Hoş Geldin Sonbahar

İşte sonbahar geldi. Şehrin sokaklarında dolaşırken yapıların çizgilerini, farklı yapım tarzlarını, mimarilerindeki ince ayrıntıları incelerken, kimi pencerelerin önüne yerleştirilen saksılar parlak yaz güneşinin ışıltısı ile çiçeklenmiş. İşte diyorum hayat o saksıdan fışkıran çiçekte. 

Sonbahar güneşi kaldırım taşlarına mavimsi bir parıltı vererek sokağa yatay açılarla düşmüş. Balkonlardaki sardunya saksısı mevsimin son çiçeklerini açmış. Kabukları fil derisi gibi kalın görünen o salkım saçak ve uzun palmiye ağaçları arasında Kordonboyu’nda bir gezintinin keyfi ile sonbaharı karşılamaya hazırlanıyorum. 

Bilirsiniz sonbaharın insanı ısıran hafif bir serinliği vardır. Böyle boş, kendini açıkça ele vermeyen anlarda zihnimi, bilerek bir düşünceye yoğunlaştırmayı severim. Öyle anlar oluyor ki, sıradan yaşamın her ayrıntısı, yalnızca varlığı ile bile ilgimi çekiyor. İşte İzmir! Her köşesini bildiğim, imbatında serinlediğim, insanıyla İzmir!

Yaz biterken sıcakların azaldığı ilk günlerin ardından akşama doğru uçsuz bucaksız gökyüzünde bazı renklerin yumuşadığını, sonbahara haber veren solmuş meltemi de hissedebilirsiniz. O tertemiz serinlik, sonbaharın o muhteşem kokusu… Yapraklar hâlâ yeşil, yapraklar dökülmemiş henüz. Gökyüzünde süzülen bulutlar mıdır, pus mudur, söylemek zor. Eski pembe tonlar çözülmüş. Yaz göğünün derin maviliği yerini belli belirsiz sarılara bulaşmış bir griliğe bırakmış. 

Sonbahar güzeldir ama dokunaklıdır. Sonbahar doğası gereği her şeyin sonunu hatırlatır. Sizler de benim gibi mi hissedersiniz bilemem, ben geçen zamanı derin bir acıyla anımsarım. Bir şeylerin beni bırakıp gitmiş olması sarsar beni. 

Duyumlarımız her birimizde, farklı seviyelerdeki farklı biçimlerdeki algılayışlarımıza göre dizilir. Böyle anlarda zamanın damla damla akışını dinlerim. Evrenin yanımdan akıp gidişini… 

Hayat her şey, hem içimizde hem dışımızda. Her birimiz ayrı hikâyeler oluşturuyoruz. Hepimizinki farklı olsa da hepimizin bir çırpıda tanıdığı, kalbimize değen, kendimizi özdeşleştireceğimiz, kendi yaşanmışlığımıza denk düşen, içimizdeki bir teli çok derin titreten hikâyelerdir bunlar. Her şey çok derin, her şey çok engin. Zaman geçmiş! Ansızın aklıma gelen herhangi bir şey -bir şarkı, bir anı- bir insan, tesadüfen burnuma gelen bir koku. Geçmişten bana kalan anılardan anlayamadığım bir özlem kabarır. Bitmeyen bir hülyanın ipine tutunmuş, anılarımın içinde ilerlerim. 

Kâh geçmişi anımsar, kâh geleceği planlarım. Dünyadan dünyaya, hayattan hayata geçerim. Kordon’da, bu güzel, bu sönen, parlak ekim gününde, söğüdün taranmış incecik dalları içinde birbiri ardından akan vapurları izleyerek günün yorgunluğunu atmaya çalışırım. Karşıyaka vapuru akıp gider denizin içinden, mavinin içinden. Uzakta bir şarkı çalınır kulağıma. Bir yaprak düşer. 

Böyle kırık dökük düşünceleri yazmakla oyalandığım için kendime kızacağım neredeyse. Ne var ki yaşadıklarımı, duygularımı bana göründükleri gibi söylemem şart, ben, ben olduğum için. Kalemime bir solukta koca bir sayfa yazı döktüren içimdeki dürüst taraf, ölmeyen ve ölmemesi için çırpındığım duyarlılığım. Çünkü hissetmektir mühim olan. Aslında sahip olduğumuz tek şey izlenimlerimizdir, hayatımızın gerçekliğini hepimiz kendi yorumlarımız üzerine oturttur ve buna göre yaşarız. Hayatın akıp gittiğini hissetmeksizin, hayat şöyle bir değip geçer üzerimizden. Ne çok şey ıskalayarak yaşarız! Oysa yaşamayı bilmek, onu değerlendirmek, hissetmekten geçer.

Yaz gelir, sonra sonbahar. Sonra kış. Mevsimler geçip gider. Ölü yaprak düşer ağaçtan. Bir anne “uyusun da büyüsün” diye usulca ninni söyler bebeğine, ister yaz olsun ister kış, mayıs ya da kasım. Uyu diye ninni söyler. Uyu, uyu der beşiğinin yanında. Uyu da büyü. Hayat gelir, hayat gider. Bizler, doğa, tüm evren, yaprak ve çiçeklerle, tohumlar ve böceklerle, otlar ve bitkilerle, kediler ve ağaçlarla, tavanda vız vız vızıldayan sinekle, yaşantılarımızın gürültü patırtısı içinde hayatı yaratırız. Günleri aylar, ayları yıllar izler. Salıyı çarşamba, çarşambayı cuma… Zaman bu sürekli çarkla birlikte tekrar tekrar döner. Her biri kendi dalgalarını yayar; ayrı ritimlerini yankılar. 

Hoş geldin sonbahar!