Yazdır Arkadaşına gönder
Anarşist aşk...
Ayşe Başak Kaban
Ayşe Başak Kaban“Bana 'seni seviyorum' deme, ben senin beni sevdiğini gözlerinden okurum” dedi genç adam. Mutfak bankosunun önünde domatesleri doğruyordum. O tam arkamda kapının hemen yanında, ellerini birbirine kavuşturmuş duruyordu. Yüzünde haftaların sakalı... Yer yer kırlaşmış ama onu hiç yaşlı göstermeyen dik başlı yoldaşları. “Genç olan yüreği mi yoksa hiç yaş almamış ruhu mu?” diye düşünüp, omuz başımdan sıcak bir gülümseme yolladım gözlerine.

Çok sonraları öğrendim onun gözlerindeki derin çizgilerin her birinin bir adı olduğunu. Gülümsediğinde küçülürdü gözleri, bir ince çizgi olurdu. Gökyüzünde kayan yıldızların ötelerinde bıraktıkları, büyülü tozlar gibi onun da yüzünde çizgileri kalırdı. Sadece ona ait ve onun izini taşıyan... O gözleri en çok; en kırışık anlarında sevdim. Öpmeye doyamadığım kazayağı çizgileriydi onun yaşam kanıtı. Her birinde, derin acıların ve bastırılmış isyanlarının adı gizliydi... Kucağına oturup, iki elim yüzünü çerçevelediğinde gözlerimden gözlerine uzanan aşkın köprüsü değildi sadece... Biz o anlarda kimliksiz, ceketsiz ve çıplak kalırdık. İlk doğum anımızdaki kadar saf ve inançlı...

“Bir adamı sevmek böyle oluyormuş demek ki...” derdim kendime. Sevgi dediğin şeyin bir karşılığı olurmuş, olur ‘muş’ da asıl olan bu karşılığı beklememekmiş. Onunla öğrendim. Kalıpların içine girmeyen, giremeyen o kalıpların içerisinde sıkılıp, kıpırdanan ve sonrasında can havliyle kaçmak için debelenen ruhlardık biz. Birbirimize denk gelene kadar...

“Biz neden bu güzelliği yakalayabildik, biliyor musun?” diye sordu bir gece. Göğsünün üzerindeki başım, kalbinin ritmini dinlemekteydi o an... Dışarıda usul bir yağmur yağmakta, gökyüzü denizle bir renk olmuş ve kedi, ayaklarımızın ucunda mırıldanmaktaydı.“Neden?” dedim, gözlerinin içine bakmadan ve kafamı kaldırmadan. Kalbinin ritmi hiç değişmeden ve fakat elleri saçlarımın üzerinde gezinerek anlattı bana;

“Anarşist aşkın çocuklarıyız biz. Arka bahçede erik ağaçlarına dadanıp, ön tarafta kukalı saklambaç oynayarak büyüdük... Ondandır prangalardan sakınmamız ve ondandır her yerde ve her zaman ‘seni seviyorum'ları saka kuşunun kanatlarına takıp göklere yollamamız.”

Geçiş döneminin çocuklarıydık biz, bastırılmış ve kuşatılmış. Ve tüm bunlara rağmen özgürdük kuşlar gibi... O nedenle hem gök, hem deniz bizimdi. Diz başlarımız kanayarak, dirsek uçlarımızda kuruyan yaraların kabuklarını kopararak büyüdük. Bir topun peşinde; ağaçları kale direği yapıp otları teperek öğrendik futbol oynamasını. Arjantin’di dünya kupasının sahibi ve Maradona olmuştu en yeteneklimizin lakabı...

Kafamı kaldırıp, çenemi göğsüne dayadım. Hacminden büyük yüreğinin ritmi kulaklarımdan silinmeden, göğüs kafesinin ardında kalan o güzel yumruyu avuçlayarak baktım gözlerine. Gülümsedi bana... Gözleri bir güzel çizgi oldu;

“Biz aynı kuşağın çocuklarıyız... Anarşi günlerinde doğup, terörün sokaklarda estiği zamanlarda kurduk çocukluğumuzu. Kör ebeyi, saklambacı, istopu, yakar topu sokak aralarında, boş arsalarda oynarken, kurşunlar ıska geçti bedenlerimizi... Hüzün doluydu sokaklar ancak çocuk sevinçlerimizi haykırırcasına yaşayabildik. Sobalı evlerde büyüdük. Şimdi şehirlerde kaç evde soba ile ısınılıyordur dersin?”

Ah o sobalı evler... Anneannem ve dedem... Çivit rengi bir soba kurulurdu benim odamda. Sobanın üzerine bir demlik çay, kenarlarına biraz kestane, biraz portakal kabuğu... Portakal portakal kokardı odanın içi. Anneannem ve dedem, benim oda arkadaşlarım. Birlikte ders çalışırdık dedemle. O yetmişinde okuma yazma seferberliğinin öğrencisi... Ben daha ileriydim ona göre. Anneannem bilemezdi ne yazmayı ne okumayı ve bu bana çok tuhaf gelirdi.

Sabahları, siyah okul önlüğümün üzerine her gün yeni bir beyaz yaka takardı ninem. Siyah çıt çıt açılan cüzdanını çıkarır, içindeki bozuklardan harçlık yapardı bana. Ama tembihlemeyi de unutmazdı asla... “Sakın, okul önünde satılan pis şeylerden alma emi kuzum?” Kafamı sallardım sadece. Söz vermezdim. Söz bir kez verildi mi geri alınmazdı. Ama kafa sallamak öyle bir şey değildi.

Alırdım o horoz şekerlerinden. Okuldan eve gelene kadar bitmezdi. Mecbur, bir arabayı siper yapar, orada dakikalarca oturup bitirmek için çabalardım. Ağzımın kenarları kırmızı şeker artığına bulanmış halde eve geldiğimde anlarlardı da ses etmezlerdi. Kışları o sobanın içine ben gelmeden fazladan iki odun atıldığını çok sonra öğrendim. Bir litre sütü yanlışlıkla döktükleri için dedemle annemin birbirine sarılıp ağladıklarını da...

Kafamı indirdim yeniden sevdiğim adamın göğsüne, başıma bir buse kondurdu. Yutkundu kocaman. O yutkunurken ben duydum;

“Bir daha asla yaşanamayacak öyle çocukluklar. Bizim çocuk masumiyetimiz şimdikilerle bir olamaz. Bizim çocuk gözlerimiz bir ülkenin masumiyetini yitirişine tanık oldu. Evdeki kitapların bir gün içerisinde yok olduğunu hatırlıyorum. Babam, bir çuvala koyup arka bahçeye çıktı. Annemle yan yana durup, babamın kitaplarımızı gömüşünü izledik. Hiç unutmuyorum...”

Yutkundum ben de... Okulun hemen yanındaki parkta ağabeyler olurdu. Gelip geçerken başımızı okşayan, mahallenin delikanlıları... Bir tanesi dün gibi aklımda... Annem babama endişe dolu bir sesle fısıldamıştı yemek yerken; “Naciye Hanım’ın oğlu Kazım”... Ertesi gün, bir cenaze alayının en önünde kardeşi taşıyordu Kazım Ağabey’in fotoğrafını...

“Hatırlar mısın banyo günlerini” dedi sevgilim. Telaşla kaldırdım kafamı, gözgöze geldik. “Hatırlamaz mıyım?” dedim bir çırpıda. “Benim kazanla yıkanmışlığım vardır. Su kaynatılırdı kazanın içerisinde... Ben leğende otururdum, annem yavaş yavaş, ılıta ılıta dökerdi suyu başımdan aşağıya...”

Pazar günleri yapılan banyolar... Haftada bir yıkanan, beyaz sabun kokulu, ruhları temiz çocuklardık biz... Yoğurtçu çıngırağını beklerdik pencere gerisinde. Sütçüler gelirdi kapının önüne. Litre litre sütü tencereye boşaltırdı adam. Bir tatlı masal anlatırdı süt bize... Mutfakta kaynatılırdı o süt... Ev süt kokardı bir zaman sonra. Annem tembih ederdi bana, “Aman iyi bak, süt taşmasın” diye... Sütü taşırmamak için aleve dayardım gözlerimi.

Basma çiçekli elbiselerim vardı. Ve her birinin bir adı. Gündüz gezmelerine giyilen ‘şeker pembeli’, sokak kıyafeti ‘pırtık’ ve akşam gezmeleri için ‘maviş’...

“Gece gezmelerini hatırlar mısın?” diye sordum bu sefer ben ona... Gülümsedi. “Bir maniniz yoksa annemler size gelecek?” Kafamla onayladım. O devam etti. “Telefon olmazdı her evde... Biz çocuklardık, iletişim kaynağı. Güvercinler gibi... Siyah bir telefon vardı bizim evde. Üzerine dantel işlemeli beyaz bir örtü koyardı annem. Her fırsatta tozunu alırdı. Pırıl pırıl parlardı ve salonun en merkezi yerinde dururdu. İki kez kısa ve ardından uzun uzun çalardı çağrı geldiği zaman.

“Ah!” dedim içim cızlayarak, “Ona sahip olmak mühim bir şeydi, olamamak da... Bizim evde yoktu telefon. Çok uzun yıllarda olmadı. Bilge Teyze vardı bizim alt komşu, o seslenirdi apartman boşluğundan. Annem bir koşu iniverirdi aşağıya. Ardından da ben...”

Kedi kımıldadı ayak ucumuzda... İlk uyanmanın verdiği şaşkınlıkla sarı - yeşil gözlerini dikip bize baktı. İkimiz birden baktık kediye. Bizi hiç umursamadan ön patisini yalayıp, yüzünü temizlemeye başladı. Avuç içimi başıma destek yapıp, “Kedileri sevdiğin için seni daha çok seviyorum sanırım” dedim. “Bak sen...” dedi. Elleri, saçlarımın lülelerinde gezinmeye başladı. Gözleri kapalıydı. Devam ettim;

“Kedi besleyen bir erkeğin, seven bir kadını daha iyi anlayabileceğini düşünüyorum. Bir kedinin mırıltılarının anlamını bilen bir adam, bir kadının da neden ve ne zaman tırnaklarını çıkaracağını bilir. Veya şöyle de söyleyebiliriz; bir kadını her ruh haliyle seven bir adam kedi de besleyebilir!”

İçten fakat kısa bir kahkaha patlattı. Tek atımlık silah gibi...

“Aslında çok da yanlış bir tespit değil kanımca” dedi. Bir bana, bir de yalanmayı bitirip mırıldanmaya başlayan kediye bakarak ve devam etti;

“Kimi kadınlar vardır ki kendiliğinden gelip erkeğin hayatına yerleşiverirler. Tıpkı kediler gibi. Onlar, sahiplerini kendileri seçer. Kadınlar da kendilerine ait erkeği bulana kadar ruhları rahat etmez. Kadınlar, özlerinde şefkat ve huzur ararlar. Kediler de öyledir. Ve bir erkek, kedi ruhundan anlayan bir kadını bulduğunda ondan asla vazgeçmemelidir. Kedi ve insan arasında en az ortak payda da buluşabilmek üzerine gizli bir anlaşma vardır. Aşk, dediğin de aslında en az ortak payda da buluşabilmektir. Kimileri şunu iddia eder; ‘zıt kutuplar birbirini çeker’... Ben buna katılmıyorum. Aslında ilk başlarda böyle bir şey mümkündür. Kişi, kendisinden farklı olanı, kendi gibi olmayanı merak edip, sevebilir ama bana kalırsa aşkın beslenebileceği ortak bir serumu olmalı. İşte bu yüzden, biz farklı bir aşk yaşıyoruz.”

“İzmir’e ilk geldiğimizde vapura çok şaşırmıştım. Çok da keyif aldığımı hatırlıyorum. O gün; vapurun arka güvertesinde oturmuş, elbisemin cebinde sakladığım leblebi tozlarını yemiş ve bize eşlik eden martılara büyülenmiş gibi bakmıştım. Çok güzeldi. Zaman zaman; çok sıkıldığımda veya uykuya geçişte zorlandığım gecelerde o günü düşünür, rahatlarım...” dedim. Daldan dala sıçramama kendim bile şaşırarak.

Sustu sevgilim. O susunca ben de sustum.

Biz susunca, odaya Çaykovski geldi. Etrafımızda küçük periler Fındıkkıran’ı sergilemeye başladı. Ben ve sevgilim çocuk olduk. Çocukluğumuzun naif çizgi roman kahramanları olduk. Kırlarda koşup, kelebek yakaladık. Yakaladığımız kelebekler mavi, beyaz, kırmızı renkteydiler. Zarar vermeden bıraktık. Büyüklerimizin küçülen giysilerini büyümeden giymiştik. Hep uzundu kolları ve boldu paçaları... Dalgaların üzerinden atlayıp, denize dokunduk. Kumdan kaleler yaptık. Fakat askerleri dizmedik içine...33 devirli plaklardan masal dinledik. Bizim masallarımızda hep iyiler kazandı ve mutlaka bir elma bizim oldu. Misketleri yuvarladık, her bir yuvarlanışında dünyayı feth ettiğimizi düşündük. Çamur bulunca sevindik, elimizde bir çivi ile yılan çizdik. Tek kanallı ve siyah beyaz televizyonlarda seçeneksizliğin de bir seçenek olabileceği fark edip, hayal kurduk... Ağlamayı bildik ve acımayı öğrendik. ‘Ötekini’ görmeyi ve kabul etmeyi de... Tahta tabanlı ve büyülü kokulu bakkallara girdik, kumbaralarımızda biriktirdiğimiz kuruşlarımızla gofret aldık yedik.

Çiçeklerin Valsi başladığında ben ve sevgilim el ele birer niyet çektik, tavşanların burnundan. İğde zamanıydı ve ağaç tepelerinde en dolgun meyveyi aradık. Ellerimiz iğde koktu, ağız içlerimiz buruştu. Koşturup tulumbanın başına gittik, kana kana buz gibi su içtik. Ramazan ayıymış meğerse bahçede caminin kandillerinin yanmasını bekledik. Ellerimizi yıkamadan iftar sofrasına oturduk.

Sürgün yiyen ana babaların sürgün boyu çocuklarıydık biz. O nedenle hatıra defterlerinde hep kalbimiz kadar temiz sayfalara yazdık. Elektrik kesildi tam yazarken, gaz lambası yakıldı ve beyaz dar mumlar yandı koridorda. Bilmeceler sordu büyükler ve çok güldüğümüz fıkralar anlattılar. Mektup yazmasını öğretti annem bize. Ve babam, ‘ben’ demeyi yasak etti hepimize. Ortada var olan bizimdi, ötesi yoktu.

Bozacı geçti o sırada sokaktan... Uzun hava eşliğinde seslendirdi içeceğin adını; “bozaaa...” Bir koşu pencereye koştuk. Karanlık sokakta, bir masal kahramanın cesur adımlarını izledik adamın arksından bakarken. Ardından bekçi amcanın düdüğü geldi. Kötü adamlar bir bir saklandı kendi kuytu yuvalarına. “Haydi...” dedi ninem, “yatağa”... Sevgilimle beraber yattık yan yana. Üzerimize kırmızı renkli, yorgancı amcanın diktiği ve annemin çeyizinden kalan yorgan örtüldü. Üç Kulhu vallah, bir Elham’ı okudu ninem bize. Biz kıkırdayarak tekrar ettik sözleri... Ve ardından başladı; “Az gittik, uz gittik. Dere tepe düz gittik. Bir de bakmışız ki bir arpa boyu yol gitmişiz”... Kapandı gözlerimiz. Ben onun kucağında, o benim sırtımı dönebileceğim yerde uykunun ninnisine bıraktık kendimizi.”

Mutfak bankosunun önünde sevgilime doğru döndüm. Salata tabağını uzattım. Ağzında sigarası, küçük ve anlamlı gülümsemesi gözlerine takılı aldı tabağı elimden. Bir öpücük geldi dudaklarımın ucuna. Gülümsedim ona. Çocukluğuma gülümsedim.

Tarih: 23/3/2010
9033 kez okundu
   Yazdır Arkadaşına gönder
YAZARIN DİĞER YAZILARI
İzmir Kent Haritası İzmir Nöbetçi Eczaneleri