Yaz günleri, akıp gider…

Koronavirüs salgınıyla tüm dünya ile birlikte aylar boyunca evlerimize kapandık. Küresel sağlık krizini daha atlatamadan, kan ağlayan bir ekolojik sistem, cayır cayır yanan güzelim ormanlar, yok olan tabiat ve yitirilen canlarla sarsıldık. Felaketlerin ardı arkası kesilmiyordu. Bu sefer selin tahrip ettiği yerleşim yerleri ve çaresiz insan görüntüleriyle karşılaştık. Televizyonda izlediğimiz içimizi sızlatan görüntülerin ardından iç savaşların sürdüğü bir dünyada evlerinden olan mülteciler, ırkçılık, nefessiz kalmış bir dünya ile baş başa kaldığımızı anladık. Yaşanılır bir dünyaya susamış bulduk kendimizi. 

Bir an gözlerinizi açıp kapatın, tekrar açın. Dünya hala orada mı? Evet, orada. Güzelliği, çirkinliğiyle, direnciyle, kırılganlığıyla, orada. Hepsi de gözlerimizin önünde. Dünya doğurgan bir rahim, hem güzeli hem çirkini içinde barındırıyor. Mutluluk anlarımızın ne kadar geçici ve kırılgan, umutlarımızın da nasıl ölümlü olduğunu böylece daha iyi anladık. Oysa zor geçen bir kışın ardından yazın gelişiyle kepenkleri kapanmış sayfiye evlerimizi ne umutlarla açmıştık.

Yaz mevsiminin yüreğe iyi gelen bir yanı vardır. Armağan gibidir. Hepimiz için sayfiye nefes almayı, hayatın zorluklarına katlanabilmek için bir ara vermeyi, rahatlamayı vaat eder. Trafik gürültüsünün şehirdeki kargaşasını, lüzumsuz telaşlarımızı ardımızda bırakıp bir dinginlik arayışına çıkarız. Bu öyle bir rahatlamadır ki, adeta mindere kıvrılan miskin bir kedinin gevşeyip huzur araması gibidir. Sayfiye aynı zamanda doğa ile baş başa olmak, taç yapraklı çiçeklerin evreninde gezinmektir. Yaz evleri çevrelerindeki karabiber, okaliptüs ağaçlarıyla, palmiyelerle, bahçelerin doğal duvarı haline gelmiş biberiyelerle, zakkumlarla sahiplerini iki üç ay boyunca ağırlar. 

Dalgaların sakin sakin kıyıya vuruşlarını, gökte savrulan martı çığlıklarını içinize aldığınız, gökyüzünde göz kırpan binlerce yıldızın sessizliğini kaydettiğiniz özel anlardır. Güleç çimenlerde güneşe uzandığınız saatlerdir. Denizin gönderdiği köpüklü öpüşlerle kucaklaşır sevgililer. Tekrarlanan kavurucu öpücüklerle yeniden doğar aşk.

Dünyaya tatil yöresinden bakınca bizi ezen, üzen bir sürü sorun ufalanır. Dünyanın bütün dertlerini, yüklerini dışlarsınız. Sanki başka bir evrene uzanırız. Sanki günün hayhuyunda ıskaladığınız bir sürü şey bir bir kendini duyumsatır. Elbette hepimizin kendimize ait dünyası var. Kendimize ait bu dünyayı bir romancı gibi kurgular, tasarlarız. Önünü açık tutarsak kurguladıklarımızı gerçekleştiririz. Ya gerçekleştiremediklerimiz? 

Her şeyi geride bırakıp, bir soluklanma anı yaratmaktır amacımız. Ve tabii ki daha yaşanacak yüzlerce öykümüz olacaktır. Tüm bu düşüncelerle kıştan yazı düşleriz. Bu düşüncelerle tatil yörelerine koşarız. Yazın gelmesini bütün kış bekleriz. Yaz mevsimini sayfiye yerlerinde geçirmeye gelenlerin o ilk gelişleri görülesidir. Arabanın anayoldan yola kıvrılışını, güneş ışınlarının bir ayna gibi parlatıp içinde ağaç dallarının ve gökyüzünün yansıdığı ön camda komşuların sevinçli yüzleriyle karşılanırsınız. Eviniz ise komşulara takılmadan bir an önce sahiplerini içeriye buyur etme telaşındadır. Aynı arzuyu sahiplerinin de taşıdığını bilir.

Ayaklarında telaşla koşuşturan karıncalar nereden, ne zaman gelmişlerdir! Eşyalar indirilmeden, hemen kepenkler, kapılar, pencereler açılır, sonra tek tek odalar dolaşılır, etrafa, eşyalara özlemle bakılır, onların saklı yüzlerinde saklı duran anıların sıcaklığıyla birdenbire hiç gitmemiş, hep oradaymış gibi olursunuz.

Ev hanımı, oturup biraz soluklanıp bir şeyler atıştırmadan önce, ortalığın tozunu almaya, evin reisi, dış kapıların ve açık duracak pencerelerin sinekliklerini takmaya koyulur. Ev için de, sahipleri sanki hiç gitmemiş, sanki hep orada kalmışlar gibi bir his olur. Ev temizliğinden sonra, ağaçlara su vermeler, çiçekleri yenilemeler, saksıların toprağını kabartmalar başlar. Akşamüzerleri bahçenin sulanma zamanıdır. Pencere altındaki ortancalar, suyun altında adeta teşekkür eder gibi, minnettarlıkla boyunlarını eğerler. Hortumdan akan su, iri yapraklarına değdikçe sevinç çığlıkları atar gibi sanki bir ses çıkarır, sonra yine toprağın suyu emişi duyulur. Eve hortumdan süzülerek giren ıslak toprak ve çiçek kokusu yayılır. Bazen evden seslenilir:

“Adem Usta, nar ağacının dibini biraz aç da ona da su ver.”

Adem Usta nar ağacının dibindeki çukuru elleriyle biraz daha genişletir, hortumun ağzını tutup suyu ağacın dibine boşaltıverir.

Akşam yemeğine yakın saatlerde kapı önlerinde kızartılan patlıcanların, patateslerin, balıkların buran buram dağılan kokuları yayılır. Geceler yemekten sonra yürüyüşe çıkılır, kumsala kadar gidilir. Bazı akşamlar evde tavla atılır, evin içi zar ve pul şakırtılarıyla dolar. Çocuklar, uykuları gelinceye kadar divanda uyuklamayı tercih eder, sonra uyumaya odalarına çekilirler.

Ertesi gün yaprak kımıldamayan bir günün sarı sıcağına kalkılacağı kesinleştiği zamanlarda çarşaf gibi bir deniz yazlıkçıları beklemektedir. Altan alta usulca gelen, kıyıya belirsiz bir fısıltıyla yayılan, çakılları yıkayıp ışıldayan denize bir an önce gitmek için sabırsızlanırsınız.

Denize girmek ayrı bir keyiftir. Deniz kabuklarının çakıl taşlarıyla harman olduğu kuru yosunların kıyıda öbek öbek beklediği denize doğru… Mavinin mavi, lodosun lodos, balığın balık olduğu denize. Denizin berrak sularında yüzen, şakalaşan delikanlılar, yüzükoyun uzanmış güneşlenen çeşit çeşit mayolu genç kızlar plajın olağan görüntüleridir. Plajda kumlarda oyalanmaktan,  güneşlenme ve denize girmekten başka bir şey gelmez elinizden. Dalgaların ard arda birbirlerini kırarak gelişleri, kumun önce ıslanarak koyulaşmasını, sonra suyun fısıldayarak çekilişi ve kumun ağır ağır eski rengini alışı… sonra yine giderek kızıllaşan, kararan kumun oyununu seyretmek plaj sefasının çok özel bir diyalogu gibidir. Deniz size oyunlar oynar, dalgaların, ayaklarınızın altından çektiği kumlar, sizi kendinizden alır götürür. Kumlar denize, siz kendinize kavuşursunuz. Hayat içinize sığmaz olur, siz hayata sığmaz olursunuz; uçup gitmek istersiniz göklere, hışırtıları yankı bulan uçurtmalar gibi.

Deniz sonrası panjurları kapalı odalarda, cibinlikli yataklarda, ağustos böceklerini dinleye dinleye uyunmuş öğle uykularının uyuşukluğu ile gün devam eder. Öğle güneşi altında kiremitler, tahtalar kızışmıştır. Bütün günü ağaçların ya altında ya içlerinin birinin dalında geçiren geveze ağustos böceklerinin de senfonisi çıtır çıtır çıtırdar. Bazı günler denizin o ürkütücü yüzünü gösterdiği günlerdir. Rüzgâr bir yandan yaprakları hışırdatır, dalları oynatır, kâh mavi bir gök parçası görünür, kâh kapanır. Fırtınaların koptuğu, rüzgârların estiği günlerdir. Neyse ki, böyle günler arasına uzun zamanlar girmez, kısa sürede her şey eski dengesine kavuşur. Yaz günleri, akıp gider…

Ağustos’un son haftası evlerin kapanma zamanıdır. Evler yavaş yavaş boşalır. Her yaz mevsiminin geçişi ile o kısacık ömrünüzden, kendinizden, içinizden bir şeyler bırakarak geçip gittiğini duyumsar, kent yaşamına “seneye” diye temennilerde bulunur, değerli bir anıyı bırakmışçasına kent yaşamına geri dönersiniz.

Yaz bitti.

RELATED ARTICLES
- Advertisment -
 

Most Popular

Recent Comments