştım. İnsanlar ellerinde kazma küreklerle beni bekliyordu. Köyün neredeyse tamamı oradaydı. Hatta yaşlılar ve çocuklar da gelmişti. Çalışamasalar bile, bir katkı sağlamak istiyorlardı. Çaylar pişirilmişti. Onları orada öyle görünce, hiç yatmadıklarını, geceyi bile orada geçirdiklerini düşünmüştüm. O kararlılığı gördüğümde, bu işi başaracağımızdan emin olmuştum.

Hava alaca karanlıktı, henüz ortalık aydınlanmamış, gün daha kendini göstermemişti. Yüksekçe bir kayanın üstüne çıktım ve onlara, "Günaydın, bugün çok hayırlı bir gün. Çocuklarınız sizlerle gurur duyacak. Köyün bir asırlık su sıkıntısını bitirmek için işe koyuluyorsunuz. Başlamak bitirmektir. Merak etmeyin, başaracağız" diye seslendim. Uğultulu bir coşkuyla ve "inşallah" sesleriyle karşılık verdiler. "Haydi, dağıtın bakalım çayları, sonra işimize koyulalım" dedim. Gelen yaşlılar çay işini üstlenmişti, çocuklar neşeyle çayları dağıtmaya başlamıştı, herkes çıkınını açmış, köy ekmekleri, peynir, zeytinden oluşan azıklar yenmeye başlanmıştı, bizlere de ikram ettiler.

Onları seyrederken, şu acımasız coğrafyadaki acı kaderi düşünüyordum. Kim bilir kaç vali, kaymakam, köy hizmetleri müdürü ve mühendisler buralarda çalışmıştı. Köylüler hep anlatıyordu; yıllardan beri, bu insanlar "su, su" diye feryat ediyordu ve birçok aile susuzluktan bıktığı için köyü terk etmişti.

Hava aydınlanmaya başlamıştı. Yapılacak kanalı, arazi üzerinde göstererek anlattım ve ilk kazmayı kendim vurarak işi başlattım. Köy imamı, derenin kenarına oturmuş dua okuyordu. Yüzlerce insan, araziye yayılarak neşe ve heyecanla kazmaya koyulmuştu. İnanılmaz güzel bir imece çalışması başlamıştı. Bir - bir buçuk metre çapında, bir metre derinliğinde bir kanal hedeflemiştik. Su akmaya başlarsa, kendi akıntısıyla, kanalı biraz daha genişletecek ve derinleştirecekti. Toprak kısımlar kolaylıkla yapılıyor ama kaya çıkan yerler atlanıyordu.

İstediğim katkı fazlasıyla sağlanmıştı, bu manzarayı mutlaka bölge komutanımızın da görmesini istiyordum. Görünce zaten bütün imkanları seferber ederdi. Öğleye doğru aradım ve "Komutanım, köyümüzün size çok güzel bir sürprizi var, eğer müsaitseniz bugün gelebilir misiniz?" diye davet ettim. İşin en coşkulu yanını, bu ilk gününü görmesini istiyordum. "İşlerimi ayarlayayım, birkaç saat sonra gelirim" deyince çok sevinmiştim.

Bölge komutanımız köye yaklaştığın da, bulunduğumuz tepenin koordinatlarını ilettim. Yaklaştığında, muhtarla benim beklediğim yerde aracından indi. Çalışan herkes işi bırakmış paşaya el sallıyor ve asker selamıyla selamlıyordu. Kalabalığı göstererek muhtara, "Hayırdır, ne yapıyorsunuz bu dağ başında" diye sordu. Muhtar da, "Vallahi Paşam bilmiyorum. Bu senin tabur komutanı köye ceza verdi. Saat 05.00'te burada içtima çekti. Kazma kürek cezası çekiyoruz" diye bir espriyle yanıtladı komutanı, gülüştüler.

Beraber kazılı alana doğru yürüdük. Bu arada komutanımıza, köyün su durumunu özetledim, dereyi gösterdim ve düşündüğümü detaylı olarak anlattım. Konu komutanımızın çok ilgisini çekmişti. Önce bir harita istedi, üzerinde inceledi, daha sonra dereden başlayarak kanal güzergahı boyunca, köylülerle sohbet ederek dolaştı. Bu arada el gücünün yetmediği, birkaç yeri de göstermiş olduk.

Komutanımız bir süre daha kaldıktan sonra köyden ayrıldı. Herkes merakla bana bakıyordu, "Merak etmeyin, Paşayı biliyorsunuz, en kısa sürede bakın ne araçlar gönderir buraya" dedim. Neşe içinde, bağıra çağıra konuşarak, türküler söyleyerek, hava kararıncaya kadar çalıştılar.

Bölge komutanımız, her zamanki gibi konuyla yakından ilgilenmiş ve ihtiyacımız olan araçları, ertesi sabah köyde hazır etmişti. Bir kepçe, bir dozer, iki damperli kamyon, birkaç taş kırıcı ve ismini bilemediğim birçok araç köydeydi. Bu araçlar gelince, kanal süratle kazılmaya başlamıştı. Kanal kazan köylülerin yarısını, köy meydanında ki göletin temizlenmesine kaydırmıştık.

Yaklaşık 1.5 metre derinliğinde ve 30 metre çapında olan gölet tamamen kayalaşmış sert bir toprakla kaplıydı. Kadınlar bile göletin boşaltılmasında çalışıyordu. Gelen kepçe ve kamyonlarla, bu işte hızlanmıştı. Yaklaşık on beş gün bu tempoyla çalışıldı. Kanal ve suyun akacağı yatağı, köy içinden geçeceği yerler dahil, gölete kadar hazırlanmıştı. Sadece deredeki suyun, kanala bağlanacağı yerdeki birkaç metre toprak kalmıştı.

Büyük bir şölenle suyu köye akıtmaya karar vermiştik. Bölge komutanımıza günü bildirdik. Köy muhtarı, civar köy muhtarlarını da davet etmişti. Köy, okul açılışından daha güzel süslenmişti. Köyün tüm evleri ve bahçe duvarları kireçle bembeyaz boyanmıştı, her evde bayraklar dalgalanıyordu.

Köy meydanı artık meydanlıktan çıkmış, koca bir gölet çukuruna dönüşmüştü. Göletin etrafına dikmek üzere çeşitli ağaç fidanları getirtmiş, çukurlarını hazırlatmıştım. Göletin çevresini büyük bayraklarla süslemiştik. Adak niyetiyle, birkaç kurbanlık hazırlamışlardı. Bir kürsü ve ses yayın sistemi kurmuştuk. Yukarıda ki dere başında, kanalı açacak son toprak için, istihkam birliğinden bir kepçe hazır bekliyordu. Suyun gölete kavuşacağı noktaya bir kurdele germiştik.

Bölge komutanımız nöbet ve zorunlu emniyet personeli hariç, çok sayıda subay, astsubay ve ailelerinin de köye gelmesini sağlamıştı. Kadın, erkek ve çocuk, köyün tamamı göletin etrafındaydı. Çevre köy ve ilçelerden akrabalar da köye gelmişti. Köy meydanı tıklım tıklımdı. Davul zurna çalıyor, askerler, aileleri köylülerle birlikte halaylar çekiyordu.

Nihayet zamanı gelmişti, telsizle dere başındaki birliğe komutu verdim. Biraz sonra telsizden, kalan son toprak parçasının alındığı ve derenin kanal içine su dolmaya başladığı bilgisi geldi. Mikrofondan, "Evet suyumuz geliyor, hadi hayırlısı" diye bağırdım. Sevinç çığlıkları bir anda patladı, ama kısa sürdü. Herkes suyun geleceği yamaca doğru gözlerini dikmiş, suyu bekliyordu. Bu yaklaşık on dakikalık bekleyiş bana bile saatler gibi gelmişti.

Suyun göründüğü o ilk anı bu satırlarla anlatmamı lütfen benden beklemeyin. Bu gerçekten anlatılamaz, sadece yaşanabilir. Bu bir duygu patlaması, bir şok veya bir kabustan uyanma gibi bir şey. Bu yüz yıllık bir rüyanın gerçekleşmesi. Tek gördüğüm ve hatırladığım, anaların, kızların, yani kadınların birbirine sarılarak hıçkıra hıçkıra ağlamaları...

Su yamacın meylinin etkisiyle, yüksek bir debiyle gölete kavuşmuştu. Ne kadar zamanda dolacağı tartışmaları başlamıştı bile. Herkes birbirine sarılıyor, köylüler gördükleri tüm askerlerin ellerine sarılıyor, öpüyor, yüksek sesle şükür duaları ediyorlardı. "İnsanlar çıldırdı" deriz ya, işte orada durum tam öyleydi.

Kutlamalar yaklaşık bir saat kadar sürdü, misafirler köyden ayrıldı. Ama köylüler göletin başını asla terk etmiyordu. Hala kaç günde dolacak, onu tartışıyorlardı. Göletten yukarı, su yatağı boyunca yürümeye başladım. Suyun köy içinde kenarından geçtiği evler sevinçle bahçelerine su çevirmeye başlamışlardı.

Gölet ertesi sabah yarı seviyesine kadar dolmuştu, akşama kadar tümüyle dolacağı belli olmuştu. Sanki köy hayvanları da hissetmişti ve etrafta çoğalmaya başlamışlardı. Henüz su yarı seviyede olduğu için boyları içmeye yetmiyordu. Köy kadınları bidonlarla su çekmeye başlamışlardı. Akşam saatlerinde su dolduğunda, köyün yüzlerce hayvanı gölete getirildi. Hayvanlar sıralar halinde, kana kana sularını içtiler. Sanki bağırmalarıyla onlar da bize minnet duygularını ifade ediyorlar gibi gelmişti.

Göletten taşacak suya da yatak hazırlamış, meylin müsaade edeceği nispette çok evin yanından geçirmiştik. Ertesi birkaç gün köylüler hep bu sularla oynadılar, kendi bahçelerine yalaklar açtılar. Köyde bir fidan dikme yarışı başlamıştı. Benim bunu çok sevdiğimi bildiklerinden, fidan diken, bahçesine çay içmeye davet ediyordu. Ben de kırmıyor, fırsat buldukça dolaşıyor ve evleri ziyaret ediyordum.

***

"E peki, içme suyu ne oldu?" diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Aslında, bu hikayenin içerisinde, içme suyu ile ilgili yapılanları da anlatacaktım, ama bu güzel gölet hikayesine kıyamadım. Onu bir başka yazıya bırakmaya karar verdim. Çünkü, bu gölet, köye bir barış ve kardeşlik havası getirmişti ve en önemlisi, imece kültürünü de başlatmıştı.

Bu su öyküsünün sonunda, bölgedeki köylü ile asker arasında büyük güven dönüşümü yaşandığı ve gönülden sıcak bir bağ kurulduğu kanısındayım. Bugün hala, önlerinde büyük bir sevgi ve saygıyla eğildiğim bölge komutanımız ve çok değerli eşinin katkılarıyla bir efsane gerçekleşmiş ve büyük bir hayal, gerçeğe dönüşmüştü.

Asker, köylüler için artık özledikleri "devlet baba"ydı. Bunu iliklerime kadar hissettim. Çünkü o günden sonra, gösterilen sevginin ve saygının büyüklüğüyle ne istesem, derhal yapılan bir duruma gelmiştim.

Peki, ben daha sonra ne mi yaptım? Tabii ki yine "güdü"mün peşinde yol aldım, mutluluğuma mutluluk kattım.




Tarih: 1/2/2018
2154 kez okundu
   Yazdır Arkadaşına gönder
YAZARIN DİĞER YAZILARI
İzmir Kent Haritası İzmir Nöbetçi Eczaneleri