Yazdır Arkadaşına gönder
Ayılar şehri İzmir
Yaşar Ürük
Yaşar ÜrükKarataş'tan Konak Meydanı'na doğru ağır ağır yürüyordum. İçimden de bir şarkı tutturmuştum: "Penceremin perdesini havalandıran rüzgâr... Bana sevmeyi anlat... Bana esmeyi anlat..." Keyfim de bir yerindeydi ki, sormayın. Şarkının sözlerini de iyi bilmiyordum ama olsun, ne önemi var. Oralara gelince de "lay, lay, lom..." diyerek vaziyeti idare ediyordum. Bu arada da otobüs tarlasının önüne gelmiştim. Zamanında "kolonları çürük" gibi bilimsel olma iddiasıyla koparılan yaygaralar olmasaydı şimdi bu alanda muhteşem bir tiyatro binası olacaktı. Çok sonraları o "çürük" denilen kolonlar, iş makinelerinin günlerce süren çalışmasıyla zar zor yıkılabilmişti. (Daha sonra operacı arkadaşların yapılmayan bu tiyatro binası için "Opera binamızı yıktılar" yaygarası koparmasının nedenini de anlamış değilim. Çünkü yıkılan yapı asla bir opera binası değildi.) Neden olanların kulaklarını çınlatacak bir selamı şarkının ortalarında bir yere sıkıştırıp, yaya geçidini kullanarak Yeni Karamürsel tarafına geçiyordum ki, Varyant'tan hızla inen bir otomobil aynı hızla üzerime doğru yöneldi. Eyvah, sürücünün niyeti ciddi! Ne yön değiştiriyor, ne de aracın hızını azaltıyor. Son anda, kendimi geriye atarak, sürücünün "Sıradan bir vatandaşı ezerek öldürmek" gibi önemsiz bir konuda başının ağrıyabilmesi olasılığını ortadan kaldırdım. Ayrıca, aracının bir tarafları da çarpma etkisiyle kaportacıya gitmekten de kurtulmuş oldu. Özel otomobil olanca hızıyla yanımdan geçerken, direksiyondaki hanımefendi oldukça yüksek bir sesle bağırdı: "Yoldan çekilsene ayı!"

Allah Allah, acaba arkamdan bir ayı mı geliyordu? Dönüp baktım ama ortada herhangi bir ayı yoktu. Hanımefendi acaba başka bir hayvanı mı ayıya benzetmişti? Çevreye, bu olasılığı düşünerek de göz gezdirdim. Ta, doğum evinin köşesindeki simitçinin tezgahı dibinde tekir bir kedi kendi halinde yalanıp duruyordu. Acaba o kediyi ayıya mı benzetmişti. Ama bunun doğru olamayacağını düşündüm. Çünkü o kedi minnacık bir şeydi, cüssesi ayıya benzemiyordu. Bu biirrr... "Ayı" sözcüğü ile "kedi" sözcüğünün yazılışları ne dilimizde, ne de İngilizce'de birbirine benzemiyordu. Bu ikiii... En önemlisi; direksiyonda oturan hanımefendinin gözünde gözlük vardı. Gözlük olduğuna göre kediyi ayıya benzetmemesi gerekiyordu. Bu da üççç! Peki ama benim göremediğim bu ayı neredeydi? Elbette ortada bir ayı vardı ki, hanımefendi "yoldan çekilsene ayı" diye seslenmişti. Tüh, neden dikkat etmemiştim. Demek ki, ayı yol üstündeydi. İşte o kediye ayı demediğinin bir kanıtı daha. Çünkü kedi kaldırımın üstünde duruyordu. İyi de, yolun üstünde o anda benden başka hiçbir canlı olmadığına göre... A! Üstüme sağlık! Demek ki o hanımefendi "ayı" sözcüğünü benim için kullanmıştı!

Akşam eve gelir gelmez çalışma odamda bulunan ansiklopedilerdeki "ayı" maddelerini okudum. Yıllar önce gazetelerin dağıttığı ansiklopediler, sonunda benim de işime yaramış oluyordu. Çok faydalı bilgiler de öğrendim. Tam yedi ayı türü varmış. Avrasya'da yaşayan boz ayının bilimsel adı "ursus arctos"muş. Ansiklopedilerde aynen şöyle yazıyordu: "Ayıgiller familyasından, kalın postlu, iri gövdeli, etçil, memeli bir hayvan. Bununla birlikte meyve ve bal da yer. Türkiye'de bulunan en büyük yırtıcı ve değerli av hayvanıdır. Ayılar, kısa bacaklı ve güçlü pençeli hayvanlardır; iki ayak üstünde durabilirler. Kılları uzun ve çoğunlukla serttir. Parçalayıcı dişleri az gelişmiştir, azı dişleriyse tümsek gibi girintisiz ve çıkıntısızdır." Artık elimde ayılarla ilgili veriler vardı ve ben o hanımefendinin bana neden ayı dediğini de şıp diye bulabilecektim. Ansiklopedide yazılanlara bir kez daha baktım. "Ayıgiller familyasından..." Demek ki, ayı olabilmek için ayıgiller familyasından olmak gerekliymiş. Benim bir ailem olduğuna göre işin "familya" kısmı yerine oturuyordu. İyi de biz "ayıgiller"den değildik. Her ne kadar soyadı yasası çıkınca büyük dedem "Ürük olsun" demişse de, atalarım Girit'te "Çalıklar" olarak bilinirlermiş. "Çalıklar" nerede, "ayıgiller" nerede! Bu cümleden tutturamadık. Okumayı sürdürdüm: "Kalın postlu, iri gövdeli..." İşte, iri gövdeli olduğum doğru. Emin olayım diye aynaya bile baktım. Evet, iri gövdeli sayılabilirim. Hatta çevremdekiler bile fazla zayıflamamı istemiyor. Demek ki böyle daha heybetli oluyorum. İşin "gövde" kısmı yerine oturdu. Ancak "post" kısmında bir sorun var. Açıklama "post"u şart koşuyor. Hem de kalın olanını. Gördün mü, bu maddeden de tutturamadık. Ama bende de bir inat var ki sormayın. Hemen arkasını okudum: "etçil, memeli bir hayvan." Tamam bu kez "memeli" kısmı tuttu. Ana sütüyle beslendiğimize göre memede bir sorun yok ama "etçil" sözcüğüne aklım yatmadı. Ben fazla etçil değildim, üstelik sebze yemeklerini de çok severdim. Ne de olsa serde Giritlilik vardı. "Meyve ve bal da yer..." Tamam, burası tutacaktı galiba. Evet, meyve yemeyi çılgınca seviyorum ama bal ile aram fazla iyi değil. Üstelik, benim bildiğim ayılar armutun iyisini yerler. Biz hep öyle duyduk. Ansiklopediler neden armuttan söz etmiyorlardı? "Ayılar, kısa bacaklı ve güçlü hayvanlardır..." Eh, gücüm yerinde sayılır, orası tamam ama bacak meselesinde ayı kardeş maçı kaybetti. Çünkü bendeniz kısa bacaklılık bir yana normalden de uzun bacaklıyımdır. Demek, ayıya tıpatıp benzerliğim pek yoktu! Oldu mu ya! O hanımefendi, üstelik gözünde de gözlük varken beni nasıl olmuştu da ayıya benzetmişti? Yoksa, ben bilinmeyen bir tür müydüm?

O günden sonra çevremi hep gözledim. Yaya geçidinden karşı kaldırıma geçmeye çalışan birine "ayı" denmesinin nedenini bulamazken, ne ayılar gördüm bilseniz. Daha sonra kararımı verdim. "Ayılar" üzerine yazmam gerekliydi. Çünkü İzmir "ayılar şehri" olma yolunda hızlı ve emin adımlarla ilerliyordu. "Kent kültürü"ne bulaşmış ve "Kent kültürü"nü bulandırmış, nüfus kâğıtlı ayıların öykülerini size bir başka yazıda anlatacağım. Bu yazıda ise ansiklopedik tanımlara uygun ve İzmir'de yaşanmış bir ayı öyküsüyle sizleri baş başa bırakıyorum.

Günümüzden yaklaşık seksen yıl kadar önce bir yaz gecesi, civar illerden birinde tomruk bekçiliği yapmakta olan yaşı geçkin Saliha Hanım, günün verdiği yorgunlukla derin bir uykuya yatar. Ama bu sırada kendisini izleyen bir çift gözün farkında bile değildir. Sahibinin kötü niyetler beslediği ilk bakışta anlaşılan bu bir çift gözü taşıyan ayaklar az sonra harekete geçer ve usul usul, tomruk yığınının yanındaki yer yatağında uyumakta olan Saliha Hanıma yaklaşır. Yaklaşır, yaklaşır... Saliha Hanım bu bir çift gözün ve gözlerin sahibinin farkında bile değildir. Düşünde gençlik yıllarındaki yavuklusunun kendisine doğru yaklaştığını görmekte ve o düşte kendisi de gayet genç olduğundan içi gıdıklanmakta, bir hoş olmaktadır. Düşünde yaşadıklarının etkisiyle, yatağın içinde Saliha Hanım'ın hafif hafif dalgalanan gövdesi, yukarıda sözünü ettiğimiz kem gözlerin sahibini de heyecanlandırmaktadır. Sonunda dürtülerinin onu yönlendirmesiyle Saliha Hanım'ın koynuna girer. Düşteki Saliha Hanım ise yavuklusuyla sarmaş dolaş olmanın mutluluğu ile adeta göklerde uçmaktadır. Ama anlayamadığı bir şey vardır: "Yavuklusu pir-ü pak, tertemiz bir adamken, ne zaman bu kadar kıllı bir herif olmuştur?" Ama tedirginliği fazla sürmez. "Adam sen de" diye geçirir içinden. "Adamını buldun da, tüysüzünü arıyorsun!". Ve kollarını yavuklusunun boynuna dolamak için ileriye uzatır... Uykudaki Saliha Hanım'ın uykusu bir an aralanır gibi olur. İşte o an gözlerini de hafifçe aralar ve gecenin karanlığında beş kilometre çapındaki bir alan içinde herkes o keskin çığlığı bütün titreşimleriyle duyarak uykularından uyanırlar. Saliha Hanım'ın yatak konuğu bir ayıdır.(1)

Ayı ilgililerin ve meraklıların heyecanlı bir kovalamacasından sonra yakalanır ama özgürlüğü geri verilip, ormana salınmaz. Yine ilgililerin ve yetkililerin derin ilgileriyle bu ayıya bir sahip aranır ve işe gönüllü olan Aziz Cevdet Bey ismindeki bir eczacıya "yaşam boyu" bakımının sağlanması şartıyla teslim edilir.
Aziz Cevdet Bey'in evi, günümüzdeki adıyla Yenişehir, o zamanki adıyla Tepecik'te bulunan eczanesinin yanındadır. Evin arkasında da gayet büyük bir bahçe vardır. Bu bahçe, Aziz Bey'in ayısı için artık yeni yaşamındaki dünyadır. Oradaki günleri gayet mutlu ve huzurlu geçerken, bir gün bu mutluluğa taş koyan birisi çıkar. Yakınlarda bir yerde oturan ve İzmir İtfaiyesi'nde görevli Mehmet oğlu Hüsnü Efendi bir sabah işe giderken bahçede uslu uslu güneşlenmekte olan ayıyı görür. Birden insanca duyguları kabarır ve ayıyı sevmek ister. Üstelik ayı bir kazığa zincirle bağlıdır da. Yaklaşıp, elini koca oğlanın başına doğru uzatır. Ayı bu! Sevgiden ne anlar! Tepesine doğru uzanan o kocaman elin sahibinin pek de iyi niyetli olmadığı düşünür ve doğal olarak savunmaya geçerek, karşı harekette bulunur. Bu hareket Mehmet oğlu Hüsnü Efendi'ye pek de acı verir. Isırılan sol bacağındaki yaranın verdiği derin ıstırap ile attığı çığlık tüm Tepecik halkı tarafından duyulur ve kendisi zaman yitirilmeden "Memleket Hastanesi"ne kaldırılarak acil şifalar dilenir.(2)

Aziz Cevdet Bey, haşarı ayısının bu çıkardığı bu olay üzerine bahçede ayının bağlı olduğu bölümü biraz da parasına kıyarak tel örgü çit ile çevirir. Kahramanımız artık hem zincirle bağlı, hem de tel örgü çit ile kuşatılmıştır. "Yaz günleri çabuk geçer" derler. İşte Tepecik'teki sıcak yaz günleri de aynı çabuklukla geçer ve soğuk bir kış mevsimi yaşanmaya başlar. Bir Şubat sabahı kahramanımız olan ayı olgun ve sakin bir biçimde mülkiyetinde bulunan arazide dinlenmeye çekilmişken bir çıngırak sesi ile irkilir. Gözlerini kısarak metalik sesin geldiği yöne bakar. Baktığı yerde elbette Saliha Hanım yoktur. Ses, tel örgü çitin az ilerisinde otlanmakta olan bir çift koyunun boynundaki minik çıngıraklardan gelmektedir. Ayı hafifçe homurdanırsa da doğal olarak çıngırakların sesi kesilmez. Bu kez sinirlenmeye başlar. Ancak çıngırak sesi sürmektedir. İkinci uyarı olarak çıkardığı homurtu birincisinden şiddetli olduğu için, ilgili koyunlar bir an için duraklar. Çıngırak sesi de o bir anlık süre içinde duyulmaz. Ama o da ne! Homurtuyu duyarak oralarda bir yerlerden çıkıp gelen bir sokak köpeği, dişlerini göstererek ayıya hırlamaz mı? Canım şimdi ayıyı kızdırmanın bir anlamı var mı? Nereden çıktı bu köpek? Sonunda olan olur ve ayı iyice kızar. Bu kez kükreyerek köpeğe hamle yapmak ister, zincir engel olur. Ama köpek de havlamasını sürdürmektedir. Ayı bir hamle daha yapar. Yine zincir engeller. Bu kez bütün gücüyle asılır. Zincirin bağlı olduğu kazık yerden sökülür ve ayı o hızla tel örgü çitin yanına gelir. Gelmesiyle de tüyleri diken diken olan köpek ürkerek dört adım geri çekilir. Köpek geri manevra yaparken yanlışlıkla çarptığı koyunlar korkudan feryadı basarak koşmaya başlarlar. Korkusunu yenen köpek ayıyı bırakarak, hareket halinde oldukları için kendisine daha cazip gelen koyunların ardına düşer ve bahçenin çevresinde dört çarpı dörtyüz bayrak yarışçıları gibi dönmeye başlarlar. Bir tur, iki tur derken ayı iyice tahrik olur ve çıldırır. Dışarıdakiler çitin çevresinde döndükçe hırsı artar ve iki ön ayağı ile kavradığı çiti sallayarak devirmeyi başarır ve kendisi de koşmakta olan grubun son üyesi olarak artlarına takılır. Muhteşem kadro bu kez bahçenin çevresini bırakıp, mahalleyi turlamaya başlar.

Önde dilleri bir karış koyunlar, arkada koyunlara havlayan ama ayıya yakalanmamaya çalışan köpek ve arkasında gözleri yuvalarından fırlamış ayıdan oluşan "sağlık için spor" ekibi tur üstüne tur bindirdikçe mahalledeki kedi, tavuk, horoz ve bil cümle hayvanat ile top ve evcilik oynamakta olan çocukların feryatları birbirine karışır.

Tam bu sırada Eczacı Aziz Cevdet Bey'in eczanesinin kapısı aralanır ve elinde aldığı ilacı ile yaşlı bir teyze dışarıya çıkmak gafletinde bulunur. Kapının açıldığını gören ve mahallede koşmaktan bıkan koyunlar yeni bir kulvar bulmanın heyecanı ile açık bulunan kapıdan içeriye dalarlar. Arkalarından köpek ve de ayı aynı kapıyı kullanmakta bir an bile tereddüt etmezler.

Eczane küçük olduğu için dört çarpı dörtyüz bayrak yarışı, dört çarpı dört bayrak yarışına döner. Bu arada ilaç dolapları devrilir, ortalık birbirine girer. Derken ayı ayılığını yapar ve masanın üstünde durmakta olan ispirto lambasına çarparak yere düşürür ve eczanede yangın çıkar. Tüm Tepecik halkı da eczanenin karşısında yerlerini çoktan almıştır. Korolu fanteziye Eczacı Aziz Cevdet Bey'in re majör tonundaki feryadı da katılınca halk hareketi başlar ve gönüllü birlikler yardıma koşar. Dışarıdan yetişenler diğer hayvanları, Aziz Cevdet Bey de ayıyı yakalamayı başarır ve yangın da büyümeden el birliği ile söndürülür.(3)

Bu yazımızda sizlere İzmir'den bir gerçek ayı öyküsü anlatmaya çalıştık. Ancak hayvanlar ve İzmir'le ilgili olarak anlatılacak daha çok olay var. Sözgelimi "Sinemaya giren manda", "Sivrisinek Şarkısından Plâk" ya da "Belediye Başkanına Açık Mektup Yazan Arslan" gibi. Onları da zamanı gelince aktarmaya çalışacağız. Çünkü bizlerden düzenli olarak yazı bekleniyor. İşte biz de okuduğunuz gibi yazmaya çalışıyoruz, burada ayı oynatmıyoruz ya!
Sevgiyle kalın...

--------------------------------
(1) "Ayının Yaptığı İşe Bakınız." (Halkın Sesi, 29.06.1932)
(2) "Bir Ayı Neler Yaptı?" (Yeni Asır, 14.06.1931)
(3) "Ayının Marifeti" (Anadolu, 11.02.1930)
(4) "Ayı Ne Yapmış" (Hizmet, 11.02.1930)

Tarih: 11/8/2008
7447 kez okundu
   Yazdır Arkadaşına gönder
YAZARIN DİĞER YAZILARI
İzmir Kent Haritası İzmir Nöbetçi Eczaneleri