Hastane muhabirliği günlerinden bir anı

1986 yılı. İzmir’de o sıralar çok okunan bölge gazetesinde bir arkadaşımla birlikte gece muhabirliği yapıyordum. Gazetenin bulunduğu bölgedeki bir pavyonda silahlı kavga çıkmıştı. Olayı geç haber almış, fotoğraflayamamıştık. O gece sorumlu muhabir arkadaşımla birlikte cezalandırıldık. 

İstanbullu muhabir arkadaşımın işine son verilirken ben de Yeşilyurt’taki İzmir Devlet Hastanesi’nin acil servisinde gece nöbetlerine yollandım. Acil serviste görevlendirilmek bir tür cezaydı. Benden olağanüstü habercilik beklenmiyordu. Kızağa çekilmiş, bir anlamda pasifize edilmiştim. 

Beni en çok haber merkezindeki diğer muhabirlerden ayrı kalmak üzüyordu. Bir çok arkadaşım iyi fotoğraf çekmeyi gazetede öğrenirken iyi bir fotoğrafçı olarak muhabirliğe talip olmuştum. Karataş semtindeki fotoğrafçı dükkanımı sermayesizlikten, cihazlarımı yenileyememekten dolayı kapatmak zorunda kalmıştım. İşimden olmadığıma sevindiğimi itiraf etmeliyim.

İzmir Devlet Hastanesi Acil Servisi’ndeki görevimde ilk hafta biraz sıkıldım. Bu arada hastane polisi olarak dönüşümlü görev yapan üç polis memuruyla arkadaş oldum. Sonra nöbetçi doktorlar, hemşireler ve diğer hastane personeliyle diyalog kurdum. 

Hastanenin acil servis kapısında çektiğim adli olay fotoğraflarıyla haftada ortalama üç kez gazetenin baş sayfasında haberlerim yayımlanıyordu. Başarılı hastane haberlerim bir anlamda gazetenin haber merkezine geri dönüşüme engeldi. Bundan sonra hep hastanede görev yapacağım belirtildi.

Rakip gazeteler de birer muhabirlerini hastane acil servisinde görevlendirdi. Meslektaşlarım bana pek haber atlatamadılar. İşimi iyi yapıyordum. Ama hastane muhabirliğiyle meslekte yükselme şansım yoktu. Görev yaptığım yerde kendi başımaydım, karışan görüşen yoktu. 

Hastanenin acil servisi stresli bir ortamdı. Servis personeli dönüşümlü görev yapıyor, hiç olmazsa izin günlerinde dinlenebiliyorlardı. Oysa ben hiç izin yapmadan, haftanın yedi günü gecesi görev yapıyor, olayları fotoğraflayıp haberleştiriyordum.

Acil serviste bıçakla, silahla yaralama, intihara teşebbüs, ölüm ya da yaralanmayla sonuçlanan trafik kazası gibi olaylarla karşılaşıyorduk. Adli yanı olan olayları hastane polisi kayda alırdı. Ben de o olayla ilgili bilgileri hastane polisinden alır haber yazardım. 

Haber yazmak için sadece hastane polisinden bilgi almak yeterli değildi. Bu yüzden, bilgi alabileceğim nöbetçi doktorlar, hemşireler ve hasta bakıcılarla da iyi geçinmek zorundaydım. Bazı doktorlar gazetecilerden hoşlanmazdı. Bunlar genellikle acil servise pratik yapmak üzere gönderilen asistanlar ya da stajyer hekimlerdi. 

Acil serviste nöbet tutmaya başlayan “Doktor Rambo” lakaplı stajyer doktor bir gün bana, “Benim nöbetlerimde acil servisin dış kapısından içeri girmeni yasaklıyorum” dedi. Kendisine hastane ve servis yöneticilerinden izinli olduğumu söyledimse de, “Ben anlamam. Nöbetlerimde dış kapının dışında duracaksın” dedi. Onunla takışmak işime gelmezdi, ben de öyle yaptım, uzak durmaya çalıştım.

Hastanenin beşinci katındaki Gastroenteroloji Servisi’nde görevli hademe ek iş olarak tekstil ürünleri satıyordu. Ben de ondan mavi bir tişört almak istedim. “Bir giyip göreyim, üzerime gelirse alırım” dedim. O da “Tamam, olur” deyince bir kenarda tişörtü giydim, üzerime oturduğunu görünce sevindim.

Elindeki tekstil ürünlerini hemşehrilere gösteren hademe arkadaşı görünce, aldığım tişörtün parasını vermek için Acil Servis’in dış kapısından içeride girdim. O sırada “Doktor Rambo” beni gördü ve “Gazeteci, gazeteci. Derhal dışarı çık” diye bağırmaya başladı. Satın aldığım tişörtün parasını verip çıkacağımı söyledimse de dinletemedim, hemen çıktım. “Doktor Rambo”nun davranışına içerledim. Aklıma hastane yönetimine şikayet etmek geldiyse de vazgeçtim.

Acil servisin dışındaki tahta banka oturup düşüncelere dalmışken acı bir fren sesiyle irkildim. Bir kırmızı kamyonet acil servisin önünde durdu. Kucağında yüzü gözü kan revan içinde küçük bir çocukla inen adam koşarak acil servise girerken onları getiren kamyonet park edemeyeceği için hızla hareket edip uzaklaştı.

Bir süre sonra içeriden bağırış çağırış sesleri geldi. Ne oluyor diye kalktım baktım. Az önce kamyonetle gelen adam ağlamaklı, kucağındaki kan revan içindeki çocukla acil servisten çıkıp, doktorların “Çocuk Hastanesi’ne götürün, çocuğa orada baksınlar” dediğini anlatıyordu. Çaresizdi. Gözleri onları getiren kamyoneti aradı.

Babasının kucağındaki çocuğun adı Murat’tı, dört yaşındaydı. Oynamak için çıktığı inşaattan düşmüş, yaralanmıştı. Gözlerinin akından başka tüm yüzü kan içinde, kıpkırmızıydı. Komşuları kamyonetine alıp onları getirmiş ve hastaneden ayrılmıştı.

Gözü yaşlı baba yaralı çocuğu kucağından tekrar acil servise girmişti. “Çocuğumu kurtarın. Oğlum kucağımda ölüyor” diye haykırıyordu. Ama nafile, aralarında “Rambo”nun da olduğu nöbetçi doktorlar ısrarla, “Çocuğunu Çocuk Hastanesi’ne götür” diyorlardı. 

Baba ve oğlu perişan acil servisin dışına çıkarıldı. Onları kamyonetiyle getiren komşuları çoktan gitmişti. O an ne yapabileceğimi düşündüm. Acil servis giriş kapısının bulunduğu sokağın girişinde bir taksi durağı vardı. Islık çalarak ve elimle işaret vererek bir taksi çağırdım.

Yaralı çocuğun babasının cebinde taksiye verecek parası yoktu. Taksi şöförüne ücretini verdim, “Bu arkadaşı ve çocuğunu bir zahmet Çocuk Hastanesi’ne yetiştir” diye tembih ettim. Baba ve yaralı çocuğunun takside bir kare fotoğrafını çektim ve uğurladım.

Ertesi gün gazetenin fotoğraf servisinde film yıkandı, aceleyle çektiğim yaralı çocuk ve ağlayan baba pozuna baktım.. Güneş ışığına karşı ters ışık bir fotoğraf olmuştu, ama görünüm müthişti. Kucağında kan revan içinde yaralı çocuk ve gözlerinden yaş damlayan bir baba. Arka planda acil servis tabelası…

Hemen oturup bir arkadaşımla haberi yazdık. Habere “Bu çocuğu acile almadılar!” diye başlık attık. Ertesi gün gazetede çektiğim fotoğrafla yayımlanan haber ses getirdi. Haber büyük ilgi gördü, tepki doğurdu.

Dönemin valisi haberi görünce hastaneye gitti ve hastane yönetimine, “Nedir bu acil servis doktorlarının yaptığı yanlışlık?” diye sordu. Bunun üzerine tüm acil servis personeli hakkında soruşturma başlatıldı.

Soruşturmanın sonucu ne oldu bilmiyorum, ama Hastane Başhekim Yardımcısı Necla Nanım bana teşekkür etti. Personelin yaptığı yanlışlıktan sayemde haberleri olduğunu söyledi. Acil servisimizin daha sık denetleyerek aksaklıkları düzelteceklerini sözlerine ekledi. Yazdığım haberden sonra başta acil servis olmak üzere hastanenin kapıları biraz daha aralanmış oldu. Artık neredeyse her birime serbestçe girip çıkabiliyor, haber yapabiliyordum. 

Uzun yıllar hastane muhabirliği yaptığım için biliyorum. Acil servislerde görev yapmak, hele sağlık personeli için çok zordur. Acil servislerde çalışan sağlık personelinin hakları ödenmez. İnsan yaşamını kurtarmak için canla başla çalıştıklarını, saniyelerle yarıştıklarını yıllarca ve defalarca gözlerimle gördüm. 

İzmir Devlet Hastanesi acil servis kapısındaki haber yapmak için beklediğim yıllarda memleketim Simav’dan tanıdığım Dr. Şeref Seven, Dr. Naci Çağlar, Dr. Sevgi Bağcı ve 13 yıl Simav’da hükümet tabipliği yapan Dr. İrfan Atabek uzmanlık eğitimi görüyorlardı. 

Hastanenin acil röntgen servisinde görev yapan, daha sonra avukat olan Simav’ın Toklar köyünden Mevlüt Evren ile geceler boyu sohbetlerimizi unutamam.  O yıllar haftanın üç günü hastanenin 3. Dahiliye Servisi’nde ziyaret ettiğim Dr. Şeref Seven ağabeyimle yaptığımız memleket sohbetleri unutulmaz.

Rahmetli annem İzmir’de çalıştığı tütün mağazasından emekli olup Simav’a döndüğünde sağlık kontrollerini hep Dr. Şeref Ağabeyim yapmıştır. Allah razı olsun, iyiliklerini unutamam. 

Hastane muhabirliği günlerimden bir anımı paylaştığım bu yazı vesilesiyle 1980’li ve 1990’lı yıllarda İzmir Devlet Hastanesi’nde görev yapmış, beni tanıyan doktor ve sağlık personeli arkadaşlarıma selam ve muhabbetlerimi gönderiyorum.