Bu Öyküyü İyi Ruhlar Okuyor Olabilir

Uzun bir ara oldu son yazımdan beri. Sanırım bundan önceki yazımı okumuş olanlar anlayışla karşılayacaklardır. Yaşantımız tıpkı bir nehir gibi akıyor ve yatağını bulmaya devam ediyor. Eşim de çok şükür iyi ve birlikte yaşama sımsıkı tutunmaya devam ediyoruz.

***

Sizlerle paylaşacağım bu öykümü, genç bir subay olarak görev yaptığım Kırklareli Vize’de yaşamıştım. Bakın, peşinen söyleyeyim, sakın “Saçma, böyle şey olmaz” demeyin. Çünkü benim için de bu tür hikayeler, o güne kadar hep saçma veya bir kandırmacadan ibaretti.

Bir kış akşamı, ailecek çok sevdiğimiz Ali isimli subay arkadaşlarımıza ev ziyaretine gitmiştik. Bir başka arkadaşlarımız da bizimleydi. Ayrıca Ali’nin kız kardeşi de İstanbul’dan birkaç günlüğüne ziyaretlerine gelmişti. 

Saat ilerlemiş sohbet koyulaşmış, çocuklar da uyuklamaya başlamıştı. Sohbetin bir yerinde Ali, kız kardeşinin, çok başarılı ruh çağırdığını söyledi. Konu ilginçti. Ben dalga geçerken diğerleri ilgilendi. Bir sürü olumsuz duyumlar dile getirildi, “Geliyor, ama gitmiyormuş” gibi ürkütücü hikayeler de anlatıldı. Sonuçta, “Hadi çağıralım” noktasına gelindi. Kız kardeş biraz nazlandı ve sonra, “Tamam, ama Aydoğan Abi katılmasın, çünkü inanmıyor” dedi. “Tamam, ben seyrederim, siz keyfinize bakın” karşılığını verdim. 

Masa örtüsü sıyrıldı, bir kahve fincanı getirildi, kağıt parçaları kesildi, üzerlerine A dan Z ye harfler ayrıca birine “evet”, bir diğerine de “hayır” yazısı yazıldı. Genişçe bir daire şeklinde bu kağıt parçaları fincanın etrafına yerleştirildi. Herkes masanın etrafında yerlerini almıştı. Ben masanın karşısında bir koltukta yerimi almıştım, buradan onları izleyecek ve bu saçma eylemin hatalarını yakalayacaktım. 

Kızımız fincana işaret parmakları ile nasıl dokunacaklarını anlattı. Sonra kısık sesle iyi ruhlar aleminden bir ruh davet edeceğini, bir süre sessiz olmaları gerektiğin belirterek başını öne eğdi ve bir şeyler mırıldanmaya başladı.

Bu söylenenlere inanmıyordum ve dikkatimi, kendimi haklı çıkaracak çelişkileri yakalamaya odaklamıştım. Özellikle eşim ve diğer kadınlar biraz ürkmüştü ve bunu açıkça belli ediyorlardı. 

Sanırım on dakika kadar sonra fincan da hafif bir hareketlenme başlamıştı, o ana kadar fincana sadece ruh çağıran kız kardeşin işaret parmağı dokunuyordu. Tüm dikkatimle bakıyordum, başta onun fincanı başarılı bir şekilde oynatabildiğini düşünmüştüm. 

Kızımız, iyi bir ruhun geldiğini söyledi ve masanın etrafındaki kişilerin de işaret parmağını hafifçe fincanın üst kenarına dokundurmasını istedi. Üç kişi daha parmaklarını uzattılar ve fincan daha hızlı hareket etmeye başladı. 

Önce kızımız gelen ruha hitaben, kim olduğunu, hangi yıllarda yaşadığını sordu. Bundan sonrasında fincan inanılmaz bir hızla harflere gidip gelmeye başladı. Ben fincanı nasıl itip çektiklerini çözmeye çalışırken, ruh “odada bulunan, uyuyan çocuklardan rahatsız olduğunu” belirtti. Hemen uyuyan iki çocuğu arka odaya taşımaya karar verdi arkadaşlar. Onlar çocukları kucaklayıp taşırlarken, “Vay, aferin kıza, etkileyici bir şov ile başladı” diye içimden geçirdim.

Tekrar başladığında, misafir ruh özetle Antakya yöresinde yaşadığını, bir kadın olduğunu, şimdi tam hatırlayamadım, ama 1940’lı bir yılda öldüğünü, küçük yaşta bir çocuğunu kaybettiğini, bu nedenle çocuklardan etkilendiğini belirtti ve “Sadece Allah bilir” diyerek, geleceğe ilişkin soru sormamalarını istedi. 

Ben bir yandan yazılanları takip etmeye çalışıyordum, ama bir yandan da, bu fır fır giden fincanı nasıl hareket ettirdikleri ile ilgili fikirler üretmeye çalışıyordum. “Büyük ihtimalle iki kişi anlaşmış, biri itiyor biri de çekiyor” diye düşünmüştüm. “Beyin frekansları ile yürütüyorlar, ancak farkında bile değiller” gibi fanteziler de üretiyordum.

Neyse, ben hariç herkes rahatlamış görünüyordu. “Hadi artık sorulara geçelim, sırayla birer soru sorabilirsiniz” dedi kız kardeş. Sorular başladı, yanıtlar geliyordu ama gelecekle ilgili sorular olmayınca işin tadı kaçmıştı galiba biraz. Sadece yanıtını bildikleri sorularla misafir ruhu sınıyor gibi olmuşlardı. Kız kardeş masadakileri, “Gelecek sorusu olmayan, ama bilmediğiniz birçok gelişmeyi sorabilirsiniz. Mesela, ‘Şu işim neden olmadı?’ veya ‘Şu kişi benim hakkında ne düşünüyor?’ gibi sorular” diyerek yönlendirmeye çalıştı. 

Heyecanla ikinci tur sorular sorulmaya başlamıştı ama benim aklım sürekli bu fincanın nasıl hızla gidip geldiğindeydi. Yaklaşarak fincanın altından parmaklarına doğru dikkatlice baktığım esnada kız kardeş, “Aydoğan Abi, hadi sen de bir soru sor” diyerek beni seansa kattı. İtiraz etmeme fırsat vermeden “Gel seni biraz şaşırtalım. Bu odada hiç kimsenin, hatta eşinin bile bilemeyeceği bir soru seç, ama sakın ortaya söyleme, sadece aklından geçir” dedi. “Herkes fincandan parmağını çekecek sadece sen, hafifçe parmağını fincana yaklaştır” diye ekledi.

Dediğini yapmaya başlamıştım, parmağımı fincana belli belirsiz dokundurarak, içimden “Rahmetli teyzemin İzmir’de oturduğu sokak numarasını bilsin” diye geçirdim. Aman tanrım, fincan hızla hareket etmeye başladı ve ben dokundurmaya yetişemiyordum. Hepimiz çok şaşırmıştık, gördüklerimize inanmamak ve bir hile aramak artık boşunaydı. Fincan “ikiyüzkırkdokuz sokak” yazmıştı. Kız kardeş gülüyordu, bense şaşkın şaşkın odadakilere bakıyordum.

Artık gördüklerime inanmıştım. Bu kez içimden “Rahmetli babamı tanıyor musun? Tanıyorsan adı nedir?” sorusunu geçirdim. Fincan yeniden hareket etmeye başladı, önce “Evet” yazısına gitti sonra “Faris” yazdı. Eşim hemen, “Rahmetli babasını sormuş” dedi. “Bulunduğu yerde huzurlu mu?”sorusunu düşündüm, fincan yine “Evet” yazısına gitti. “Peki, oğlu olarak beni takip edebiliyor mu? Bizden hoşnut mu?” diye aklımdan geçirdim, fincan yine önce “Evet” yazısına gitti, daha sonra ” Sizinle gurur duyuyor” diye yazdı. 

Aman tanrım! Babamla irtibat kurmuş gibiydim. Ben heyecanla arka arkaya soru gönderirken, odadakiler de ne sorduğumu merak ediyorlardı. 

Durdum, kız kardeşe baktım, “Peki, pes ediyorum, nasıl oluyor çözemedim ama babamla ilgili duyduklarımdan dolayı çok mutluyum ve tüm bu irtibatın doğru olmasını diliyorum” dedim. 

Kız kardeş, odadaki diğer arkadaşlara dönerek, “Artık misafirimizi gönderelim” dedi ve başını eğerek yine bir şeyler mırıldanmaya başladı. Hepimiz sessizce izlemeye devam ediyorduk. Anlatılan hikayelerdeki korkulan olmamış, misafir sorunsuzca gitmişti. Gecenin kalanında, heyecanla gördüklerimizi tekrarlamış ve “Keşke sorsaydık” diye sormayı unuttuğumuz soruları konuşmuştuk.

Aradan geçen 35 yılda o gece gördüklerimi unutamadım ve üzerimdeki etkisini atlatamadım. Hala bu işlere inanmadığımı söylüyorum, ama hatalı bir şey yaparsam da, başımı göğe doğru çeviriyor, babamın gördüğünü düşünerek, kimseye çaktırmadan, ondan özür dilemeye devam ediyorum…