Çılgın Bir Devinmedir Yaşamak

Hiç düşündünüz mü evlerimiz hayatımızda ne ifade ediyor? Ya komşularımız? Hayatımıza giren dostlarımız, akrabalarımız? Ya da kullandığımız eşyalar? Çocukluk günlerimi hatırlıyorum, evimi, komşularımızı hatırlıyorum, apartmanda hiç durmadan gel git işleri ile oradan buraya koşuşturan kapıcı Ali’yi hatırlıyorum, annemi, anneannemi, amcalarımı, dayılarımı, teyzelerimi. Şimdi o anılar çok uzakta, arkalarda kaldı ve bu anılar bütünüyle silinmemiş olmakla birlikte, artık uzaklarda; çok uzaktalar; ötelerdeki benden çok uzaklaşmış olarak hatırlıyorum onları, sanki uzak bir sis bulutunun içine gömülmüş olarak belleğimde beliriyorlar. Hatta çocuk ben de onlara dâhil oluyorum. Sanki hepimiz görünmeyen bir zincir tarafından sürükleniyoruz. Nereye? Hangi uzaklıklardan, hangi hatıraların derinliklerinden? Şu an anımsarken, yazarken, yaşadığım, daha çok uçsuz bucaksız bir şimdiki zaman içerisinde, tüm bu sorulara yanıt arıyorum.

Yaşamak tek başına yaptığımız bir eylem değil, yaşarken başka hayatlara da dokunuyoruz, başka hayatlardan bir parçayı alıp yolumuza devam ediyoruz. Yamalar yapıyoruz sonra, yırtıkları dikmek, delikleri onarmak zamanla oluyor. Zaman boşlukları dolduruyor, ama izleri hep kalıyor. Hayatıma giren aile üyelerinin, dostlarımın, arkadaşlarımın bitimsiz uğultusunu fark edip duyuyor, dinliyor, tüm bu yaşadıklarımın belleğimin bir yerinde özenle nakışlandığını görüyorum. Tüm bu anılar benim yaşanmışlıklarımın bir harmanı. Tıpkı bir kilim dokur gibi yaşadığım, öyküden öyküye dokuduğum bir insan panoraması çıkıyor ortaya. Şaşırtıcı desenleri olan bir kilim bu.

Düşünürsek hepimizin zaman ve mekânla ilişkisi, doğumumuzla başlayıp ölümümüze kadar uzun bir süreci kapsıyor. İlk mikro evrenimizi evlerimiz oluşturuyor. Evlerimiz gibi dar bir alandan, ülkelerimiz gibi geniş mekânlar arasında gidip gelerek şekillenmeye başlıyoruz. Walter Benjamin bu durumu şöyle ifade ediyor:

“İç mekân, bireyin yalnızca evreni değil, aynı zamanda mahfazasıdır. Bir mekânda yaşamak, orada izler bırakmak demektir.”

Evlerimiz, mekânsal özellikleri ile eşyaları ve aile üyeleriyle birlikte üzerimizde bir bellek oluşturuyorlar. Aile büyüklerimizin anlattıkları anılar, onlarla beraber yaşanılan ortak olaylar, alışkanlıklarımız, aile içi sırlarımız, onlarla paylaştığımız eşyalar dile getirilmeyen hafıza mekânlarımızı oluşturuyor. Biz farkında olmadan ailelerimizden bu mirası devir alıyoruz. 

Her bir eşya, önemli veya önemsiz kendi içinde bir öykü taşıyor. O saati annem on beşinci yaş günümde armağan etmişti gibi bir nesnenin yaptığı çağrışımla beraber o gün yaşanan bu olay da gözümüzde canlanmış oluyor. Böylece eşya ile aramızda bir bağ oluşuyor. Yaşanan olay geniş boyutlu, yüce ve kapsamlı ise aramızda bir sevgi bağı dolduruyor içimizi. 

Pek çok durumda eşya, insana ve insan ilişkilerine kendi damgasını vuruyor; eşya hakkında, eşya üzerinden, eşya vasıtasıyla veya eşya sayesinde ilişki kuruyoruz. Bazı eşyalar eskidikçe değer kazanıyor; yaşam öyküleri, sahiplerinin öyküleriyle bütünleşiyor, tanık oldukları veya eşlik ettikleri olayların tarihiyle anılır oluyor. Özel bir eşyaya dönüşüyor, bir sembol niteliği kazanıyor. Anneannemden bana kalan reçellik gibi. O devirlerde ev yapımı reçeller, hazır reçellerden daha makbuldü, belki onun yaşadığı çağda hazır reçel mefhumu da yoktu, misafire ikram edilen her şey, saygının bir ifadesi olarak evde hazırlanmış olurdu. Sakız, bergamot, fıstık, incir ve turunç reçellerinin tadı hâlâ damağımdadır. 

Babam askerlik görevine yedek subay olarak Ankara’da başladı. Daha sonra üç yıl doktor olarak Konya Askeri Merkez Hastanesi’nde görev yaptı. Tüm zorluğuna karşın bu uzun askerlik süresinin ona büyük tecrübe kazandırdığını söylerdi. Orada başından geçen bir olay onun en önemli anıları arasındaydı. Bir akşam hastaneye acil durumdaki bir er getirilmiş. Askerin nefes borusu tıkanmış, nefes alamıyormuş. Babam acil müdahale gerektiğini görüp askerlere operatörü derhal çağırmalarını söylemiş. Ancak o akşam nöbetçi doktorlar arasında operatör yokmuş. Askerin hayatının söz konusu olduğunu gören babam ani bir kararla bir çakı bulunmasını istemiş. Çakıyı eline almış, büyük bir dikkatle askerin boğazında bir delik açmış, bir tüp yerleştirmiş ve nefes almasını sağlamış. Daha sonra gelen operatör babamın yetkisini aştığını belirterek bu davranışını hoş karşılamamış. Oysa askerin hayatı babamın cesur girişimi sayesinde kurtulmuş. Genelkurmay Başkanlığı babamı bir askerin hayatını kurtardığı için plaketle ödüllendirmiş. Babam hatıra olarak hayatı boyunca sakladığı çakının hikâyesini büyük bir gururla bizlere hep anlatırdı. Yaşama döndürdüğü erle birlikte hastane odasında çektirdikleri fotoğraf muayenehanesinde asılı dururdu. 

Babam onu hep sakladı, bize onun anısını anlattırdı, biz evlatları da babamızla gurur duyardık, babamın vefatından sonra annem onu babamdan yadigâr önemli bir hatıra olarak gözü gibi sakınarak, özenle korudu. Bu küçücük nesne evdeki diğer eşyalara göre paha biçilmez bir değere sahipti. Onu özenle korumamız bu nesneye ailece verdiğimiz olağanüstü değerin bir yansımasıydı. Annemin ölümünden sonra eşyaları boşaltırken bu küçücük çakı eşyalar arasında gözümüzden kaçtı, o telaş içinde meğer çöpe atılmış, kız kardeşimle ben o kadar üzüldük ki, anlatamam. “Alt tarafı küçücük bir çakı” diyeceksiniz, ama öyle değil, o çakıyı biz yaşatacaktık, çocuklarımıza, torunlarımıza öyküsünü anlatacaktık… Eminim onlar da öyküyü öğrendiklerinde bu küçücük eşya parçasına sahipleneceklerdi. Tek tesellimiz babamızın bu hastane koğuşunda tedavi ettiği hastası ile çektirmiş olduğu fotoğraf. 

Babamın kocaman bir yüreği vardı, içi yitirilmemiş dostlukların, basit ama güzel mutlulukların sıcaklığıyla dolu anılar bıraktı bizlere. Efendiliği, hoşgörüsü, alçak gönüllülüğü ile herkesin kalbini fetih etmişti. “Kimsenin kalbini kırmış mıdır acaba?” diye düşünürüm. Kavga etmiş, kötü söz söylemiş midir? Övünmüş, böbürlenmiş midir sahip olduklarıyla? Yaşama sevgiyle, sevinçle katılırdı. Babamın kartvizitleri, babamın doktor reçeteleri… Hepsini anı olarak kardeşler arasında paylaştık. O eski günlere ait garip duygular uyanıyor içimde, ürperiyorum. Babamdan bana kalan bir başka önemli anı da, babamın doktor olarak gazeteye verdiği ilân. İlânda şöyle yazıyor: Perşembe günleri doktor ücreti ödenmeden yoksul hastalara bakılır. 

Çoğu anı değeri olan eşyalar, bir öykü çerçevesinde belleğe kaydoluyor. Annemin oyalı yazması, kendi el emeği göz nuru işlediği kanaviçesi, çok güzel bir abajur, anneannemden kalan yaldız işlemeli sehpa örtüsü, gümüşlükler… Bunlar benim evimin en kıymetli eşyaları. Bunları evimde görünen yerlere, salona koyuyorum, her misafirime de gösteriyorum. Herkese anlatıyorum, “şu anneannemden”, “şu dayımın düğününden”… Salon sehpamdaki tepsinin üzerinde hepsini sergiliyorum. Onları yan yana koyuyorum, hepsini buluşturmuş oluyorum.

Çocuklarıma da bu eşyaları bırakmak isterim. Onlar da benim gibi değerini bilsinler isterim. Bırakmayı istediğim çeyizimden annemin benim için işlediği örtüler var mesela. Onlar hâlâ duruyor, hem de yepyeni. O kadar özenle kullandım ki, hiç bozulmadan, solmadan duruyorlar. Annem diktiği nesnelerle sanki ahbaplık ederdi. Özel iğneleri, iplikleri vardı ki, dostları gibiydi. Düz bir kumaşı kesip biçerek, büzgülerle donatarak ondan bir giysi, bir etek çıkarmanın zevkini yaşardı. Yünleri de öyle. Sepet sepet, torba torba ne çok yünü vardı. İncecik bir ipliktir yün önce. Ama bir süre sonra iki şişin arasında, yumuşak, tüylü bir güzellik olur akar. Tığ işi de özel dikkat gerektirir. Tığın ucu, ipliği ilmikleyerek sık iğnenin üzerine dalar çıkar dalar çıkar. Bir süre dize konarak, sıvazlanıp bakılır. Örnek çıkmıştır ortaya. 

Bu korunmuş eşyalarla ailenin yaşam tarzı, kapsadığı tüm değerler, alışkanlıklar böylece nesilden nesile aktarılmış olur. Çünkü bu nesneler yaşanmış, geçip gitmiş zamanın gizleriyle doludur. Yaşadığımız her günü, daha önce yaşadıklarımıza ekleyerek, hepsiyle bir arada yaşamıyor muyuz? Dün, eski günler, bugün, tümü bir arada… Aramızda dolaşan, anlatılması olanaksız, gözle görülmeyen, yıllardır bizi hem kendine, hem birbirimize bağlayan nesnelerdir bunlar. Dünyayı anlama, yaşama katılma meselesidir. Anlatabiliyor muyum? Yani bir biçim, bir anlama, bir yorumlama biçimi…