Yazdır Arkadaşına gönder
Bahar yaza dönüşüyordu, biz Kadınlar Günü'nü kutlarken...
Konuk Yazar
Konuk Yazar
Salim Çetin

Baharın yaza döndüğü bir İzmir akşamında gökyüzü griye çalıyordu ve biz bir Bekir Yıldız öyküsünde olduğu gibi, bir grup ÖDTܒlü yürekli kadının hazırladığı belgeseli izliyorduk.
Ezilmiş, kara gözleriyle bu dünyaya garip, mahzun bakan kadınları anlatan belgesel…
Bir öbek çocuğun başında onlara analık eden, aşkı sevgiyi kim bilir hangi zorluklarla yaşayan, ya da farkında bile olmayan. Nuri İyem Usta’nın resimlerindeki gibi, iri, kara ve şaşkın gözlü kadınlar… Gerçekle düşün bir birine karıştığı görüntüler …
Bu kadınlar ya analık, ya da öldürülmek için varlar. Üçüncü bir şık yok.
Ne yazık ki, öldürme işini de en yakınları, ya babaları ya kardeşleri gerçekleştiriyor.

Arka fonda ağacın olmadığı, boz bulanık gri renkli evler, tozlu yollar, kire bulanmış duvarlar…
Yaşadığı hayatın birkaç ritüeli dışında bir halta değmeyeceğine inanmış, ya da daha başka hayatların da olabileceğini görmemiş, kara bıyıklı esmer, kavruk, feleğin sillesini yemiş Güneydoğu insanları…
Ya bir kahvehanede vakit öldürüyor, ya da gizli bir işin izini tozlu yollarda, sur diplerinde arıyorlar…
Çoğu mahzun, çoğu Yılmaz Güney filmlerindeki hayata küsmüşlükleri içinde, çaresiz...
Ama birden nasıl oluyorsa, bu insanlar bu kavruk ve mahzun insanlar birden canavarlaşıyor; baba kızını, kardeş bacısını hiç acımadan seriveriyor yol ortasına.
Sonra ağıtlar, sonra acılar… Dinmeyen toplumsal travmalar…
Öyle ya üstüne titrediği, oyunda bile diğer çocuklarla paylaşmadığı küçük kardeşini öldüren, ona kıyan bir kardeşin çektiği acılar, babanın ölüm emrini başını eğerek onay vermesi…
Tanrım, sanki doğa bu tekdüzeliği içinde sadece şiddete kucak açmış, doğurganlığını ve bereketini insanların birbirini yok etmelerinde cömertçe ortaya dökmüş…
Şiddetin bin bir çeşidi var da, hayatın adaleti yok burada...
Hele şiddet, kadılar içinse izah etmeye bile ne hacet!
Akdeniz’in, Ege’nin o deli yeşili, üzüm bağlarında yeşeren bereketli aşkları, burada birden bire korkuyla gizeme, kine ve gri bir belaya dönüşüyor.
Heyhat ki heyhat…
Dünyanın en güzel şeyi aşk, bu coğrafyada insanın başının belası oluyor.
İnsanları sevdi diye, birine aşık oldu diye öldürmek, Güneydoğu'da, o grinin içinde öylesine gündelik, öylesine sıradan bir hale gelmiş ki...
Suçla masumiyet yer değiştirmiş...
Sevdiğine vardığı için kızını öldüren baba; suçsuz, öldürmezse suçlu oluyor...
En kutsal şey evlat acısı bile burada hükmünü yitirmiş...
At izinin kurt izine karıştığı bir durum…
Hangi din, hangi kitap böyle bir yolu açtıysa…
Sonunda ne mi oldu, büyük usta Bekir Yıldız’ın "Halkalı Köle" romanında bir kahramanın iç dünyasını anlattığı "...O gün camide, tabutun başında, saygı duruşunda bulunurken, sanki kanadının bir parçası koparılmış garip bir kuş gibiydim" cümlesindeki tablo bir kez daha gerçeğe dönüşüyordu (Hem belgeselde hem de gerçek yaşamda). Kadınlar, Güldünya’nın tabutunu omuzlamış, kanadı kırık birer kuş çaresizliğinde olanca güçlerince haykırıyorlardı: "Kimsenin namusu olamayacağız" diye. İşte o an o kanadı kırık kuşlara ben de göz yaşlarımla destek verdim. Çünkü o salonda yapabileceğim en devrimci dayanışma buydu galiba.
Bir de, belgeselde ikide bir zoom'lanan üstüne toprak, o gri ve boz renkli toprak geldikçe inatla dikleşmeye çalışan o uçurumdaki çiçek vardı ya, "İşte" dedim, "Bu kadınlar bu çiçeğin inadına sahip, bunlar kazanır"…
Önümüz nasıl olsa 8 Mart’tan sonra bahara ve yaza çıkıyor.

Tarih: 8/3/2007
7607 kez okundu
   Yazdır Arkadaşına gönder
YAZARIN DİĞER YAZILARI
İzmir Kent Haritası İzmir Nöbetçi Eczaneleri