Yazdır Arkadaşına gönder
Begonviller düşerken
Ayşe Başak Kaban
Ayşe Başak KabanZemheri soğuklarda, balkondaki begonvilim, canım begonvilim, kupkuru kaldı. "Öldü ölecek ve belki de ölmüştür" diye düşündük ama ellemedik. "Bir bahar gelsin hele" dedik, "Bir güneşle yıkansın, ondan sonra bakarız*... Sonra bir gün Cihan, "Sen çok üzüldün diye olsa gerek, kedilerin begonvile can vermiş" dedi gülümseyerek. Koştum balkona...

Bizim kediler az değil, bilirsiniz, evde iki tane, balkona yerleşen var bir tane... Her neyse, bunlar kakalarını yapıp yapıp, gömmüşler mi saksıya, sonra yürümüş gitmiş mi can, dallara... Gitmiş gitmiş... Şimdi begonvil bir coşmuş ki sormayın; dallarını nerelere dolayacağını, çiçeklerini nerelere vuracağını şaşırmış mı, şaşırmış... Onunla birlikte diğerleri; petunyalar, sellukalar, fesleğenler, sardunyalar...

Sonra taş zeminden bir yeşil fidan baş vermez mi? Ayol nasıl bir iş bu? Sen balkon zeminisin, toprağın yok, taşsın sen taş. Böyle topraklara özenmek falan... Ama ne güzel oldu, ayrık otu falan ama, taşların arasından yaşama tutunuşu yok mu, adeta bir küçük isyancı, bir yaşam sevinci yankısı...

Akşam oldu mu mumları yakıyoruz balkonda, esmiyor zaten ya sıcak... şıngırtılı, mıngırtılı bir başka güzel oluyor sanki. Ay da büyüyor denize karşı, ne güzel, nasıl güzel...

"Ah biraz esse" diyor Bosnalı arkadaşım, uzun, upuzun bir kadın, minik lülüşleri olan sarı saçları var, ensesinde toplamış. Şezlonga sığdıramadığı bacaklarını toplamış eteğinin altına bir elinde sigara, derin derin içine çekip, ağır ağır salıyor havaya, "Ne çok acı var" diyen hangisiydi diye soruyor, "Dicle..." diyorum... "Ah!" diyor, tek bir ah ne çok şey anlatıyor.

"Sen nasıl dayandın?" diye soruyorum. "Dayanmak? Hıh! Dayanmak... dayanmak değil daha çok hayata yaslanmak benimki. Hani, sakin, dalgasız bir denize atarsın ya kendini sırtüstü...öyle bir şey yaptığım. Yani bundan sonra hava fırtınaya mı döner, dalgalar alır beni kayalara mı vurur, bir girdabın içinde dibe mi çekilirim veya öyle gökyüzünü izleye izleye, balıklarla konuşa konuşa, bulutlarla gülüşe gülüşe ve akşamları yıldızların ninnisiyle uykuya mı dalarım, hiç fark etmez... Ne gelebilir ki bundan sonra başıma?"...

Koca bir yutkunuyorum. Koca bir yutkunmak ne zordur bilir misiniz? Yani yutkunmak dediğimiz şeyi gün içinde, hatta uyurken bile kaç kere yaparız, saymaya kalkılmaz hiç... Ama böyle zamanlarda anlıyor insan yutkunmanın nefes alabilmek için gerekli olduğunu. Çaresiz yutkunup, gözlerimi göğe kaldırıyorum, gececi martılar uçuyor bir iki pike yapıp öylesine uçuyor. İçeriden çocukların itiş kakışı geliyor, onlara sesleniyoruz, "Sessiz olun, geç oldu".

Ayla'nın iki çocuğu var. Tuhaf bir aile aslında. Birisi kendi çocuğu, diğeri kız kardeşinin... Bosna katliamı sırasında Ayla, Tanrı'nın bir mucizesi olarak -bu durumu böyle tanımladığıma kızacaktır gerçi- resme olan yeteneği sayesinde aldığı bir burs nedeniyle Fransa'da eğitim görüyordu ve oradaki öğretmenlerinin müthiş öngörüsü ile ülkesine dönmedi. Ailesiyle sınırlı telefon konuşmaları -bir zaman sonra kesilecekti-, bir süre sonra yanıtlanmayan ama inatla gönderilen mektuplar... Her akşam haber bültenlerinden izledi katliamı, ülkesinin parçalanıp, yok oluşunu, birlikte büyüdüğü insanların canavara dönüşmesini...Yakın tarihin en büyük katliamlarından birisi, Avrupa'nın ortası, kapı komşusu. "Herkes, bir şey olmaz, Avrupa buna izin vermez, endişelenme" diyordu, ülkesine ancak, ortalık iyice durulduktan sonra dönebildi. Üç mezar toprağı ve bir bebekle...

Anne ve babası Sırp kasaplar tarafından katledilirken, kardeşi uzun süre esir kampında kalmıştı. Onlarca kez tecavüz edilmişti, onlarca kez...! Ayla, uzun zaman sonra kucağında bir yaşındaki bebekle buldu kardeşini, pamuklara sarıp Fransa'ya dönmeden bir iki gün önce, kardeşi o bakmaya kıyılamayacak kadar güzel Azra, asıverdi kendisini. Ardından bir küçük not bıraktı:

"Bebeğe iyi bak, babasının kim olduğunu düşünmeden benim hatıram olarak bak... O sadece bir bebek..."

İsim vermemişti bebeğine...

Çok zaman sonra Ayla, şöyle dedi:

"Azra, bebekle kendisi arasında bir seçim yaptı. Ya bebeği öldürecekti, ya kendisini... O tercihini yaptı."

Elbette Ayla'ya hiç soramadım, bebeğe evet öz yeğeni ama nasıl bakabildi, evlat olarak bağrına basabildi diye, çok düşündüm ama hiç soramadım. Balkonda otururken kendi kendine söyledi:

"Şuna baksana, ne kadar çok benziyor değil mi anasına? Bazen düşünüyorum o zaman da çok düşündüm. O gün bir jambolijaya sarılıydı ve küçük koltukta uyuyordu, üzerinde sarılı yeşilli pamuklu bir elbise vardı, bir de boyuna büyük gelen bir pijama altı. Yapayalnızdı. Orada bırakıp gitmeyi düşündüm. Kapıyı kapatıp, ardıma bakmadan yürümeyi. Birileri ağlamasını duyardı elbet, olmadı ağlaya ağlaya ölürdü. Yapamadım. Aldım işte. Sonra sonra savaş gerçekleri daha acımasız bir şekilde çıkıyor yüzeye... Yani yaşarken... O anlarda bilmediğin pek çok şeyle yüzleşmeye başlıyorsun, bazı bilinmezlikler iyidir belki mesela kaderlerine terk edilen savaş, tecavüz bebeklerinin şimdilerde porno sektöründe çalıştırıldığını izledim bir belgeselde, şanslı olanları ise dilendiriliyor."

Şöyle bir iç çekti yine. Aynı anda dönüp Teo'ya bakıyoruz. Cihan'la beraber PlayStation oynuyor; bu yıl tıp fakültesinde ilk yılı. Amacı sınır tanımayan doktorlara katılmak.

Balkondan bir küçük rüzgâr geçiyor, Ayla, uzun ince boynunu sağa doğru eğip, "Korkuyor musun?" diye soruyor, Suruç katliamının olduğu gün geldi bize, o günden bu yana istemeden de olsa haberleri bizimle izliyor, ona yalan söyleyemem, "Evet" diyorum, "Çok..."

"Kork zaten" diyor acımasız bir şekilde, devam ediyor:

"Böyle başlıyor çünkü, hiç anlamıyorsun veya anlamaya çalışırken oluyor her şey, bir anda... Uzak değil, yirmi yıl önce sadece... Yani siz yaşarken."

"Yani biz yaşarken..." diyorum... Evde yemek yerken, sevişirken, işe geç kalmamak için koştururken, hangi şarabı içeceğimize karar verirken, kredi kartı borcunu düşünürken, doğururken, dua ederken...

"Şimdi" diyor gözlerini yıldızlara dikerek, "Gücüm elverirse cesaretimi topladığım o anlarda şöyle bir dolanıyorum internette. Tarihler, tarihler, tarihler... Şu tarihte şöyle oldu bu tarihte böyle oldu, o şunu yaptı, bu böyle dedi falan... Tüm onlar olurken kuşkusuz korkuyorduk, korkunun haklı olduğunu öğrendik. Asıl tarih o mezarlıklarda yazıyor, tüm mezar taşlarının üzerinde..."

Ayla'nın kızı sesleniyor aşağıdan, bisikletle gezmeye çıkmıştı, "Geldi mi o?" diye soruyor Teo, kardeşine çok düşkün. "Evet" diyor Ayla. Teo, yerinden fırlayıp aşağıya iniyor, bisikleti üç kat yukarıya taşıyor. Eve girdiklerinde, "Aman incileri mi dökülecek, kendisi taşısaydı ya" diye laf atıyorum. "Olmaz" diyor, "Keman çalıyor, bir gün tüm gezegen onu dinleyecek".

"Önce bize çalsın o zaman" diye Cihan lafa karışıyor. İçeride konser salonu düzeni yaratırlarken, "Sıkı durmanız gerek" diyor Ayla, "...tüm o milliyetçilik söylemleri, din... gelen tabutların sayısı arttıkça sımsıkı sarılmanız gerek, sanatınıza, insanlığınıza, merhametinize sarılmanız gerek. Çünkü biliyor musun, en yakınını kaybettiğinde hiçbir şeyin değeri kalmıyor. Vatan dedikleri vicdandır aslında, onu kurutmak veya çiçeklendirmek sana kalmıştır..."

Ayla'nın kızı Aliya Mila alkışlarımızla geliyor. Ne konuştuğumuzu bilirmiş gibi Itzhak Perlman çalıyor...

Bir rüzgâr daha esiyor, begonvil dallarının çiçekleri omuzlarıma düşüyor.

Tarih: 3/8/2015
8221 kez okundu
   Yazdır Arkadaşına gönder
YAZARIN DİĞER YAZILARI
İzmir Kent Haritası İzmir Nöbetçi Eczaneleri