Ben İyi Değilim…

“Doktor ben iyi değilim
bana iki tertip İzmir yaz
yüreğim darda bozgundayım
tütünüm acı tütmekteyim
Çatalkaya’nın dumanı gibi
bak benzim kül beyaz”

Dinçer Sümer

Gri ve kasvetli bir gündü. 
Şehir kalabalık, rutin akışındaydı…
Saat 14.51… Saat tik tak’larını bastırdı toprağın gürlemesi, sallandık durmamacasına ve birdenbire durdu saat, sonra hayat…
O an sevdiğinle yaptığın konuşma son telefon konuşması olabilirdi, vedalaşmak bile mümkün değildi, anladım…
Çığlıklar geldi kulağıma… Siren sesleri duydum sonra…
Pencereden sokağa baktım; yaşadığım şehre… Toz bulutu içindeydi her şey…

*** 

Salgınla şekillenen yeni hayatımızda çatlayan, çöken evler gördüm. Bir zamanlar adres olarak yazılan, ev denilen barınaklardan, yıkıntıların içinden çıkarılan insanlar, eller üstünde acele ile taşınan sedyeler gördüm. 

Soğumaya yüz tutan bir gecenin sonunda, belki de sabahında, doğan güneşin üstünde ışıldadığı bebekler, çocuklar gördüm sevindim; anneler babalar, çocuklar, gençler gördüm sessiz ambulanslarla götürülen… Kahroldum. 

Gecenin karanlığında bir insana ulaşmak için elindeki suyu içemeyenleri, koca taş blokların altına girip sırtlayanları, ama bana mısın demeyenleri, elini tutan bir eli hissedince gözyaşı döken sessiz kahramanları gördüm. 

Eşyalar gördüm sonra… Fotoğraflar, çantalar, giysiler, karalanmış satırlar… Bir zamanlar birine ait olan, onunla özdeşleşen giysiler, eşyalar, yazılar… Giysiler de, eşyalar da, yazılar da ıssızlaşırmış, bir kez daha anladım. 

Ve bir çöküntünün ortasında, ölümün hayat kadar sıradanlaştığı anlara tanıklık eden, -haklı olarak- ölümü, bu yazgıyı kabul etmeyen, isyan eden, yakınını bekleyen insanlar gördüm. Issız, soğuk ve yabancıydı her şey… 

Giderek soluklaşan, yoksullaşan hayatlarımızı gördüm; acının anlamsız tarifini… Korkularımla, nedenini bildiğim çaresiz sıkıntılarımla, utancımla yüzleştim… Toprak parçası üstünde hayatlarımızın nasıl hiçe sayıldığını sonra…

“Kuşları boğdular, çimenleri söktüler, yolları çamur içinde bıraktılar” ve dere yataklarına binalar inşa ettiler. Ve dere yataklarına inşa edilen; bir sallantıyla çatısının başımıza çöktüğü, kolonlarının diz boyu mezarlıklara döndüğü kırık dökük evlerin artık yapılmamasını istedim. Ölümün hayattan sürülmesini , insanın son nefesine dek- özgürce- nefes almasını istedim, istedim… 

İnsanın insana ettiği kötülüğü doğaya yüklemenin ne kadar kolay bir kaçış olduğunu bir kez daha gördüm. Yitirdiğimiz canları sayı olarak telaffuz edenlerin dünyasına tanıklık ettim, utandım…

Ve Edebali’nin sözlerini mırıldanır buldum kendimi, “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın”…
Ve anladım ki, Sait Faik Abasıyanık’ın dediği gibi, “bir insanı sevmekle başlıyordu her şey…”
Sevgiyi yaşatmaya çalışanların dayanışma gücüyle, her şeye rağmen umutla uyandım yeni güne ama… Ben iyi değilim…

(Bir günceden alıntılardır bu yazı. Yüreğime düşenlerdir. Duygusaldır, üzüntü, acı ve öfke taşır içinde)