Rastgele Ütopik Mırıltılar – 3

Oldukça kısa sayılabilecek bir süre içinde ekonomik ve politik sorunlarını büyük ölçüde çözen ve artık karnı doyan, sırtı pek Türkiye asıl çözülmeyi bekleyen büyük soruna odaklandı. Bu amaçla Türkiye’yi dünyadaki ilk on çağdaş ülke arasına sokacak bir “sürekli kültürel, bilimsel ve teknolojik devrim” projesi hazırlanarak yaşama geçirildi. On yıl süreyle yıllık Devlet bütçesinin yaklaşık yüzde kırkı eğitime ayrıldı.

Başta liseli ve üniversiteli gençlerin girişimleriyle yaşama geçirilen projelerin bir plan ve program çerçevesinde süreklilik kazanabilmesi için tüm önlemler alınmaya çalışıldı. On yıl öncesine kadar artık bir eğitim sistemi kalmamış ülkede yepyeni bir eğitim-öğretim sistemi oluşturabilmek amacıyla tüm dünyadaki eğitim-öğretim sistemleri incelendi. Liseli ve üniversiteli gençlerin kendi aralarından belirledikleri temsilcileri gönderdikleri komisyonlar hızla çağdaş bir eğitim-öğretim programı oluşturdular ve adını: “Katılımcı Eğitim-Öğretim Projesi” koydular.

Bundan böyle başta dersler olmak üzere tüm eğitim ve öğretim etkinlikleri çağdaş teknolojik ve maddi olanaklarla desteklendi. Öğrencilerin dünyadaki tüm bilgi kaynaklarına olabilecek en kısa sürede erişimleri sağlandı. Kütüphaneler öğretim birimlerinin kalesi oldu. Kitabın dokunma aracılığıyla sağladığı gerçeklik duygusunu üretmekten yoksun dijital teknoloji kitaba ayak uydurmaya çalıştı.

Yabancı dil hep gündemin en önemli maddelerinden biri oldu. Dünyayla bütünleşmek isteyen bir Türkiye çocuklarına, gençlerine yabancı dil öğretmediği takdirde bunun olanaksız olduğunu anlamıştı.

En küçük yaş grubu en önemli öğrenci grubu olarak belirlendi. Temel ilke: Beş-On beş yaş arası küçüklerin merak duygularının canlı tutulup, araştırmayı, öğrenmeyi, okumayı ve sorgulamayı seven insanlar olarak yetiştirilmesi oldu. Bu çocukların merak duygusu ve soru sorma arzusunun örselenip, yok edilmesine hiçbir şekilde izin verilmedi. Bu ilkeye karşı gelen öğretmenler meslekten ihraç edildi. 

Sürüp giden niteliksiz ve çağdışı eğitim adlı sistemsizliğe bir son verildi. Sokakta başıboş genç kalmasın, kalırsa kötü yola sapar türünden akıldışı bir yaklaşımla liseyi bitirip üniversiteye girmek isteyen neredeyse her gence bu hak tanınarak milyonlarca diplomalı işsiz yetiştirilmişti. Hiçbir sorumlu yıllar boyunca Türkiye’nin üniversite mezunundan çok nitelikli eğitim görmüş ara teknik elemana ihtiyacı olduğunu söyleyen sorumluluk duygusu sahibi insanları dinlemedi. Üniversite ile yüksek meslek okullarını birbirinden ayıramayan yöneticiler ülkenin gereksinim duymadığı diplomalı işsizler yetiştirirken vicdanları hiç sızlamadı. 

Bu yetmezmiş gibi kimi değerli ağaçların yetişmesi bile on beş, yirmi yılı bulurken üniversitede öğretim elemanı olarak çalışacak insanları niteliksiz bir eğitim sürecinden geçirerek niteliksiz bir orta-lise öğreniminden geçmiş gençlerin karşısına geçirip onları kandırmaya çalıştılar. Diplomanın bir kağıt parçasından başka bir şeye benzemediği bir ülkede onu elde eden gençler işverenlerin peşlerinden koşacaklarını sanıp yıllar boyunca evde oturup kendilerine iş teklifi yapılmasını beklediler. 

Bütün bu ve saymakla bitmeyecek sorunlar, sıkıntılar dağ gibi büyüdüğünde toplum bu konuda bir şeyler yapılması gerektiğini sonunda fark etti. Kimi üniversitelerin kimi fakülte ya da yüksek okulları dışında eğitim-öğretim düzeyi çok düşük olan bu sistemsizliğe bir son verildi. Öncelikle ülkede yüksek meslek okulu ve üniversite mezunları için iş olanakları tespit edildi ve bu işlem her yıl yenilendi. Lisede gençler uyarılıp gelecekte kendilerini ne gibi koşulların beklediği anlatıldı. Üniversite ve yüksek meslek okulları kontenjanları ihtiyaca göre belirlenmeye başladı. Eğitim-öğretim kalitesi yıllarca çaba harcanarak çağdaş bir düzeye çekildi.

İlk-orta-lise öğretiminde niteliğin artması üniversite eğitim-öğretiminin niteliğinde de ister istemez bir iyileşmeye neden oldu. Genel anlamda yüksek öğrenim ya da üniversitenin temel ilkesi: Öğrenmeyi öğrenmek oldu. Öğretim elemanlarının yol göstericiliğinde gençler öğrenmeyi öğrenmeye başladı. Bu sayede üniversiteli gençlerin kendi yollarını bulmaları kolaylaştı. Zira özgür düşünce anlayışının egemen olduğu bir ortamda bir kez neyi, nasıl öğreneceklerini anladıklarında üniversitenin onlara verebileceği pek fazla şey kalmadığını gördüler. Ancak yine de üniversiteye ihtiyaçları oldu, çünkü daha sonraki aşamalarda kendilerini yönlendirecek üst düzey bilgi birikimine sahip öğretim elemanları olmazsa hangi yönde ilerleyebileceklerini belirleme konusunda zorluk çekebileceklerini anladılar. 

Türkiye dünyadaki üniversitelere yönelik niteliksel sıralamalarda hızla üst sıralara tırmandı. Dünyada araştırma politikasını benimsemiş tüm ülkelerle birlikte insanlığın büyük bir çoğunluğunu oluşturan kitleleri bir an önce açlık, sefalet, eğitimsizlik, sağlıksız yaşam koşullarından kurtarmaya yönelik devasa ortak projelere katılıp, çok başarılı sonuçlar elde etti.

Her kademedeki eğitim-öğretimin niteliği artınca nitelikli kitaplar ön plana çıkmaya başladı. Neredeyse okumayı unutan genç kuşaklar bu aydınlanma atılımıyla birlikte dünyada en çok kitap okuyan kitlelere dönüştü. Zira öğrenmeyi öğrenirken sistematik bir düşünce yapısına sahip olmadan bilim, teknoloji ve yaşamın hiçbir alanında gerçekçi ve akılcı bir düzelme ve gelişme olmayacağını anlamışlardı. 

Eğitim-öğretim ilk baştan itibaren akılcı düşünce üstüne oturtuldu. Ancak 20. Yüzyıl sonlarında Batıda akılcı düşünceye yönelik ağır eleştiriler bu konuya dikkatle yaklaşılması gerektiğini gösterdi. Zira 19. Yüzyıl’ın ikinci yarısından başlayarak yaşamın tüm alanlarının akılcı düşünceye boyun eğmesi gerektiğini düşünen sistemler zaman içinde bu düşünce biçiminin deforme ya da dejenere edildiğini fark edemedi. Tüketim Toplumunun bu nedenle ya da bu sayede ortaya çıktığı önce anlaşılamadı. Anlaşıldığındaysa artık yapacak pek fazla bir şey yoktu. Duygular, inançlar da dahil yaşamın her alanının akılcı düşünceye boyun eğmesi belli bir süre sonra bu düşünce biçiminin o ilk baştaki görece yapıcı ve olumlu görünümünün tersi sayılabilecek niteliklere sahip olmasına neden oldu.

1950-1960’lı yıllara kadar örneğin kabaca üç, beş yazlık üç, beş kışlık giysi ve ayakkabı ihtiyaç olarak kabul edilirken bu yıllardan başlayarak fizyolojik ve biyolojik ihtiyaçlara psikolojik bir görünüm kazandırılarak sınırsız bir hale getirildi. Başka bir deyişle (parası olanların) yılda üç yüz ayakkabı beş yüz giysi satın almaları normal bir şey olarak görülmeye başlandı. Deyim yerindeyse doğru-yanlış, iyi-kötü gibi ikili karşıtlıklar anlamlarını yitirdi. Narsist-egoist kuşaklar sayesinde benim için iyi ve doğru olanın herkes için iyi ve doğru olup olmadığı beni ilgilendirmediği gibi, benim için yanlış ve kötü olanın da herkes için kötü ve yanlış olup olmaması umurumda bile değil noktasına gelindi.

Sonuç olarak Batı kökenli, baştaki olumlu ve yapıcı özelliklerini büyük ölçüde yitiren akılcı düşünceden yalnızca bilim ve teknoloji alanında hala sağlıklı olarak nitelendirilebilecek veriler, ilkeler, yöntemler alındı ya da kendilerinden esinlenildi. Bunun yanı sıra dünyada giderek daha çok söz sahibi olan diğer çağdaş toplumların akılcı yaklaşımları, yöntemleri, ilkeleri mercek altına alınarak bunlardan da yararlanıldı ya da esinlenildi. Araştırmayı seven tüm üniversite öğrencileri dünyadaki önemli araştırma merkezlerinin tamamında sürdürülen projelerin hepsine davet edildiler. 

Bütün bu olumlu ve yapıcı yaklaşımlar, yorumlar, eğitim-öğretim politikaları sonucunda Türkiye’deki toplumsal yaşam niteliksel bir değişime uğrayarak dünya toplumları için bir örnek oluşturdu. Sayılan ve sevilen bir ülke haline gelen Türkiye tüm dünya ülkeleriyle gerçekleştirdiği içten-yapıcı ilişkiler sayesinde gezegenin en çok ziyaret edilen coğrafyalarından biri haline geldi.

Pandemi yılı, Aralık ayı