Mektuplar sabırsızdır

Hepimizin kişisel tarihi içinde az çok oradan oraya savrulduğu olmuştur. Bazı zevklerimizden, alışkanlıklarımızdan, hayallerimizden zamanla vazgeçmişliğimiz olmuştur. Hangi dönemde, hangi toplumda yaşarsak yaşayalım, herkesin yaşam koşulları, kişilik serüvenleri, kendi gelişim çizgisi içinde arayışları yön değiştirmiştir. İnsan doğasındaki değişim ve yenilik arzusu hiç tükenmez. Zaman değişir, alışkanlıklar değişir. O günün koşullarına göre zamanı yakalamaya çalışırsınız. 

Bilmem kaç yıl oldu mektup almayalı. Bana posta var mı? Kimden? Bazen apartmandaki panoların üzerinde ismimi görüp sevinçli bir heyecana kapılırım. Bir mektup. Bir kitabevinden. Bir kataloğun ya da ısmarlanan bir kitabın geldiğine dair bir duyuru.  

İtiraf edeyim ki, özlüyorum mektup almayı. Bence sizler de benim gibi mektuplaşmanın değerini bilenlerdensiniz. Yıllar yılı, vakit buldukça aralarına karışıp dertlerine, sevinçlerine ortak olduğum arkadaşlarımdan mektup almak bende çocuksu sevinçler uyandırırdı. Veya bir kırtasiyeci dükkânına uğrayıp, kartpostal meraklısı bir arkadaşım için bir kartpostal alıp postaya veriyordum. Başka bir gün başka bir mektup… “Dersler nasıl gidiyor?” diye yazıyordu bir başka arkadaşım, yazın İzmir’e gelmek istediğini yazıyor, hemen o gün oturup mektuba özlem dolu bir cevap döşeniyordum. Mektuplar alıp, mektuplar yazıyorduk.

Mektup yazmak bir sıcaklık, bir ileti, bir şeyi anlatmak, birtakım şeyleri dile getirmekti. Bir sevgiyi söze dökmek, bir şeyleri paylaşmaktı. Bir yönüyle kendi gerçeklerimizi aktarmak, yaşadıklarımızdan kayıt düşmekti. Bağışlanmak ve bağışlamak içindi. İnsan zaten unutmadıklarını yazar, kendinde iz bırakanları, yara açanları, yıllar yılı içinde taşıdıklarını, dilinin altında beklettiklerini. Bunlar çoğaltılabilir.

Her mektup bir sevinçti, bir özlemdi, bir başkasına dokunmaktı, hayata dokunmaktı. Dönüp hayatın öte yakasına bakabilmekti. Bir yüreği bir dosta açmanın en güzel yoluydu. Hayatımıza asla çıkıp gidemeyenlerle bir selamlaşmaydı.

Mektup, o gün bugündür, hayatı kavramanın bir yolu oldu. Geciktirilmiş sözler, askıya alınmış hayaller, ertelenmiş itiraflar, gerçekleştirilmemiş buluşmalar; bir gün hepsi size pişmanlık olarak geri dönmeden önce, henüz vakit varken hepsi kâğıda dökülmeliydi.

Zweig’in mektuplaşmayı şu sözleri ile ifade ediyor:

“Oysa mektuptan sevgimizi esirgemekle ne büyülü bir şeyi yitirdiğimizin bilincine varabilseydik! Her mektup hep tek bir kişiye, duyuların paylaşılması için öngörülmüş belli bir insana yöneldiğinden, ister istemez konuşanın ikinci bir portresine dönüşürdü. Kendisine seslenilenin sesi de-bilinçaltında olmak üzere-yanıt verirdi; bu ortak atmosfer, aynı zamanda hem açık, hem mahrem, hem konuşkan, hem suskun, güven aşılayıcı ve sır saklayıcı bir içtenliği sergilerdi.”

Milan Kundera’nın “Gülüşün ve Unutuluşun Kitabı” romanının kahramanlarından Tamina, geçmişini Prag’da kalan mektuplarında bırakmıştır. Öyle ki onlara ulaşmayı bir takıntı haline getirir. Yaşamına devam edebilmek için mektuplar onun can yeleği olacaktır. Kaybettiği kocasının imgesi zihnini ve yaşamının her anını kuşatmış durumdadır; ancak belleğindeki boşluklar için mektuplarına ihtiyacı vardır. Çünkü geçmişin canlılığı ve tazeliği orada saklıdır. Hayatına tahammül etme gücünü onlardan alacaktır. Göç ettiği yeni ülkesinde ve yeni yaşamındaki köksüzlüğünün tek çaresi mektuplarıdır. Bu mektuplar onun “hafıza mekânı”na dönüşür. Kendi bireysel, özel dünyasının yaşayan bir parçası olarak bu mektuplar anlamını ancak “şimdi”de kazanacaktır. Onlarla tekrar geçmişini yaşayacak, bir ritüel gibi onları eline alıp tekrar tekrar okuyacak, bir bakıma kocasıyla sanki hayattaymış gibi bir zaman parçası geçirecektir. Eşi yaşamasa bile hâlâ onunla arasında bir aidiyet bağı vardır, bu bağ Tamina yaşadıkça hiç kopmayacaktır. 

“Öyle içimdesin ki. Birden aklıma geldi, tuttum sana bir mektup yazdım dün. Çok mutluydum… Gün içinde neler yaptığımı, nelere kızıp, nelere mutlu olduğumu, tek tek anlattım. Mevsimlerin ve insanların nasıl karışık ve beklenmedik olduklarını yazdım. ‘Yine zamansız yağmurlar’ dedim, *Daha önce, hiç bu kadar zayıf değildi güneş ışıkları’ dedim. Çok uzun bir mektup oldu. Başından sonuna kadar okudum da. Neler yazmışım diye merakımdan. Sonra çekmecemden bir zarf çıkarıp, adını yazdım. Büyük harflerle, yalnızca adını. Mektup cebimde. Cebim yüreğime yakın. Yüreğim sende. Sen yüreğime yakın. Öyleyse mektup sende. Bu kadar içimdesin işte.”

Eşinin yüz hatlarını anımsamak ister. Ellerini, gözlerini. Hepsini anımsıyordur; ama hepsi de bölük pörçüktür ve onları birleştirip bir bütün çıkaramaz. Ne kadar uğraşsa… Kısacası, onu tam olarak göremez. Tam onun ilerlediği hızla eşi de geri geri giderek hafızasının gözünün önünde sabit bir uzaklıkta her zaman odağın ötesinde salınır, görüntü bulanıklaşır, bir türlü ona yetişemez. Ölen eşi bir hayal, belleğinde bir anı mıdır? Bu da büyük bir gizemdi. Uzaklardaki geçmişin katmanlarında kaybolup gitmesine izin veremezdi. Anlamıştı ki anıları sonsuza kadar sürmese de o ölen eşini kendi ölene kadar içinde taşıyacaktı.  

Benim yaş kuşağım “Pen friend” modasını iyi bilir. Bir dönem, İngilizce öğrenmenin en iyi yolu, yurt dışından mektup arkadaşı edinmekti… Onlarla yazışarak dil geliştirilirdi. Buna aracılık eden kuruluşlar, dünya gençleri arasında adres değiş tokuş ederdi. Facebook’un öncülüydü belki… 

Mektuplar seçicidir, tek hedef beller. Mektuplar sabırsızdır. Bir an önce ulaşmak ister. Mektuplar hep o yazılan kişiye varmak ister. Mektuplar, yollar, özlem, ayrılık, yine ayrılık… Geçmiş gülümseme olur. 

İletişimi kolaylaştırmış olan modern yaşam, insanın algılarını duyarlılaştırmak yerine, onları acımasızca öldürdü. Mektuplar insana özgü bir duygu olarak yaşamış olmanın en güzel kanıtıydı; zamanın geçiciliğini gösteren bir yanı vardı. Her zaman baktığımız hayata, içinizi yeniden bulmuş gibi bakardınız. Şimdi o günlere bakarken sanki kendimden uzaklaşmış bir yabancı gibi bakıyorum geçmişe. Yaşamın karşılığı olan anıya dönüşmüş. 

RELATED ARTICLES
- Advertisment -
 

Most Popular

Recent Comments