Yüreğimdeki Gelinciklere

Büyük Taarruz öncesi Başkomutanımız Mustafa Kemal Atatürk ve beraberindeki komuta kademesinin Şuhut’tan Kocatepe’ye geçişleri her yıl 25 Ağustos’u 26 Ağustos’a bağlayan gece yapılan “Zafer Yürüyüşü” ile anılıyor. Ben de geçen yıl bağımsızlık mücadelemizin temel taşı olan Büyük Taarruz ruhunu yakından hissedebilmek için bu yürüyüşe katıldım. Bağlı olduğum Eğitim-İş Sendikası’nın organizasyonu ile gittiğim yürüyüş hayatımın unutulmaz anıları içinde yerini aldı. 

Çakırözü Köyü’nden başlayan on dört kilometrelik yürüyüşü çoğu zaman bir metre ötemizi göremediğimiz karanlık, ıssız tepeleri tırmanarak gerçekleştirdik. Yürüyüşe çok sayıda insan katılmıştı. Ancak yolun uzunluğu nedeniyle yürüyen gruplar arasında uzak mesafeler oluştu. Çoğu kez bana eşlik eden arkadaşım Dilek’le birlikte karanlığın içinde dakikalarca yalnız yürüdük. 

Normal şartlarda ıssız yerlerden korkan ben hiçbir korku belirtisi göstermedim. Aksine oradan ayrılmak istemedim. İçimde müthiş bir huzur vardı. Saatler süren yol boyunca Milli Mücadele kahramanlarını minnetle andım. Ruhlarını yanımda hissettim. Kadın, erkek demeden canlarını hiçe sayan insanları düşünerek, bana verdikleri dersleri hatırladım.

Gördesli Makbule Hanım’ı düşündüm. Çok sevdiği eşi Halil Efe’nin ardından giderek efelere katılan Makbule’yi. Akıncı kollarıyla beraber Demirci, Gördes, Simav ve Sındırgı dağlarında düşmanla savaşan yiğit Türk kadınını. Şehit düştükten sonra gömüldüğü yer yıllarca bilinmeyen Makbule’yi düşündüm. Türk kadınının her koşulda cesaretli, güçlü, azimli, vefakâr olduğunu hatırlatan Gördesli Makbule sayesinde, zorluklar karşısında yorulduğumda beni ayakta tutacak gücün atalarımda saklı olduğunu hatırladım. 

Albay Reşat Çiğiltepe’yi düşündüm. Hayatı cephelerde geçmiş başarılı komutanı. Büyük Taarruz’un ikinci günü sabahı, Sincanlı Ovası’ndan Dumlupınar’a kadar bulunan alandaki en kritik nokta olan Çiğiltepe’yi ele geçirme görevi verilen Albay Reşat’ı. Atatürk’e, “Yarım saat zarfında bu tepeyi almak için söz verdiğim halde sözümü yapamamış olduğumdan dolayı yaşayamam komutanım” diye not bırakarak intihar eden komutanı düşündüm. Günümüzde içi boşaltılan görev bilinci kavramının, vatan sevgisinin gerektiğinde yaşamdan daha önemli olduğunu hatırladım. 

Sonra Zafertepe’de bulunan Şehit Sancaktar Mehmetçik Anıtı aklıma geldi. Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin ardından savaş alanını gezen Mustafa Kemal, şehitler arasında düşman topçu mermisinin açtığı çukura gömülmüş ancak toprağın üstünde katılaşmış kolu ile sancağı dimdik tutan bir asker bedeni görmüş. Şehit olan askerin Türk Bayrağı’nı yere düşürmemesinden etkilenen başkomutan, savaş sonrasında yapılacak anıt için bunun sembol alınmasını emretmiş. İşte bu emir üzerine yapılan anıt aklıma isimsiz binlerce kahramanı getirdi. Tanınmak, bilinmek, adını duyurmak için değil, vatan uğruna isimsiz bir mezara razı olanları düşündüm. Yaptığım iyi şeylerin, güzel davranışların kimse tarafından takdir edilmesi, beğenilmesi gerekmediğini hatırladım.

Ve Çetmili Ali Çavuş ile oğlu geldi aklıma. Yıllarca cepheden cepheye koşan, yıllar sonra oğlu Mehmet ile Başkomutanlık Meydan Muharebesi sırasında Dumlupınar’da karşılaşan Ali Çavuş. Oğluyla hasret giderdikten birkaç saat sonra şehit düşen Çetmili Ali Çavuş’u ve babasından üç gün sonra şehit olan Mehmet Onbaşı’yı düşündüm. Vatanın bağımsızlığı için tüm hayatından vazgeçebilen atalarım olduğunu hatırladım.

Tabii ki Fatma Seher Erden ya da Atatürk’ün ona taktığı lakabıyla “Kara Fatma”yı düşündüm. Milli mücadelede aşçılık, hasta bakıcılık ve hemşirelik yapmasının yanında 300 kişilik birliğe komuta eden Kara Fatma. Düşmana karşı sayısız başarılara imza atan kadın. Savaştan sonra devletin kendisine bağladığı maaşın tek bir kuruşuna bile dokunmadan Kızılay’a bağışlayan kahraman Türk kadını. 1955 yılında Darülaceze’de vefat ettiğinde tek mal varlığı olan küçük bohçasından sadece İstiklâl Madalyası ve Mustafa Kemal’in hediye ettiği gümüş bir sigara plakası çıkan Kara Fatma’yı düşündüm. Bugün çok değerli olduğuna inandırılmaya çalışılan maddi değerlerin ne kadar anlamsız olduğunu hatırladım.

Tüm bu düşüncelerle süren yürüyüşü sabaha karşı bitirdik. Ayağımda rahat ayakkabılarım, karnım tok, üstümde beni soğuğa karşı koruyan kıyafetlerim olmasına rağmen çok yorulmuş ve üşümüştüm. Bir kuru ekmek, biraz hoşaf belki biraz çorbayla günlerce yürüyen, üstüne bir de savaşan kahramanlar gözlerimin önüne geldi. Bu nedenle yürüyüşün sonunda askerler tarafından dağıtılan hoşafı alırken gözlerimden yaşlar damlıyordu. 

Her biri şehit oldukları yerlerde kan kırmızı gelincikler olarak açan isimsiz binlerce kahramana olan minnetim daha da arttı. Bendeki vatan sevgisini coşturan, ülkemi vatan yapan başta ebedi başkomutanımız Mustafa Kemal Atatürk ve yüreğimdeki gelineceklere sonsuz sevgi, saygı ve minnetle 30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun.