Dileğim…

Hafta sonunda bir süre pencereden dışarıyı izledim. Bomboş sokak ve yağan yağmura, sokak kadar boş gözlerle baktım. Küçükken de böyle pencereden dışarıyı izler, ağzımla yaptığım buharın üzerine yazı yazar, resim çizerdim. Penceredeki yansımamı gördüm. Yıllar önce 12 Eylül 1980 günü aynı pencereden aynı boş sokağa bakan küçük kızı hatırladım. Çevresinde olup bitenleri anlayamayan, merak eden aynı zamanda korkan bir kız çocuğu. Yeni eklenen birkaç bina ve dükkânlar dışında o zaman gördüğüm manzara ile şimdiki aynı boşluk. Tam da o zamanki gibi olup biteni anlamaya çalışıyorum, merak ediyor ve korkuyorum. Ancak arada büyük bir fark var. O zaman kendimi bu kadar çaresiz hissetmemiştim. Sadece o zaman değil başka zamanlarda da. Sanki hayatımın kontrolü hiç bu kadar elimden alınmamıştı. 1980’lerde çocuk, 1990’larda genç olan benim neslimin gördüğü toplumsal olaylar hiç de küçümsenecek gibi değildi. Ona rağmen bu kadar bunalmış ve ümitsiz olduğumu hiç hatırlamıyorum. Her gün çevremden duyduğum kötü haberlerin acısını içimde hissedip, çok üzülüyorum. Ancak benim başıma gelinceye kadar da utanarak şükredeceğimi biliyorum. 

Nesrin Topkapı 1980 yılbaşında ilk kez TRT ekranına çıkmıştı.

Bunları düşünerek pencereden uzaklaştım. Her zaman vakit bulmak için can attığım, fakat şimdi pek de heves edemediğim aktivitelerden birinin başına geçmeye karar verdim. O sırada masadaki vazoda duran kokina çiçeklerine gözüm takıldı. Birkaç gün sonra yeni bir yıla girecektik. Ben küçükken anneannem de her yılbaşında bu çiçekleri alırdı. Yine o küçük kızı hatırladım. Onun geçmiş yeni yıl kutlamaları geldi gözümün önüne. Akrabalarıyla ya da komşularıyla geçirdiği, hiçbir şeyin mükemmel olmak zorunda olmadığı, sade, sıcacık, sevgi dolu yeni yıl kutlamaları. O küçük kız, pencereden dışarıya korkuyla baktığı o yılın sonunda yılbaşı gecesini ailesi ve komşularıyla geçirmişti. Neredeyse tüm ülke gibi Nesrin Topkapı’yı izlemek için hep birlikte televizyon başına toplanmışlardı. Darbenin yaşattığı onca olumsuzluğun üzerine bu durum “Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” özdeyişinin bir kanıtı mıydı, yoksa yaşanan olumsuzlukları ülkece üzerimizden atabilmenin bir yolu muydu bilmiyorum. 

Bundan dört yıl sonra ise yine TRT’nin yılbaşı programında Zeki Müren’in, Neşe Erberk’le “Gitme, sana muhtacım” eşliğinde dans edişini izlemişti küçük kız. Zeki Müren o gece şöyle demişti; 

Gülünüz. Siz de gülünüz. Sizler de gülünüz. Lütfen gülünüz. Gülelim.”

Bu mesajdan sonra gülmüş müydü küçük kız hatırlamıyorum, ama şimdi gülebilmeye o zamandan daha çok ihtiyacım olduğunu hissediyorum.

O yıllarda Halit Kıvanç’ın sunduğu yılbaşı programları sayesinde Erol Evgin, Ajda Pekkan, Barış Manço, Sezen Aksu, Ferdi Özbeğen ve daha niceleri evimize konuk olurdu. Zeki Alasya , Metin Akpınar, Şener Şen sayesinde bolca gülerdik. Bu arada tombalada çıkan sayıları kaçırmamaya gayret ederek, patlamış mısırlarımızı yerdik. Yılbaşı gecelerinin finalinde Mili Piyango’nun dönen toplarının durup düşmesini merakla bekler, sonra da hayallerimizin üzerini bir dahaki yıla kadar örterdik. 

Tüm bunlar asıl önemli olana renk katan ayrıntılardı. Biz o günlerde zamanı birlikte paylaşmaya önem verirdik. Paylaşarak mutluluğu arttırır, üzüntüyü azaltırdık. O yılların sıkıntılarını paylaşarak uzaklaştırabilmiştik.

Benim için bu yılbaşının diğerlerinden en önemli farkının bu olduğunu düşündüm. Paylaşamamak! Dostlarımla ya da akrabalarımla bir araya gelip, kucaklaşamayacaktım. Onca üzüntülü insan varken de yeni yıl coşkusu yaşamak içimden gelmeyecekti. 

Artan hüznüm ve azalan ümidime rağmen kitap okumaya başladım. O sırada Nazım Hikmet’in “Yaşamaya Dair” şiirinin şu mısraları geldi aklıma:

Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız, 
Yani, beyaz masadan, 
Bir daha kalkmamak ihtimali de var. 
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini 
Biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına, 
Hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden, 
Yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz 
En son ajans haberlerini. 

Nazım daha yıllarca hapiste kalacağını bildiği halde nasıl bir yaşam arzusuyla yazmıştı bu şiiri diye düşündüm. Kendimden utandım, biraz da kızdım. Bu yıl için kendime Nazım’ın yaşama sevicinden, mücadele ruhundan diledim. Elimdeki kitabı bırakıp tekrar pencereye gittim ve Bulutsuzluk Özlemi’nin “Yaşamaya Mecbursun” şarkısını mırıldanmaya başladım. 

RELATED ARTICLES

Most Popular

Recent Comments