Yazdır Arkadaşına gönder
"Bakiyeniz yetersiz"
Burcu Taner Karatay
Burcu Taner KaratayAslında bu üşüme yazısı olacaktı. Olamadı… Kış geldi, kış geçti, yaz geldi… Yazı gel(e)medi… Gelemedikçe de verilen sözleri tutamamanın elemi geldi…

Yolcuydum. Herkes tek tip bir sabaha başlama bezginliğinde otobüse biniyordu. Üç adım ötemdeydi. Farkına ayakkabılarını gördüğümde vardım. Çok büyüklerdi… Minicik ayaklarına en az üç numara fazlaydılar. Yanımdaki arkadaşım "Ne oldu" dedi. "Ayakkabılarına bak" dedim… Oturduğumda onu aradım, hala şaşkın şaşkın bakıyordu. "Bakiyesi" yoktu. Zaten bakiyeyi dolduracağı kartı da yoktu. Utancının kırmızılığı benim yüzüme çarptı. Durakta bir sonraki otobüsü, araya daha rahat kaynayabileceği daha büyük bir kalabalığı beklemek üzere onu orada öylece bıraktım… Kıştı, üşüdüm, onun yedi yaşından ben de utandım. Sadece utandım, çünkü artık otobüs hareket etmişti ve o durakta öylece kalmıştı…

Yayaydım… Tek tip sözleri dokuz sütuna kaydedecek olmanın pervasızlığında işyerine yürüyordum. Durakların önünden geçerken o yaklaştı yanıma. Rengi solmuş yeşilli şalvarı, kırmızılı yazması ve pazen göğneğinin üstüne iliştirdiği 10 yaşlarında bir çocuğun eskimiş montuyla bana doğru geliyordu kalabalıkta. "Gözlerimi mi kaçırsam, yoksa 'Sağol teyze' mi desem?" diye düşünürken 140 numaralı Örnekköy otobüsünün hangi durağa yanaştığını sordu… Bir dilenciyi başımdan savmanın hesabını yapmış olmanın ezikliğiyle durağını bulup onunla beklemeye koyuldum. Öyküsü malum… Bankadan emekli olup ikramiyeyi pokerde yememiş. Yunanistan'dan göçmüş gelmiş, kocası sizlere ömür… Alsancak'a da hastane için inmiş. Mavi gözlerini, kıymıkları ellerine batan eski bastonunu ve poşetini yeni fark ederken bir şeyi daha fark ettim. "Sen niye tek başına geldin hastaneye? Yok mu torun torba?" diye sorduğumda "Olmaz mı sen çıktın işte" dediğinde yine üşüdüm. Otobüsü gelip de bindiğinde camın arkasındaki utangaç gülüşün zihnime kazınmış fotoğrafıyla bu kez ben kaldım o durakta… Öylece… Yürürken tutamadım kendimi, gülüşü aklıma geldikçe ağladım, gülüşü aklıma geldikçe ağladım. Hiç utanmadım yolun ortasında ağlamaktan. Belki de vicdanın içeri girmesini engelleyen kalın perdeyi içeridekileri biraz olsun seçebilmek için şöyle bir araladım…

Yine yolcuydum. "Yolculuğun geri döndüğünde başladığını" hatırlatan gazete küpürü de hatırımdaydı... Herkes yorgun bir akşamı bitirme telaşında otobüse doluşuyordu. Kapının önünde, pencere kenarında öbür yolcuları izliyordum göz ucuyla. Beyinlerimizin komple komplolarla bezendiği bu seçim öncesinde "seçmen teorileri" dinledim, biraz da şehrin ortasında çekmeyen radyoya kızarak.

Ücra bir durakta bindi. Kartını okutmaya çalıştığında "Bakiyeniz yetersiz" uyarısı bütün sinir bozuculuğuyla çınladı sessizleşen otobüste. Ceplerini karıştırdı, oturduğum yerden iki metal parayı görebildim, gerisini göremedim. "Bakiyen yetersizse" yaklaşık 10 liraydı konforlu bir yolculuğun bedeli. Ama yoktu… Ben de tüketmiştim bakiyeyi, baktım öylece… Ödünç "bakiye" isteyemedi kimseden, çünkü herkes Oscar'lık oyunculara taş çıkartacak bir performansla sağır numarası yapıyordu. Nöbeti devreden ve önde ayakta duran başka bir şoför seslendi, biz diğerleri sağırlıkta ısrarcıydık. Nice sonra saçına çiçekli bir toka tutturmuş bir kız uzattı öğrenci kartını. Kendine verilen kartı telaştan yanlış yerlere gösterdi, bir de onun için uğraştı akşam akşam. Sonra teşekkür etti elindeki bozuklukları uzattı kıza… Bir süre küçük bir çocuğun oturduğu koltuğun önünde önüne baktı uzun süre. Başka hiçbir yere bakmadı. Çocuk kalkacak gibi oldu, çaprazda oturan ve büyük ihtimal annesi olan kadın "kaş göz emirleriyle" mıhladı çocuğu koltuğa. Bunu ben gördüysem o da gördü. O yüzden arkaya doğru ilerlemeye çalıştı. Anlaşılacağı üzere sıra körlük numarasına gelmişti. Ben bu numara için geç kaldığım kanısındaydım. Yaklaştığında "lütfen" ayağa doğru yönelsem de "Teşekkür ederim" diyerek sakladı yılların attığı çentiklerle dolu yüzünü. O zaman fark ettim ki ağlamıştı, utanmıştı… Öfke değildi dünyanın en mağrur utancıydı… Haziran'ın ortasında ben yine üşüdüm… Ve boğazımda atmasam çat diye çatlayacağım bir yumrukla eve yollandım…

Yürürken "Neşet" çınladı kulağımda, "Bir ayrılık bir yoksuzluk bir ölüm" diye… O an dünyanın en zoraki nihilistlerinin yoksullar olduğunu anladım. Denklem ne olursa olsun; hep sıfırla çarpılan, ne vakit birleşmek istese zulme bölünen ve en haklı itirazın peşindeyken güzelim günleri hayatlarından eksiltilen ve tabii ki yine, yeniden toplanan…

Aslında bu üşüme yazısı olacaktı. Ben de bilmiyordum başta ama yine üşüme yazısı oldu. Yaz geldi, yoksulluk karlara gömülüp erimedi, "fıkaralıktan utananlar" bitmedi. Umut bakiyesi dokunulmaz. Onu koyalım bir kenara koymasına da… Hak edilmedi mi bu bahar? Neden hala gülmez bakiyesi bir türlü denkleşmeyenler?

Ve öylesine başka bir soru: Baudrillard alışveriş merkezlerinden sıkılsa ve bir metropolün "modern" otobüsüne binerek estetize edilmiş utançlara tanık olsa… Sahiden hangi tükenmeyi yazardı?

Tarih: 11/6/2011
4584 kez okundu
   Yazdır Arkadaşına gönder
YAZARIN DİĞER YAZILARI
İzmir Kent Haritası İzmir Nöbetçi Eczaneleri