Selam sana, ey yaşam

Yazı tutmayınca, uyku da tutmuyor. Böyle akşamlarda sabahın olmasını sabırsızlıkla beklerim. Yatağımdan kalkar, pencerenin önünde olan yazı masamın arkasındaki sandalyeyi çeker camdan dışarıyı seyrederim. Yolun iki yanı boyunca uzanan sokak lambalarının turuncu ışıklarının titreşimlerine bakar, gözümün ermediği bir noktada hepsinin söneceği saati beklemeye koyulurum. Floresan ampullerin aydınlattığı elektrik direkleri yavaş yavaş söner, gecenin rengi gitgide beyaza çalar, karanlık artık çok uzaklarda kalmıştır. 

Ah! Ne sabahtı o beni güne hazırlayan. O bildik sokağımın gözümün önünde aydınlanışını görünce ansızın bir bungunluk çökmüştü üzerime. Sokağın köşesindeki bakkalın önündeki insanların sesi, yan apartmandaki manavın kaldırdığı kepenk sesi, gevrekçinin sesi… Sonra yavaş yavaş, birbiriyle içi içe giren farklı ses dalgaları ve onlara katılan yenileri, tek tek seçilir oldu. Hepsi de sokağı yanı başıma getirmişlerdi. Yavaş yavaş yayılan ışık altında kalbim, gerçek bir peri masalındaymış gibi rahatlamıştı. 

Sayısız evin, boşlukların, binaların girintilerinin üzerine güneşin yavaş yavaş yaldıza buladığı incecik ve saydam bir perdeyle açılmıştı gün. Şehrin yüzündeki gecenin maskesi kayıp gittikçe, altındaki çizgiler yavaş yavaş ortaya çıkmıştı. Bir pencere açılınca, çoktan doğmuş olan gün bir daha doğmuştu. 

Bir şehrin uyanışını kırda şafak sökmesi kadar dokunaklı bulmuşumdur. Şehrinki daha bir yeniden doğmaktır. Güneş önce koyu bir aydınlıkla, ardından buğulu bir ışıkla ve sonunda ışıl ışıl bir altın sarısıyla şehrin her köşesini yaldızlar. Işık, ağaçların karaltılarına, pencerelerin camlarına, çatılarına, binaların her renkten duvarlarına, konar. Işık, bütün marifetini sergiler; umudu aşılar. Işık kente umut vaat ederek gelir. 

Hemen hemen her evde sabahın o tatlı telaşı yaşanır. Esnemelerle, gerinmelerle giyinilir, çekmeceler aceleyle açılır, çoraplar aranır. Uygun elbiseye göre uygun çorap, eteğin sökük yeri, çorabın kaçığı, ütülenmemiş giysi, ödenecek fatura hep sabah vakti akla gelir. Derken kahvaltı, derken yetişilecek otobüsler, kaçırılmaması gereken uçaklar… O telaşla çalan kapı, gelen telefonlar… SAATLER, DÜZEN, DİSİPLİN, TAM ZAMANINDA ORADA OLMALAR, BURADA OLMALAR…

Kapılar çalınmaya başlar. Birinde süt şişeleri, diğerinde ekmekler ve gazetelerle dolu sepetiyle sabah servisine çıkmış Kapıcı Yusuf evin ilk ziyaretçisi olur. Her evle birlikte bir sayfa çevrilir. İşte bir kapı sesi… Yan komşunun bu. Açıldı ya da kapandı. Yaşam, perdenin kıvrımlarında, halının altından geçip titreterek geçen rüzgârında, çeşmeden “pıt pıt pıt” damlayan suyunda. Sesler farklı frekanslarda. 

Kendinizi bir koltuğa atıp bir soluklanayım derseniz, geç kalma korkusuyla telaş içinde evde fırıl fırıl dönersiniz. Alnınızda, gözlerinizin arkasındaki damarlar öylesine atar ki her şey dans ediyordur sanki. Çantanız, şemsiyeniz, paltonuz kelebekler gibi sıçrar gözlerinizin önünde; dışarıdaki insanlar aşağı yukarı zıplar. İnsanlar bu kentte yaşar. Siz de onlarla beraber. 

Günün aydınlanmasıyla Ayşe köpeğini gezmeye çıkarır. İnsanlar vitrinlerin dışında hiçbir şeye bakmadan ok gibi geçip giderler caddeleri. Başları hemen hemen aynı yükseklikte inip çıkar. Kendi aralarında konuşan tepeden tırnağa giyimli insanlar, her tür meslekler… İşçiler, çıraklar, ustalar, hademeler, öğrenciler, öğretmenler, banka görevlileri, devlet memurlarının ardından sıra banka müdürlerine, tüccarlara gelir. 

İşte iki adam! Bir genç kız. Çocuğunu pencereden çağıran bir anne. Apartman önünde okul servisini bekleyen annesinin elini sıkı sıkı tutan yavrular… Hiçbir şey donuk değildir, hepsi etrafınızda dans eder; hepsi hız ve daha hız, frenlenemeyen hızdır. Gün gürül gürül çağlayarak yaşantınıza karışmaya başlar. 

Bir de kuşlar… Evet, kuşlar… Eğer mevsim baharsa ağaç dallarında onların kalabalık ve gürültülü varlığı ile güne başlamak sizi kendinize getirecektir. Bir yaşam kımıltısı, buzların aniden çözülmesi gibi bir şeydir onların sesleri. Yoldan geçen insanları, arabaları, büyük kentin sonsuz uğultusunu bilmezler hiç. “Neredesin? Kimsin? Nereye gidiyorsun?” diye sorsanız şaşıracaklardır kuşkusuz. Kuşlar ya, elbette kuşlar! Onları yeniden işitmekten duyulan sevinçle siz de güne karışırsınız.

Yaşama katılabilmek, dünyayı biraz tanıyabilmek için ne çok zaman gerekiyor! Yaşadığım o an taçlanmış, bir anlam kazanmıştı. Bir yaşantı hiçbir zaman tek başına çıkıp gelmiyordu, kuşları yolluyordu önden; habercileri ve geleceğini müjdeleyen işaretleri yolluyordu… O gün gelmeyecekti bir daha, onu tadıp koklamayana ömür boyu artık sunulmayacaktı böyle bir gün. Sizin de ona katkıda bulunmanız, bir şarkı söylemeniz, hatta en güzel bildiğiniz şarkılardan bir demet sunmanız veya bu telaş içinde günü müzikle karşılamanız gerekir. Şarkılarla duyguları anlatmak ne güzel bir oyundur. Sizden çevrenize doğru sıcak, yumuşak, ışıl ışıl bir şeylerin aktığını duyumsarsınız.

Şu dünyayı döndüren şey, bizi yaşatan tek şey, duygularımız, bizim güzel duygularımız. İnsan bir başkasının sesi, dokunuşu, varlığı olmadan yaşayabilir mi? Hepimiz aynı yaşam dolambacında dolanıyor, mücadele ile geçen dünyada hakkı yenmiş duygularımız etrafında dolanıp duruyor, her birimiz kendine göre bu dünyadan bunun acısını çıkarmaya çalışıyoruz. Dünyanın esrarının bilememenin acısını, haksızlığa uğramanın acısını, sevilmemenin acısını, yaşam mücadelesinin bizi boğduğu, bizi tutsak ettiğini hissetmenin acısını ve daha birçok acıyı hissederek yaşıyoruz. Bizi derin sıkıntılara boğan, boğazımıza bir yumruk gibi oturan, delirici baskının altında, hissettiğimiz duyguların pençesinde yaşıyoruz. En şiddetli acı bunlardan hangisidir, var mı bilen? 

Yarınlara inanmayan, her yeni güne en son gün gözüyle bakan mutsuz insanlara dönüşüyoruz. Hayata sırt mı çevirelim, kendimize sırt mı çevirelim? Dünyadan tamamen el etek çekmenin çilesini mi yaşayalım? Oysa bir yerlerde gün tüm ihtişamıyla doğuyor. Gün gelir, aşılamayacak sanılan engeller aşılır, geçilemeyecek sıkıntılar, geçitler geçilir, endişeler dağılır. Yıllardır yaşadığınız ve yaşayacağınız hayatın neresinde kaldığınızı bir düşünün. 

Hayatı bir gözyaşı vadisi olarak görmeyi anlamsız bulurum. Hayatın bir gözyaşı vadisi olduğuna şüphe yok elbette. Yaşamım dediğimiz şey neye göre yaşadığınızı bilerek yaşamak olmalı. Bakmasını bilene yaşam tüm armağanları ile gelir. Ama mutlu olmak için mutluluğu yaratmak gerekir. 

Günün perde perde açılışını izlemek müthiş bir duyguydu. Gün içinde bir sürü gün, el ele dönen günlerin çemberinden uzun, tek bir gün. Gün günlere, günler yaşama açılıyordu. Gün kendi vaatleriyle geliyordu. Çevremde dünya dönüyor, gözümün önünde yaşam dalgalanıyordu. Yaşam bizler için doğuyordu. Unutmayın ki, bizler, hepimiz yaşamın ta kendisiyiz.