Hasan Tahsin tam olarak nerede şehit düştü?

Şükrü Kocagöz
Mimar

Yedi sekiz yıl önce internette niçin, nasıl anlamadan bir resim ekranıma takıldı. Evet bir resim gördüm ve bütün çocukluk anılarım sel gibi boşaldı. Bu yazı bir mimar olarak bu anıların, söz konusu resim ve başka tanıklıkların da, grafiklere aktarılarak “olay mahallini” kesin haline yakın saptama çabasını aktarmaktadır.

1956-1957 olsa gerek. “Kalpaklılar”ı yazıyor babam Samim Kocagöz. Milli Kütüphane’ye gidiyor. “Hukuk-u Beşer”leri okuyor. Eski harflerle notlar alıyor. Akşamları heyecanlı okuyor, anlatıyor bize. Dedem Fadıl Dokuzeylül işgale ve Mümin Bey‘e dair anılarını anlatıyor. Bulgularını yakın komşu ve dostumuz “Ambarcı” ve “Karakaş” aileleri ile de paylaşınca inanıl­maz bir şey oluyor. Onlar Hasan Tahsin‘in yakın akrabalarını tanıyorlar. Ve onlardan önce Hasan Tahsin’in bir fotoğrafı, sonra iki bomba atarak ilk kıvılcımı çaktığı bilgisi geliyor. Bu, dedem Fadıl Dokuzeylül’ün bize hep anlattığı, “yolcu gümrüğü ile eşya gümrüğü arasındayken arkasında oluşan patlamalarla önünün/arkasının karıştığı” söylemiyle de çakışıyor.

İşte internette nasıl olduğunu anlamadan karşıma çıkan bir resim, Hasan Tahsin’in fotoğrafını babama ileten yakınlarının ve kayınpederinin anlattığı anın birkaç saniye sonrasının “temsili resmi”dir.

1958-1959 yıllarında babamın anne tarafından büyük dayı­sı Mümin Bey’in yine anne tarafından büyük dayısı (babamın da kuzeni) olan Naci Sadullah Danış evimize iyice yerleşti. Demokrat İzmir’de köşe yazıları yazıyor, dönemin iktidarı tarafından tevkif edilmemek için bir İstanbul’a kaçıyor, bir bizim eve sığınıyordu. Akşam sofralarında elbette “Hanım Teyze” (Latife Hanım) ve “Dayı” (Mümin Bey) ile ilgili pek çok anı konuşuluyordu. “Naci Amca” kendisine “dayı”nın Hasan Tahsin’in Pasaport’ta bomba attığına dair bilgiler verdiğini anlatıyordu. (Bunun dışında anlatılan, hiçbir zaman kaleme alınmaması gereken pek çok özel aile anısı halâ hafızamdadır.) 

Bu arada Konak Meydanı’nda atılan kurşu­na dair babam Milli Kütüphane’deki belge­lerden bazı bulgulara ulaşmıştı. Ama yine dedem Fadıl Dokuzeylül ve onun kayınbi­raderi Kemal Turhan‘ın (Devlet Demiryolları müdürle­rinden) anlattıkları hala kulaklarımdadır. Kemal Bey’in sol elini yere dik konumda “Tak, bayraktar düştü” derken elini bileğin­den aniden kırıp parmaklarının yere para­lel tutarak yaptığı anlatım gözümün önün­den hiç gitmiyor.

Kıyameti koparan bu kurşunun vilayetten denize doğru atıldığını Kemal Bey’den çok duymuşumdur. Ama ertesi gün dedem Fadıl Dokuzeylül tam “çınarın altında” Vali Kambur İzzet ve Metropolit Hrisostomos‘un konuşmalarını kulakları ile duyduğunu defalarca anlatmış ve papazın “Ben ordula­rımızın başındayım, kurşun tam buradan atıldı” dediğini defalarca o anın heyecanı ile bizlere anlatmıştır. Her seferinde “orduları­mız” lafını da çok sinirlenerek nakletmiştir.

Bu atış, babamın bulgularına göre, kışladan veya oradaki askeri hapishaneden bırakılan bir nefere, başkalarına göre ise vilayetin giriş kolonlarındaki Saatçi Aziz‘e aittir. Belki de her ikisi peş peşe atışlar yapmıştır. Ancak tabanca atanlar bilirler ki, o mesafe­den bayraktarı tabancadan ziyade tüfekle çok isabetli şekilde vurmak, Kemal Bey’in el jesti gibi, devir­mek mümkündür.

Konak’taki her iki olasılık da bu kurşunun Hasan Tahsin tarafından atılmadığı gerçeği­dir. Ancak 1960’da Konak’ta “ilk kurşun” heykeli yapılması gündeme geldiğinde “Gazeteciler Cemiyeti” anıtın “illaki” Konak’ta yapılmasında ısrar etmiştir.

O dönem babamın ve Naci Sadullah’ın çabaları gerçeğin bir “optik kaymaya” uğra­masına yeterli olmamıştır. Yanlış anımsamıyorsam YÖN Dergisi’nde babam birkaç yazı yayınlamış, kendi bulgu ve bilgilerini anımsatmaya çalışmıştı. Ancak hatırladığım kadarı ile o dönemde Hrisostomos’un Yunanistan’da bir meyda­na heykelinin dikilmiş olması Hasan Tahsin’i de ilk kıvılcımı ile İzmir’in en önemli meydanında simgeleştirme isteğini doğallaştırıyordu. Sonunda babamın en yakın arkadaşlarından ve “hısımımız” Turgut Pura heykeli yapan heykeltıraş oldu.

Bu heykelden önce meydanda çok güzel zarif bir mermer dikdörtgen anıt üzerinde başta Hasan Tahsin, 15 Mayıs’ın bütün önemli şehitlerinin adı yer almaktaydı. Heykelin şimdiki yerine ise Konak Meydanı düzenlemesini yapan, dost mimar Ersen Gürsel karar verdi.

Yaşar Aksoy‘un Kırmızı Kedi Yayınları’nda 2019’da ‘Türk Devrimi dizisi-3″ 100. Yılında ulusal direnişin bilinmeyen tarihi cilt 2 (Hasan Tahsin “Yürekler Selanik”) ve İşgal İzmir’inden Hatıralar” künyesi ile yayınlanan kitabı ve 9 Eylül Gazetesi’nde 10-14 Aralık 2019’da yayınlanan yazı dizisi de kitabın “İlk kurşun ve bombalar” ile ilgili bölümlerinin bir özetini ve bazı ek bilgile­ri de içermektedir. 

Bu yazılardan ve bunun dışında rastladığım, başka kaynaklardan da edindiğim bilgiler yazının başında belirttiğim çocukluk anılarımı da tamamlayan bilgilerdir. Babamın 1954-1956 yıllarında topladığı belge ve bilgiler­den bize aktardıklan, dost ve yakınlarından onun ve benim dinlediklerim bombaların atılışından sadece 35 yıl sonrasıdır. (Artık bugün bir asır kadar uzak.)

Bu grafiklerin oluşmasında yer tarifi veren tanıklar; Kudret Sandalcı, Hasan İkbal, Fadıl Dokuzeylül, Mazlum Baysan (olayı gören subay arkadaşları ve Vali Rahmi Bey‘den öğrendikleri ile) Lord Noel Buxton (Hasan Tahsin’in cesedinin fotoğrafını kendisine gönderen İngiliz subayına verdiği teyid ile) ve Genelkurmay Başkanlığı’nın 12 Aralık 1972 tarihli yazı­sında Umum Jandarma Komutanı Miralay Ali Kemal Sınrı‘dır. (5 Haziran 1355 tarihli İzmir’in işgaline dair raporuna da yer vere­rek ve diğer değerlendirmeleri ile İzmir Gazeteciler Cemiyeti’ne yollamış olduğu rapor.)

Bu tanıklıklarda yer saptama açısından bizim için önemli olan askerlerin (temsili resimde de kolaylıkla tanınan) çok yakın­daki Pasaport binasına kaçmış olmalarıdır. Tanıklardan Kudret Sandalcı, (Hasan Tahsin’in Selanik’ten arkadaşı ve Paris yıllarında en yakını olan Galip Sandalcı‘nın kardeşidir) “Yunan geliyor” denince Naim Palas’tan çıkıp dükkanına gitmek istediğini, ancak kalabalıkta sıkışıp kaldığında kayın­ biraderi Cezmi‘nin (Kurtsay) kendisini uzaktan tekrar otelin içine çağırdığını anlatmıştır. 

Kudret Bey, Hasan Tahsin’in attığı bomba ve sıktığı kurşunlardan sonra şehit olduğunu 10-15 metre mesafeden görmüştür. Kendisi “ilk hareketi yapanı gör­müş” ama “Onun arkadaşım Nevres olduğunu kargaşadan fark edememiştim” demiş­tir. 

Bu tanıklıkta otelin yerinin saptanması bizim açımızdan önemlidir. Otelin Pasa­port’a çok yakın olması gerekmektedir. Tanığın Naim Palas olarak nitelediği otelin Kramer Palas olabileceğini, zira Kramer Palas’ın son işletmecisinin Naim Bey oldu­ğunu Yaşar Aksoy kitabında dip notu düşüyor. Kramer Palas Pasaport’un Punta tarafında, 120 metre uzaktadır. Bu dönemde kentin en görkemli otelini bir Müslümanın yönet­mesi mümkün görünmemektedir.

Çınar Atay‘ın “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e İzmir Planları” kitabında (Yaşar Kültür ve Eğitim Vakfı Yayınları 1998) sayfa 143’te yangın alanlarını gösteren Jacque Pertitich) (1932) planlarında (pL4) “Kramer Palace” notu bulunmaktadır. Bu plan Pasaport İskelesi ile Konak Pier’in tam ortasını gösteren bir plandır. Yine aynı kitabın 53. sayfasında yer alan 1905 Goad Sigorta Şirketi’nin İzmir sigorta planla­rından burada “Hotel Joanina”, “Hotel l’Epire”, “Hotel Constatinople”ün buluna­bileceği anlaşılmaktadır. Bu otellerden belki birisi bir zamanlar Kramer Palas’ın sahibince yönetilmiş ve bu nedenle bu civarda da bir Kramer olduğu varsayılmış olabilir.

Fadıl Dokuzeylül, Pasaport’taki yolcu güm­rüğünde iki bekçiyi öldürülmesinler diye evlerine yolladıktan sonra ana gümrük binasına (Konak Pier) hızla giderken arka­sında bomba patladığını ve “İlerim ve gerim ana baba gününe döndü” demektedir. 

Pasaport ve Konak Pier arası yaklaşık 550 metre civarındadır. Tanığın yolun yarısında olduğunu varsayarsak patlamayı 150-300 metre arasında duymuş olabileceğini kabul edebiliriz.

İzmir’in tanınmış tüccarlarından Hasan İkbal’in ise Karşıyaka’dan gelen bir Körfez vapurunda olduğunu, patlamanın kargaşa­sı ve şaşkınlığı karşısında geminin fenere çarptığını söylediği bilinmektedir.

Yer saptanması konusunda ifadelerinde tam bir yer tanımı geçmese de Yıldırım Kemal‘in anlatımlan, internette takıldığım ‘Temsili” resmi ile birebir örtüşmesi açısın­dan en önemli kanıtları sunmaktır. Pek çok kaynakta yer alan bu temsili resim neredey­se bir fotoğraf realistliğinde yapılmıştır. O dönem gazete ressamlarının fotoğraflardan “canlandırma temsili resimler” yaptıkları bilinmektedir. Bu grafik, bir fotoğraf deste­ği olmadıkça, hiçbir gazete ressamının hayal gücü ile yapılamaz.

Bu resmin İzmir işgalini bizzat yaşamış ve çok iyi bir illüstratör olan İtalyan Vittorio Pisani‘ye ait olduğu da iddia edilmişti. Savaştan sonra Mısırlı Prenses Kadriye Hüseyin‘in isteği üzerine on adet resim ürettiği bilinmektedir. Ancak benim bilgim ve bulgularım içindeki on resimden birisi bu yazıda söz konusu ettiğim resim değil­dir. Pisani’nin on resminin pek çoğunda kendi imzası ve yanında “Roma” ibaresi yer almaktadır. Bu resimler ileri bir suluboya tekniği ile yapılmıştır. (Türk illustratör İhap Hulusi‘nin resimleri gibi. Söz konusu resmin ben hiç renklisini görmedim ve resim Pisani’nin diğer resimlerindeki teknikle aynı değildir. Mimari ögeler Pisani tekniğinde olamayacağı kadar fotoğrafımsı ve belirgindir. Resim imzasızdır; en azından benim gördüklerim…)

Resmi açımsadığım konunun uzmanları resmi bildiklerini ancak hiç “benim gözümle” değerlendirme­diklerini belirttiler.

İnternette rastlantı olarak gördüğüm resim­deki gümrük binası o dönemdeki yapısını oldukça andırmaktadır. Yukarıda sözü edi­len Çınar Atay’ın yayınında sayfa 52’deki haritada yer alan yapıları fotoğrafta tek tek belirlersek, bunları “Hotel Londra”, “Hotel Egypte” (Mısır Oteli) Bar/Kafe, “Türk Tiyatrosu” ve kafe olarak belirlemek mümkündür. 

Bütün bu yapılar Pasaport iskele binası köşesin­den sadece 30-40 metre uzaktadır. Temsili resimde pek çok eski fotoğrafta yer alan ahşap rıhtım kontrol kulübesinin kargaşayla yer değiştirdiği çok gerçekçi görülmektedir. Pasaport binası, tanıklıkla­rın belirttiği gibi, Yunan askerlerinin panik­le hemen sığınacağı yakınlıktadır. Harita ile çakışan “Türk Tiyatrosu” ise gerçekten “Osmanlı-Selçuk” tipi kemerleri ile Kordon’daki bütün Levanten yapılarından farklıdır.

Bu resmin dışında 25 metre sonra ise Belediye Oteli (yukarıda sözü edilen kita­bın 53. sayfasındaki haritada) görülmekte­dir. Belediye Oteli kanaatimizce o tarihte bir Müslümanın, yani Naim Bey’in kiralayıp işletebileceği tek oteldir. O dönem “Kordon’daki bütün otellerin adı yabancı dildedir, hepsinin sahibi ve işletici­si de yabancıdır” demek hiç de yanlış olma­yacaktır. (Bazı kaynaklarda da olay yeri “Asker Oteli önü” olarak da yer almaktadır. O dönem askerlerin bir Müslüman işletme­yi tercih etmeleri kaçınılmaz bir olasılıktır.)

Kudret Sandalcı, Naim Palas’tan çıktığını, kalabalıkta sıkışıp kaldığını, kendisini geri çağıran Cezmi Bey’i (Kutsay) duyup kala­balığı yararak geri dönemediğini söylemiş­tir. Bu mesafe tahminen otel ile 12-15 metre olmalıdır. O kargaşada daha uzağa bir ses iletmek olanaksız olurdu. Kudret Bey, Hasan Tahsin’in eylemini de yakından gördüğünü söylemektedir. Kendisi otelde ses mesafesinde ise temsili resimde Hasan Tahsin’in bulunduğu noktaya da 15-18 metre uzakta olacağı anlaşılmaktadır. 

Temsili resim Yıldırım Kemal’in belirttiği gibi sadece askerlerin Pasaport’a sığınma mesafesinde oldukları kanıtı ile kalmamak­tadır. 

Aynca tanıklıkta söylendiği gibi, Hasan Tahsin’in üzerinde “koyu” bir palto vardır ve tanıklıkta belirtildiği gibi ayakta tabanca ile ateş ederken vurulmaktadır.

Tanıklıkların belirtildiği gibi 4-5 ölü Yunan askeri vardır. En önemlisi duvar kenarında­ ki ölü / yaralıların başında siyah dini külahı, siyah cübbesi ile Hrisostomos da görül­mektedir. Onun en önde yürümekte oldu­ğu bütün belgelere geçmiştir.

Yukarıda anılan tanıklar, haritalar göz önüne alındığında eylemin bugünkü iske­lenin köşesinden 30-35 metre uzakta ger­çekleşmiş olduğu neredeyse kesin olarak anlaşılmaktadır. Resimdeki demir döküm “palamar babası” da bugün hala yerinde durmaktadır. 

Yine pek çok raporda geçen Lord Noel Buxton’un da fotoğraftan teşhis ettiği üzere şehidin başı ve parçalanmış vücudu Kordon’da bulunmuştur.

Son günlerde sosyal medyada 1921’de Fransız George Magarian‘ın çektiği (35 mm) İzmir filmi dolaşmaktadır. Oldukça temiz görüntüler arasında birkaç saniye süren muhtemelen “Hotel Egypte”in ikinci kat en batı penceresinden “olay mahallinin” görüntüsü yer almaktadır. Genel çekimle­rin yer aldığı her sekansı her karesi o dönem için çok pahalı ve zahmetli bir film­de bu çekim oldukça manidardır. O dönem filmciliği için bir “vinç çekimi” açısındaki bu kareler alışılmadık ve tamamen “rastlan­tısal” olamayacak görüntülerdir.

Ve nihayet resmin aslı

Bütün bu anılan, haritalan ve bulgulan, dönem fotoğraflarını süzgeçten geçirdikten sonra küçük bir mucize gerçekleşti. Bunları grafikleştirmemi tetikleyen “internetteki resmin” kaynağına ulaştım. Grafik çözümlemeyi bitirdikten sonra, resmin dönemin İngiliz “Grafics” dergisinden yayınlanmış olduğunu ve değerli yazar Atillâ Oral’ın ilk kez yayınlanan fotoğraflarla (2009 Doğan – Burda Dergisi, Tempo’nun ücretsiz eki) Kurtuluş Destanı isimli kitabında yer aldığı gerçeğine ulaştım. Yayınevi aracılığı ile kendisine ulaşınca büyük bir “âlicenaplıkla” resmin fikir hakkını satın aldığı orijinal, altyazılı kopyasını bana iletti.

Resim dönemin “Life”ı diyebileceğimiz İngiliz haftalık yayını “Grafics”in 1 Haziran 1919 tarihli sayısında yer almaktaydı, res­min grafikeri Ralph Cleaver‘di. Editörün notu ise dergi grafikerinin bir “İngiliz deniz subayının yolladığı mektup ve krokilere (taslak resim çizimlerine) dayanılarak grafiği hazırladığını belirtiyordu. 

Attilâ İlhan’ın yönetiminde çalışmış olan bir grafiker olarak, deneyim ve duygularım beni yanıltmamıştı. Tam tahmin ettiğim gibi söz konusu resim tam da pek çok fotoğraf ve krokiden yararlanılarak hazırlanmış güzel bir grafiker işiydi. Civardan değişik açılardan çekilmiş birkaç fotoğraf ve İngiliz subayın krokilerinden yararlanılarak grafiker perspektifi kendi “firar” noktasına göre yeniden kurgulanmıştı. Elindeki dar açılı fotoğrafları kendi açısına uyarlarken mimari ögeleri “benzetmeye” çalışmıştı. 

Pasaport binasının pencerelerinin kilit noktasındaki üçgenler ve pencere üst başlıklarının kemerlerini biraz abartmışsa da oranları doğruydu. Herhalde gümrük binasının cephesi ince kolonlu zemin katını elindeki materyalden tam algılayamamış bu nedenle sahildeki kayıklar arasına bir istimbotlu kayık yerleştirerek çıkan dumanla gümrüğün zemin katını grafiker jargonu ile “sabunlamış”tı. Dumanlar gümrük binasının perspektifte tam oturtulamamış uzaklığını da kamufle etmiştir. (Yeniden kurgulanan perspektifte yolcu gümrük binasının sadece 10-15 metre daha geride olması gerektiğini söyleyebilirim)

Resimde Londra Oteli, Mısır Oteli, Bar, Kafe binalarının değişken yüksekliklerinin doğru olduğu ancak balkonlarının yerleşimlerinin doğru olmadığı gözlenebilir. Bu da yine rıhtımdan çok dar açı ile çekilmiş fotoğrafların ressamın kendi yeni kurguladığı “firar” noktasına göre çizime yaptığı aktarımların sonucudur. O dönem otel ve kafelerin pek çoğunun önünde olan “branda gölgelikleri” ressam kargaşayı, dağılan askerleri vurgulamak için yok etmiştir. Kargaşayı güçlü verebilmek için asker sayısını arttırırken biraz da binalara göre insan ölçeğini (bilerek?, bilmeyerek) ufaltmıştır. 

İngiliz subayın krokilerinde muhtemelen binaların da bazılarının ismi yer almıştır. (Gazete arşivinden bir de krokiler çıkabilseydi) Türk Tiyatrosu’nun cephesi (ben dönem fotoğraflarında rastlayamadım) sanki biraz kurgusal bir kemerli mimariye sahiptir. Bütün dönem fotoğraflarında görülen palamar babası, tahta kulübe (kargaşa ile yönü dönüktür, oranları çok az büyüktür) kayıklar (yolcu gümrüğüne gemiden kayıkla çıkıldığı için dönem fotoğraflarında burada gemi olmayıp kayıkların olduğu görülmektedir) her şey yerli yerindedir. 

Resimde ordunun ön saflarının dağınıklığı, şövalyece tek başına tabanca atışı sonucu oluşabilecek bir dağınıklık değildir. Kulübeye bile yön değiştirecek kargaşa ancak bombanın etkisidir. Bazı kaynaklar Hasan Tahsin’in saat on bir sula­rında önce ateş edip vurulduktan sonra bomba attığını söylese de (Benim Adım İzmir / Haluk Işık / İşgalden Kurtuluşa İzmir/ İzmir Büyükşehir Belediyesi – Cumhuriyet Gazetesi yayını, 9 Eylül 2007) Bazı kaynaklar (aynı yayın, İzmir Basının Mütareke ve İşgal Gün­leri / Zeki Arıkan) işgalin üçüncü yılında yayınlanan “Anadolu’da Yenigün Gazetesi’nde Hasan Tahsin’in dört efzunu bomba ile öldürdükten sonra şehit edildiğini kaydet­mektedir. 

Bu bilgiler yazının başında yer verdiğimiz tanıklıklar, 1922 filmi vb. anılarımla sen­tezlenince bomba olayı yeri kesinleşmekte­dir. Dergi yönetimi ise gravürün altına şu yazı­yı koymuştur: 

“Smyrna’da Yunanlılar’ın karaya çıkışı 

Türkler’in teslim olduğu andan itibaren, Anadolu’daki Yunan baskı­sı daha önce hiç olmadığı kadar büyük bir şiddetle sürdürülmüştü, yaklaşık olarak Mayıs ortalarında Yunan kuvvetleri İzmir’e (Smyrna) ayak bastılar. Resim bu iniş anı­nın nasıl bir etki yarattığını göstermekte­dir. “Oldu” diye yazıyor muhabir. İlk başta direniş yok, Kalabalık, herkesin tezahürat ettiği bir derbi günüydü. İskele sonunda aniden makineli tüfek ve tüfek sesleri geldi. Kalabalık, panik içinde etrafa kaçış­maya başladı ve askerler etraftaki her şeye oldukça çılgın bir şekilde ateş etmeye baş­ladılar ve o sırada yaklaşık yirmi zararsız Türk vuruldu. İşlemler fırtınadan sonra seller eşliğinde tamamlandı. Ancak aralık­larla Türk mahkumlar -çoğu yaralı olan-­ toplu taşıma araçlarına götürüldü.”

Muhtemelen İngiliz subay krokileri ile olayı da anlatan bir metin yollamıştı. Ancak İngiliz derginin yazı işleri bu metin yerine “yandaş” bir tavırla genel bir metin yazmış. “Resim bu iniş anının nasıl bir etki yarattı­ğını göstermektedir” ibaresi elbette bu etkinin başka bir deyişle “Türklerin ilk direniş anı” olduğunun üstü kapalı ifadesi­dir. Yazıda makineli tüfeklerin niye “ani­den ateş ettiği” de gizlenmekte veya anlayanın ferasetine bırakılmaktadır.

Heykeltıraş Bihrat Mavitan, şehit gazeteci Hasan Tahsin/Osman Nevres’i anan, anla­tan bir simgenin, işaretin yer alması düşüncesini somutladı.
Heykeltıraş Bihrat Mavitan, şehit gazeteci Hasan Tahsin/Osman Nevres’i anan, anla­tan bir simgenin, işaretin yer alması düşüncesini somutladı.

Artık İzmirliler’in dileği bu noktada büyük vatansever, kurtuluşun ilk şehidi “Osmanlı’nın ilk sosyalistlerinden” gazeteci Hasan Tahsin/Osman Nevres’i anan, anla­tan bir simgenin, işaretin yer alması olmalı diye düşünüyorum. Bu düşüncenin somutlamasını da dost heykeltıraş Bihrat Mavitan gerçekleştirdi.