Ana Sayfa Yaşar Ürük - Notlar Kiliseden Camiye Bir Tarih

Kiliseden Camiye Bir Tarih

İzmir’in tarih içindeki semtlerinden İkinci Karantina’da yaşayan bir arkadaşım, oturduğu apartmanda yaşadığı bir sıkıntıdan söz etti. Yaşadığı zemin kattaki dairenin bahçeye açılan bölümünde yaptırttığı bir onarımda, bahçeye bakan cephede bir taşıyıcı kolonun kesilip o bölümde derince bir kazı yapılmış olduğunun anlaşıldığını söyledi. Mahallenin eskilerinin söylediklerine göre de apartman inşa edilmeden önce o bölümde kemerli küçük bir galeri varmış.

Çocukluğumun önemli bir bölümü o semtte geçti. Konu komşunun babamlarla yaptığı sohbetlerde bu tür sözleri ben de duyardım. O dönemden aklımda kalan bilgilerden biridir, kayaların arasındaki dehliz bilgileri.

Arkadaşımın oturduğu apartmanda şimdi yeniden kolon yapılıyor ama benim aklım o yapının hemen üstünde yer alan camiye gitti. O cami yüz yıl öncesi bir kilise idi. Acaba söz konusu galeri kilisenin bodrumu ile mi bağlantılıydı? Elbette olabilirdi.

Böyle olunca arşivimi karıştırdım ve toparladığım bilgiler bu yazının konusu oldu.

Söz konusu cami, Konak ilçesine bağlı Murat Reis Mahallesi’nde, 177. ve 179. sokaklar arasındaki alanda yer alan ve Metamorfosis Sotiros Ortodoks Kilisesi’nden bozma, Manifaturacı Hüsnü Ataberk Camisi’dir. Aslında 1922 öncesi İzmir’de aynı adı taşıyan bir başka kilise daha bulunmaktadır. Mortakya’daki bu kilise büyük yangında yok olur. Karantina’daki yapı ise günümüze ulaşır.

Bazı kaynaklarda “Kilisenin 1862 yılında inşa edildiği ve 1922 yılına kadar faal olan yapının Kurtuluş Savaşı sonrası, Kilise Konseyi tarafından satışa çıkarıldığı” belirtilir. Hatta çok az sayıda ve sınırlı bilgiye sahip yabancı kaynaklarda da günümüze ulaşan kilisenin 19. Yüzyıl’dan kalma kilise olduğu bilinmektedir. Oysa bu bilgi doğru değildir. Günümüzde cami olarak kullanılan yapı 20. Yüzyıl eseridir. Hicri 29.12.1319 (1902) tarihli ve kiliseden söz eden bir evrakta “İzmir’de Karantina’da vaki olup tecdid-i (yeniden) inşası istenilen Metamorfosis Kilisesi hakkında talep edilen izahatın beyanı” denilmektedir.

Bir yıl sonraya yani 1903 yılına tarihli (Hicri 26.03.1321) bir başka yazışmada konuyla ilgili olarak “İzmir’de Karantina’da vaki Metamerfosis Kilisesi’nin harabiyetine mebni tecdiden ve tevsian inşası” şeklinde söz edilmesinden, önceki kilisenin yenisi inşa edilecek kadar harap olduğu anlaşılmaktadır. Bu yazışma “İzmir’de Karantina mahallinde bulunan kilisenin tecdiden inşası” ifadesi ile aynı yıl içinde bir ay sonra (H. 10.04.1321) yenilenecektir.

Kısa bir zaman sonra da, aynı yılın ortalarına (H. 26.04.1321) ait bir belgedeki “İzmir’in Karantina semtinde yapılmak istenen kilisenin eski kilisenin bulunduğu yere inşasına izin verilmesi” ifadesinden, günümüze ulaşan yapı için hükûmetten izin çıktığı anlaşılmaktadır. Hem izin yazısı hem de kilisenin fotoğrafa eklediğim görüntüleri ve de bölge planı ilk kez bu yazı ile yayımlanmaktadır.

Karantina semtine adını veren Karantina binalarının yapımıyla birlikte gelişen semtte, bu gelişme sırasında sırtlara konuşlanan İzmir Rum cemaati tarafından yaptırıldığı anlaşılan ve zaman içinde harap olan eski kilisenin yerine bu izinden sonra kısa zamanda tamamlanarak açılan yeni kilise binası uzak bir bölgede olduğu için 1922 yangınından etkilenmez. Ancak Karantina semtinde yaşayan Rumların tamamının göçmesi sonucu kilisenin cemaati kalmaz.

Bazı kaynaklarda “Kilise Konseyi tarafından satışa çıkarılan yapıyı alan ve hayvancılıkla uğraşan İzmirli bir vatandaşın, kiliseyi hayvan damı olarak uzun zaman kullandığı” yazıyor olsa da bu bilgi doğru değildir. Her şeyden önce o dönemde kiliseyi satacak bir konsey İzmir’de bulunmamaktadır. Öte yandan Lozan Antlaşması’ndaki ilgili maddenin gereğince cemaati tarafından terk edilmiş olan yapı Türkiye Cumhuriyeti’nin malı olur ve Hazine’ye intikal eder. Zaten yapıyı satın alarak camiye çeviren ve adı camide yaşayan Hüsnü Ataberk, kiliseyi doğrudan Hazine’den satın alır.

Bu caminin, ne kadar ilginçtir ki Girit ile çok önemli bağlantısı bulunmaktadır. Çünkü caminin banisi Hüsnü Ataberk, 1881 yılında Girit’te dünyaya gelir. Gençliğini geçirdiği Girit adasında yaşadığı sancılı yıllarda Rumlar’ın camileri kiliseye çevirmelerine tanık olur ve bundan çok etkilenir. Ailesi ile birlikte İzmir’e göç eder ve manifaturacılık yapmaya başlar. Bu arada Girit’te yaşadıklarından dolayı İzmir’deki bir kiliseyi cami yapmaya ahdetmiştir. İzmir’in sayılı manifaturacılarından olur ve 1941 yılında metruk haldeki kilise binasını Hazine’den satın alır. Yaklaşık dört yıl süren düzenleme ve yapım çalışmalarından sonra cami 1945 yılında ibadete açılır.

1963 yılında hayata veda eden Hüsnü Ataberk’in eşi Necmiye Hanım’dan olan kızları Dilnihal Özyeğin de 1993 yılında Hilal Ortaokulu’na yeni binalar inşa ettirterek anne ve babasının adlarının bu okula verilerek yaşamasını sağlar. Dilnihal Hanım’ın oğlu Hüsnü M. Özyeğin de ülkemizin önde gelen işadamlarındandır.

Caminin Girit ile bir başka ilgisi de, 1880 yılında Kara Abdal Süleyman Şemsi Dede tarafından kurulmuş olan Hanya Mevlevihanesi ile ilgilidir. Hanya Mevlevihanesi tarih içinde çok önemli bir yere sahiptir. Benim de ailem Girit kökenli olduğu için Hanya’ya gidişlerimde Mevlevihane binalarını defalarca ziyaret ettim. Birçok yapısı korunmuş durumda ve kullanılmaktadır. Mevlevihane’nin ana binasının fotoğrafını da yazıya ekliyorum. Bu Mevlevihane’nin tarihe kayıt edilmiş ilk fotoğraflarını ise anne tarafımdan büyük dedem olan Bahaeddin Bey çekmiştir.

Şeyh Süleyman Şemsi Dede’nin üç oğlundan büyük olan Mehmed Şemseddin Efendi mesnevihanlık ve mürşidlik, ortanca oğlu Hasan Hüsnü Efendi mütevellilik ve küçük oğlu Hüseyin arif Efendi de Mesnevi okumak ve müderrislikle görevlidir. Mehmed Şemseddin Efendi babasının 1893 yılındaki vefatı üzerine onun yerini alır bu arada Hasan Hüsnü Efendi de aynı zamanda Girit Evkaf Müdür Yardımcılığı görevini yürütmektedir.

1924 yılında Lozan Antlaşması sonucu yaşanan mübadele sonucu, ailesiyle birlikte Türkiye’ye göç etmek zorunda kalan Süleyman Şemsi Dede, kendilerini İzmir’e götürecek olan İtalyan vapurunun limana yanaştığını görünce üzüntüsünden orada can verir. Aile ile birlikte İzmir’e getirilen naaş’ı, İzmir Mevlevihanesi’nin haziresine defnedilir. Bu arada Hüseyin Hüsnü Efendi, Konya’da bulunan Veled Çelebi’den aldığı izinle İzmir’de yeni bir Mevlevihane kurma çalışmalarına başlar. Bir mübadil olarak, kendisi gibi mübadele ile Yunanistan’a göç etmiş bir Rum’a ait Üçkuyular’daki bir arazinin tapusunu alarak hazırlıklarını sürdürür. Ancak çalışmaları tamamlanmadan 13 Aralık 1925 tarihinde yürürlüğe giren 677 sayılı Tekke, Zaviye ve Türbelerin Kapatılması Kanunu bu çalışmaları sonlandırır ve yeni Mevlevihane açılamaz. İzmir Mevlevihanesi’nin yıkılması aşamasında buradaki hazirede bulunan şeyhlerin mezarları Balçova Mezarlığı’na nakledilir.

Ailenin Girit’ten İzmir’e göç ederken yanlarında getirdikleri çok değerli eşyalar arasında bulunan “Allah”, “Muhammed” ve dört halifenin adlarının yazılı olduğu ve yaklaşık ikişer metre çapında büyük levhalar Halil Rıfat Paşa Caddesi üzerindeki Asansör Camisi’ne, iki büyük kristal avize, saat ve bazı kitaplar Konya Mevlana Müzesi’ne verilirken; Hanya Mevlevihanesi’nde özenle korunan Sakal-ı Şerif’in muhafaza edildiği sandık ise “Kilise Camisi” olarak da bilinen Hüsnü Ataberk Camisi’ne armağan edilir.

İzmir gizli bir hazine sandığı misali bir şehirdir. Kim bilir kaçımız o caminin önünden öylesine geçmişizdir. Bunları hiç bilmeden. Değil mi?

Kaynakça:

  • İsmail Kara “Hanya / Girit Mevlevihanesi” Dergah Yayınları, İstanbul, 2006
  • Rıdvan Akar “Bir Dünya Kurmak”, Hüsnü Özyeğin Üniversitesi Yayınları, 2017
  • Yaşar Ürük “İzmir’i İzmir Yapan Adlar”, İBB Kent Kitaplığı, İzmir, 2008
  • https://islamansiklopedisi.org.tr/hanya-mevlevihanesi
  • TC Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri
  • Yaşar Ürük belgeliği
RELATED ARTICLES
- Advertisment -
 

Most Popular

Recent Comments