Büyüdüğümüzü Nasıl Anlamıştık – 2

Birkaç yıl önce bu soru ile başladığım yazıma “Evimizden en uzaktaki pastaneye dondurma almaya gitmemize izin verildiği zaman” diye cevap vererek giriş yapmışım. “Komik ama gerçek” diye de devam etmişim. 

Bu gün ise bu soru aklıma geldiğinde cevabı, “Evimizden en uzaktaki sinemaya gitmemize izin verildiği zaman” oldu. 

Zira hayatımızın vazgeçilmez eğlencelerinden olan “Sinemada film seyretme” tutkumuz küçük yaşlarımızda başlamıştı. 

Benim sinema tutkumun başka bir nedeni de doğduğum sabahın gece yarısında sinemadan dönerken doğum sancıları tutan annem olabilir. Ben de o geceki filmin son sahnesini sanki hatırlıyor gibiyim.

Güzelyalı’daki Hava Subay Lojmanları’nda oturduğumuz yıllarda ailemle gittiğimiz Hava Lisan Okulu’nun Sineması gördüğüm ilk kapalı sinemaydı. Oturma grubu iki bölümden oluşan, yerleri halı kaplı, çocukların ön bölümde, ailelerin arka bölümde oturarak filmi izlediği, çocuk gözümün “devasa” olarak algıladığı sinema salonu… 

Caddenin karşı çaprazındaki Shell benzin istasyonunun yanındaki evimize taşındığımızda altı yaşındaydım. Hatırlayabildiğim ilk doğum günüm yeni evimizde kutladığımız, yedi yaşına bastığım doğum günümdü. Akabinde de ilkokula başladım. 

Çocukluğumuzun geçtiği Güzelyalı Parkı’nın hemen yanındaki Mehmet Akif Ersoy İlkokulu bizim mahalleye en yakın ilkokul olduğu için küçük ablam Sema ve mahallenin çocukları ile birlikte okula yürüyerek giderdik. Büyük ablam Leman ilkokulu bitirmiş, öğretmeni Aliye Öğretmen artık benim öğretmenim olmuştu.

İlkokula başladığım o yıllarda Cumartesi günleri de okula gidilir, üç saat ders yapılır, sabahçıysanız saat 10.30’da, öğlenciyseniz 12.30’da hafta tatili başlardı. 

İşte esas hikâye burada başlıyor…

Yani hafta tatillerimizin değişmez eğlencesi “Sinema Hikâyesi”…

“Hangi sinemaya gidelim?” diye düşünmezdik. Zira o yaşta yalnız başımıza gidebileceğimiz tek sinema evimizin en yakınındaki Hava Lisan Okulu’nun sinemasıydı. Artık Cuma akşamları büyüklerimiz ile sinemaya gitmiyor, derslerimizi bitiriyor, Cumartesi gününü de tamamen kendimize ayırıyorduk. Zaten filmler de Cuma büyüklerin, Cumartesi çocukların seyredebilecekleri filmler olarak ayarlanmıştı. 

O yıl eğer sabahçıysanız Cumartesi öğlen saat 13.30’da başlayan filme yetişmeniz için bir sorun yoktu. Zira dersler bitince eve gelip, dinlenmek, giyinmek ve karnınızı doyurmak için bol vaktiniz olurdu. Ama öğlenciyseniz dersten sonra yürüyerek eve gelip, yemek yiyip, giyinmek ve sinemaya yetişmek için sadece bir saatiniz kalıyor, bu nedenle ders biter bitmez parkta falan oyalanmadan eve gelip, bir an önce evden çıkmak için acele etmeniz gerekiyordu. 

Sinemaya giderken evden ablamlarla birlikte çıkar, caddenin karşı tarafındaki lojmanların önüne gelir, orada bizi bekleyen arkadaşlarımızla yola koyulurduk. Aramızda yaş farkı olduğu için ablalarımla arkadaşlarımız farklıydı. Bu nedenle lojmanın kapısından Üçkuyular’daki karargah girişine kadar uzanan daracık kaldırımdan kol kola girmiş ikili sıralar halinde herkes kendi arkadaşıyla yürürdü. Zaten o saatte civarın bütün çocukları da sinemaya gittiği için lojmanla sinema arasındaki yol adeta mitinge yetişmek için acele eden insanların telaşını andırırdı. 

O zaman filmler şimdiki gibi dijital değildi. Büyük film makarası çalışmaya başlar başlamaz ışıklar söner, o ana kadar çocuk sesleriyle yankılanan sinema salonuna büyük bir sessizlik çökerdi. Herkes arkadaşları sohbet etmek için filmin arasını beklerdi. Neredeyse sinemadaki bütün çocuklar tanıdık olduğu için 5 dakika arada dışarı çıkınca fuayede kalabalık gruplar oluşur, o kısacık zamanda edilen sohbetlerin tadına doyulmazdı. 

Çocuk filmlerinin yanı sıra pek çok macera ve kovboy filmlerini de seyrettiğimiz sinema saat 16.00 gibi biter, yine aynı ritüelle evlerimize doğru yola çıkardık. Eve gitmeden lojmanda biraz oyun oynamak da sinema sonrası bir başka eğlenceydi… 

İlkokul bitene kadar neredeyse başka bir sinemaya gitmedim diyebilirim. Ama ortaokula başladığım yıl sınırlarımızı zorlamaya başlamıştık. Lojman sınırları dışına çıkmanın hakkımız olduğunu düşünüyorduk ve Güzelyalı Parkı’nın yanında arkadaşım Tülay’ın dayısı Kadri Kalkan’ın yeni açtığı As Sineması ise bize göz kırpmaya başlamıştı. “Anneeee… As Sineması’nda çok güzel bir film gelmiş. Bu hafta oraya mı gitsek acaba?” şeklinde şansımızı denedik. Biraz zor da olsa sonunda kabul görünce bu defa kendimizi daha şık hissettiğimiz giysilerimizle ve daha büyümüş hissederek As Sineması’nın yolunu tuttuk. 

As Sineması semtin tek kapalı sineması olarak hizmet verirdi. O zamana göre lüks ve nezih bir sinemaydı. Cumartesi ve Pazar sabahları oynayan çocuk seansları ise son derece şenlikli olup, Kemal Sunal, Zeki Alasya ve Metin Akpınar’ın filmleri kahkahalarla izlenirdi. Daha sonraki yıllarda sanat ağırlıklı filmlerle devam eden sinema 1990’lı yıllarda kültür merkezine dönüştürüldü ve hala da bu şekilde hizmet veriyor. 

Birkaç yıl da As Sineması’na devam ettikten sonra lise yıllarına geldiğimizde gözümüzü bu defa da Küçükyalı’daki Köşk Sineması’na dikmiştik. Diğer iki sinema evimize yürüme mesafesindeydi. Ama Köşk’e gidebilmek için troleybüse binmemiz gerekiyordu. Önceleri annem “Birlikte gidelim. Ben de o filmi çok merak ediyorum” diyerek bizi yalnız göndermedi. İlk gidişlerde bizimle gelme sebebi ise sonradan anlaşıldı. “Sinemanın güvenliğini kontrol etmenin yanı sıra oynayan filmlerin kalitesine bakmak”…

Merdivenli girişinden Köşk Sineması’na girmek çok havalı bir şeydi. Merdivenin yanındaki demir korkuluklara gençler dizilir, sinemaya gelen genç kızları süzerler, hatta sinema çıkışı girişte gözlerine kestirdikleri kızlara arkadaşlık teklif ederlerdi. O zamanlar bu arkadaşlıklar o kadar saf, o kadar temiz arkadaşlıklardı ki, biraz ilerideki Maya Pastanesi’nde birlikte çay içip keşkül yiyorsanız artık o kızla ya da erkekle çıkıyordunuz. 

Sinemanın üst katında küçük bir büfesi ve oturma alanı vardı. Yine yukarıdaki dörder kişilik localar genelde ailelere verilirdi. Duvarlarda sanki yumurta folyosu gibi bir dekor olup, tuvaletleri ise deniz tarafındaydı. 

Rivayete göre sinema adını semtteki Necmettin Bey Köşkü’nden almıştı. Bir dönem kapandı, ikinci açılışı daha ziyade sanat filmleri ve Yılmaz Güney filmleriyle oldu. Zaman geldi yıkıldı, yerine apartman yapıldı hatta cep sineması da olacağı söylendi ama ne yazık ki bir türlü hayata geçemedi. 

Küçükyalı’nın sembolü olan sineması pek çoğu gibi tarihe karıştı, unutulup gitti. 

“Arkadaş” filmiyle özdeşleşmiş Kız Lisesi’nin karşısındaki Site Sineması gibi…

Köşk Sineması’na ulaşmak “Oldukça büyüdük” hissi verse de hedeflerin sınırı yoktu. Daha sırada keşfedilmesi gereken Konak Sineması, Şan Sineması, Sema Sineması ve son açılan ve en büyük olan Çınar Sineması vardı. 

Ama bu sinemalara ise ancak üniversiteye başladıktan sonra gidebildik. 

Konak Sineması pasaj girişindeki afişleri, pasajın ortasındaki gişesi ve üst kata çıkan yuvarlak merdivenleriyle hala aklımda. O zamanlar daha ziyade yabancı filmleri tercih ettiğimiz için, Konak Sineması Türk filmi oynattığı için çok tercih etmediğimizi hatırlıyorum. 

Şan Sineması en sevdiğim sinemaydı. Getirdiği filmler güzel olduğu gibi salonu da konforluydu. Altındaki pasajda genç giyimi satan pek çok mağaza ise sinemayı daha da çekici hale getiriyordu. Bir de halamın arkadaşı Gülay Abla’nın eşi Mustafa Ağabey’in sahibi üniversite ve yabancı dil kitaplarının ağırlıkla satıldığı “Interbooks” isimli kitapçı dükkânı vardı. Hiçbir yerde bulamadığınız kitapları orada bulabilirdiniz. Bir üst kat bilardo ve masa tenisine ayrılmıştı. Üst kata çıkınca hemen biletiniz kesilir, salonun ve büfenin bulunduğu kata gelir, filmin başlayacağını bildiren zilin çalmasını beklerdiniz. Sinemanın çıkışı da İkinci Beyler Sokağı’naydı ve merdivenleri çok dar olduğu için sinema çok zor boşaltılırdı. Çıkışta sizi arabada söğüş ve Halep tatlısı satan seyyar satıcılar karşılardı. 

Şan Sineması’nın biraz ilerisindeki Sema Sineması’nın geniş bir girişi vardı. Sanki bir buluşma noktasıydı. Hafif meyilli salonunda film izlemek keyifli olsa da benim için Şan’da güzel film yoksa gidilebilecek bir sinemaydı. Çıkışı ise Üçüncü Beyler Sokağı’naydı. 

Çınar Sineması Konak’taki sinemaların en görkemlisiydi. Önü adeta bir buluşma yeriydi. Büyük salonu, salonun ortasındaki aynadan yapılmış topu göz kamaştırırdı. Tek ve çift numaralar ayrı merdivenlerden salona girerlerdi. Ayrıca sinema saatini beklerken karşısındaki İleri Kitapevi’nden kitap, biraz ilerisindeki Bedri Müzik’te kaset doldurtmak ya da son çıkan kasetleri dinlemek de çok güzeldi. Sinemanın karşısındaki Efes Pastanesi de unutulmayacak yerlerden birisiydi. Burası da arkadaşlık teklifleri için en uygun mekânlardan biriydi. 

Üniversite yıllarımın benim için en gözde sineması ise İzmir Sineması’ydı. Okulumuzun karşısında olduğu için iki saat boş dersimiz varsa ve seans saati denk gelmişse dahi gidebilirdik. Ama aynı yıllarda Çınar Sineması’nın sabah seanslarını da takip etmek en büyük zevklerimizdendi. “Love Story” gibi klasikleşmiş filmler oynardı. 

Şu an çocukluk ve gençlik yıllarımı geçirdiğim Güzelyalı’dan Alsancak’a kadar olan sinema cenneti semtlere karşıdan bakıyorum. Yazımı bitirirken o zamanlar ne kadar küçük şeylerden mutlu olduğumuzu düşündüğümde yüzümde beliren tebessümle o günlere duyduğum özlemin içimde yarattığı ince sızı ne kadar uyumlu…

İyi ki en küçük bir şeyin bile değerini bildiğimiz o güzel günlerde yaşamışız…