İzmir depremin yaralarını sarmaya çalışıyor

İzmir, arada sırada, yaralı bir yunus gibi sarsılır. Havaya doğru yükselir, ölümle pençeleşir, ölür ve sonra yeniden hayata kavuşur. Depremler İzmirlilerin yüreğini dolduran korkunun ölmeyen çiçeğidir. Her vatandaş burada doğuştan depremi yaşayacaktır. Kent tarihinin anıları arasında o kötü anlar, toprağın o ürperişi, derinden gelen titremesi ve homurtusu yer alır. Sanki denizin altındaki, toprağın derinliğindeki bir kentin kulelerinde iki kat bir güçle çanlar çalmaya başlar, yukarıdan bir güç insanlara artık her şeyin sonunun geldiğini bildirir. Duvarlar yıkılır. Damlar çöker. Ve her şey tozun toprağın altında kalır. Koskoca dalgalar, ulaşabildikleri yerlere kadar, sanki yaşamdan, kentten, insanlardan öç alma tutkusuyla yaşamı söndürür. Sonra yavaş yavaş hayatın belirtileri görülür. Kaçmış, sığınacak yer aramış insanlar yavaş yavaş ortaya çıkarlar. Kızgın boğa kükremiş, gitmiştir. 

Akdeniz’deki kırılmaları, kıvrılmaları ve peş peşe deniz derinlikleriyle dağ zirvelerini oluşturan etken, zamanın henüz etkilerini silemediği ve yıkıcılığını gözlerimizin önünde bugün de sürdüren, için için kaynayan jeolojik yapıdır. Bu jeolojik yapı, denize serpilmiş adaları, yarımadaları, kimi suya gömülmüş, kimi parçalanmış kıta kalıntılarını ya da parçalarını, pek aşınmaya uğramamış girintili çıkıntılı yer şekillerini açıklar; homurdanıp duran, uykuya dalan, sonra birden felaket getirmek üzere uykusundan uyanan yanardağların ateşini yine bu jeolojik yapı açıklar. 

İzmir tarihler boyunca hep yıkıcı etkileri bugün bile görülebilen depremlere maruz kalmış irili ufaklı yüzlerce adası, kayalıkları, su altında kalmış tarihi eserleri ile bize tarihte yaşadığı depremleri bir bir anlatır. İzmir’de yaşıyorsunuz depremi bir şekilde yaşarsınız. Şiddeti ne derece olursa olsun bir deprem korkusu ile iç içesinizdir. Coğrafya insanların kaderidir denir. İzmirliler elleri yüreklerinde bu kaderi endişe ile karşılaşmışlardır. Ben yaşamım boyunca birkaç kez depremle karşılaştım, o ağırlığı yüreğim yanarak yaşadım. 

1 Şubat 1974’teki 5,2 şiddetindeki deprem en çok Alsancak semtinde hasar yapmıştı. Sabaha karşı saat 02.00’de İzmirliler’i tatlı uykularında yakalayan ve uzun süren deprem büyük panik yaratmıştı. Sokaklara fırlayan İzmirliler, uzun süre evlerine girememişlerdi. Deprem eski taş ve tuğla karışık yığma yapıların duvarlarını çatlatmış, iki kişinin ölümüne neden olmuştu. İzmir Atatürk (Konak) Meydanı’ndaki saat kulesinin taç kısmı yıkılmış ve kulenin saati durmuştu. 

Aralık 16, 1977’deki depremde ardı sıra iki sarsıntı yaşanan İzmir’de, bazı evler yıkılmış, duvarlar çökmüş ve çatılar uçmuş, yirmi kişi yaralanmıştı. Buca’daki Sosyal Sigortalar Hastanesi çok hasar görmüş, boşaltılmıştı. 

İzmir ve çevresinde kuvvetle algılanan 14 Haziran l979 depremi, İzmir’in Alsancak semtindeki bazı evlerde duvarların derin biçimde çatlamasına sebep olmuştu. Karaburun’da iki ev çökmüş, bir kişi yaralanmıştı. 

17 Ekim 2005 günü İzmir’de gece saat 12.46’da meydana gelen ve merkez üssü Ege Denizi Seferihisar açıkları olan 5.9 şiddetindeki deprem İzmir’de ve ilçelerinde vatandaşları sokağa atmıştı. Panik nedeniyle ilk belirlemelere göre yüksekten atlayan altı kişinin yaralandığını ertesi gün öğrenecektik. Günlerce sokakları mekân yaptı İzmirliler, evlerinde uyuyamadılar. 

12 Haziran 2017’de Karaburun merkezli 6,2 büyüklüğünde deprem meydana geldi. Daha sonraki seneler İzmir’i gökdelenler kenti yapma projesi gündeme geldi. Asuman Abacıoğlu, 5 Mart 2010 günkü gazete yazısında, “Şili depremi İzmir’i gökdelenler kentine dönüştürmek isteyenlere gerçeği gösterdi” diyerek yetkilileri uyarıyordu. Birkaç gün önce 8.8 şiddetinde Şili’de meydana gelen depremden sonra televizyon programında konuşan uzmana, bu şiddette bir depremin İstanbul ya da İzmir’de meydana gelmesiyle oluşacak hasarın ne olacağı sorulunca, yanıt çok çarpıcıydı: “Taş taş üstüne kalmaz.” 

Vurgulanan nokta, eski yapılar bir yana yeni binaların da depreme dayanıklılık açısından yeterince ciddi bir şekilde denetlenmediği yönündeydi. 

Aynı tarihlerde DEÜ Fen Bilimleri Enstitüsü Deprem Yönetim Başkanı Prof. Dr. Atilla Uluğ, Alsancak-Turan arasındaki 550 hektarlık alana gökdelenler yapılmasını öngören projenin gerçekleşmemesi gerektiğini söylüyordu. Bu bölgedeki zemini “muhallebi gibi” diye tanımlıyor ve ne kadar kazık çakılarak yapılırsa yapılsın bu kazıkların “muhallebinin içine batırılmış kürdanlar gibi” olacağını belirtiyordu.

Ne yazık ki bu uyarılara rağmen İzmir her geçen gün biraz daha betonlaştırıldı. Mahalle aralarındaki her boş bahçe, her boş arsa biraz daha rant diye inşaat sektörüne teslim edildi. Briketleri yalapşap sıvayla güya örülmüş, son katında kalındığı yerden devam edileceğinin işareti olan filizleri görünen güya binaları görmeye alıştık. Sokak aralarında asık suratlı alışveriş merkezlerinin gri duvarları yer aldı, ikazlara rağmen gökdelenler dikildi. Çimentodan, demirden çalınarak, kalite düşürülerek, imarsız izinsiz inşaatlar gerçekleştirildi. Etik değerler yerini karmaşaya, düzenliliğin yerini derbederliğe, disiplinin yerini başıbozukluğa bıraktı. 

l900’lü yıllardan itibaren İzmir’de 6 ve üzeri büyüklüğünde 8 deprem meydana geldi. Son deprem 30 Ekim 2020’de saat 14.51’de İzmirlileri yakaladı. Ege Denizi Seferihisar açıklarında 6.9 büyüklüğündeki deprem bir kez daha yüreğimizi dağladı. Yitirdiklerimiz ve enkaz altından kurtulanlarla bir tarafımız kan ağlarken bir taraftan sevinç gözyaşlarına boğulduk… Kurtarma ekiplerinin daracık sütunlar arasına süzülerek, kendi hayatlarını riske atarak, depremzedeleri bulundukları yerde tıbbı tedaviye başlamaları, sabırla o bedenleri enkazın altından kurtarmalarını izlemek hepimizde müthiş bir duygu seli yarattı. 

Yardımlaşmanın, insan sevgisinin, meslek aşkının, becerinin, koordinasyonun ve organizasyonun en güzel örneğini verdi İzmir. AFAD, KIZILAY, jandarma kurtarma kurumu, sivil toplum kuruluşları, AKUT, GEO, ANDA, Türkiye Dağcılık Federasyonu, İHH, AKDF gibi onlarca dernek mensubu, özel şirketlerin gönüllü arama kurtarma ekipleri İzmirlilerin yanında yer aldılar. 

Gün boyu çay, kahve, çorba, sıcak yemek ve soğuk sandviç dağıtımları aksamadan yürütüldü. Basın mensupları için yayın ve dinlenme noktaları oluşturuldu. Enkazı temizlemek için ve molozları atmak için kamyonlar ard arda sahaya geldi. Kurtarma Ekipleri, Sağlık Ekipleri, İtfaiye, Emniyet Kuvvetleri, Asker, Jandarma ve İzmirliler örnek bir dayanışma içinde mücadeleye devam ediyor.

Depremden etkilenenler için kurulan 3 bin 11 çadırın yanında seyyar tuvaletler kuruldu. Bu arada çocuklar ihmal edilmedi, çocuklar için çocuk bahçesi kuruldu. Başlarında psikolog ablaları var. Çocuklar üzerinde sulu boya, guaj boya ve kuru kalemle resimler yapıyorlar, oyunlar oynuyorlar. Daha büyük çocuklar otobüslerle belediyenin spor tesislerine götürülüyor. Yine başlarında abileri ve ablaları ile birlikte. 

Gerçekten de herkes canla başla, omuz omuza örnek bir dayanışma içinde. Diyebiliriz ki, tüm Türkiye bir olmuş durumda. Çok etkileyici bir tablo ile karşı karşıyayız. Bazı stantlarda kadın ve erkekler için ayrı ayrı çorap, iç çamaşırları, ayakkabı, mont ve giyim eşyaları bırakıldı. Her malzeme ve eşya ambalajında. Hiçbiri kullanılmış değil. Seferihisar’dan bir kamyonet dolusu mandalina, Isparta’dan elma geldi. 

Deprem bölgesindeki insanların telefonlarını şarj edebilmeleri için balkonlarından prizler uzatan, ellerinden geldiğince seferber olan İzmir halk depremin yaralarını sarmaya çalışıyor. İzmir Devlet Opera ve Balesi Sanatçıları Bornova Sakarya Parkı’nda, depremden etkilenen çocuklara muhteşem bir etkinlik düzenledi. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin başlattığı “bir kira bir yuva” kampanyasına 5 saat içinde 2 milyon liralık kira bağış desteği gelmesiyle 200 aile çadırdan kurtarılmış oluyor. 

Evrende ve dünyada her şey, her zaman değişir ve mutlaka değişir, istesek de istemesek de değişir. Çünkü evrenin kendisi değişimdir. Dünya değişir, doğa değişir, insanlar, teknoloji, ideoloji, yaşam, toplumlar değişir, siyaset değişir, iktidarlar değişir… Ama değişmeyen değerler de vardır; ahlak gibi, vicdan gibi, etik gibi, insani değerlerimiz değişmiyor. İyi ki değişmiyorlar.