Demokrasi Kültürü – 13

Yeryüzünde toplumsal-politik bir zihniyet oluştuğu ilk günden bu yana sürüp gelen bir şey varsa o da: tüm toplumlar istisnasız her zaman değişirler ama aynı zamanda o kadar da değişmezler olarak tanımlayabileceğimiz oyun kuralıdır. İlk bakışta çelişkili görünen bu oyun kuralının tarihe derinlemesine bakıldığında çoğu zaman geçerli olduğu söylenebilir. Nietzsche’nin dünya her kuşakla birlikte yeniden kurulur sözü bu kurala en yakın düşüncelerden birini ifade eder. Baudrillard’ın yazgısal olarak nitelendirdiği tarihsel-toplumsal olaylarla ilgili zıt yönde ilerleyen ikili süreçleri de buna dahil edebiliriz. Buna göre toplumsal bir sistem kusursuzluk aşamasına ulaştığını sandığı bir sırada alttan alta zıt yönde ilerleyen diğer süreç tarafından yerle bir edilebilir yada derinden sarsılabilir (11 Eylül 2001 olayı gibi).

Bu yazıda dünya tarihine geçmiş bir metinden yapacağımız alıntıyla yukarıdaki oyun kuralı çerçevesinde günümüz düzenleri hakkında birkaç soru soracağız. (Daha sonra açıklayacağımız) bir tarihte X ülkede bir araya gelen ve yaşadıkları dönem için ‘devrimci’ oldukları söylenebilecek yedi kişi toplumsal-politik düzenler konusunda fikir alışverişinde bulunurlar: 

“O….., X… halkının kendi kendisini yönetmesini öneriyordu ve şu kanıtları ileri sürüyordu. ”Ben,” diyordu, “içimizden birini ayırıp başa geçirmeyi doğru bulmuyorum; bu ne hoş bir şeydir, ne de bir kurtuluş yoludur… Bir kimseye hiçbir hesap verme külfetine katlanmadan dilediğini yapmak imkanını veren monarşide sürekli bir denge kurulabilir mi? Bu kadar gücü kuvveti dünyanın en aklı başında adamına verseniz, o bile sapıtır. Kendini beğenmişlik uğursuz bir şeydir, eldeki güç onu besler ve haset insanoğluna daha doğduğu andan pençesini geçirir. Bu iki kusur insanı canavar haline getirir; cinayetlerin yarısı kendini beğenmişlikten, öbür yarısı hasetten gelir. Ama ne diyeceksiniz, bir tyran kimseyi kıskanmaz, çünkü onun her şeyi vardır. Oysa tam tersine, haset ve tyranlık iç içedir ve yurttaşın zararına işler; iyi insanları kıskanması için onların sadece var olmaları bile yeter, kentlerde kötülerden başkasını sevmez; iftira onun katında iyi bir şeydir. Ama en büyük tutarsızlık şuradadır: 

“Saygı gösterirsiniz daha çoğunu ister, daha çoğunu gösterirsiniz, bu sefer de dalkavuk der. Daha acısını, daha kötüsünü de söyleyeyim: Atalardan kalma görenekleri bozar; kadınların ırzına geçer, karar olmadan adam öldürür. Buna karşılık halk idaresi, en başta adı güzel, İsonomi, yasalar karşısında eşitlik. İkincisi hükümdarın aşırılıkları bunda yok; yöneticiler kura ile seçilirler; yöneticiler sorumluluk taşırlar; her karar kamuya dayanır. Benim önerim bu, bu monarşiyi bırakalım, halk yönetimine geçelim; zira her iyilik halk yığınlarındadır” 

“O…..’in görüşü buydu. M…….. oligarşiyi önerdi: “Tyranlık için O…..’in dediklerine katılırım,” diye başladı, “ben de onun dediklerini derim; ama iktidarı halkın ellerine bırakmak öğüdüne gelince, en iyi olan bu değildir. Kendisinden hiçbir şey beklenemeyecek bir kalabalık, bundan daha budala, daha küstah bir şey olamaz. Bir tyranın küstahlığından kaçayım derken dizginsiz bir halkın küstahlığına teslim olmak, hiçbir zaman kabul edilemez. Bir tyran bir şey yaptığı zaman ne yaptığını bilir, ama yığın onu bile bilmez; nereden bilsin? Kendisine bir şey öğretilmemiştir, hiçbir zaman da kendi kendisine iyi bir şey öğrenemez; kışın coşturduğu sellere benzer, bilinçsiz atılımlarla her şeyin altını üstüne getirir. Halk idaresini X….lıların düşmanları için dileyelim; ama biz kendimiz için iyi yetişmiş insanlardan bir kurul seçelim, devleti onlara emanet edelim; tabii aralarında biz de bulunacağız; en iyi kararlar en iyi olanlardan çıkar. 

 “M…….’un görüşleri de böyleydi. Üçüncü olarak D…… düşüncelerini şu sözlerle açıkladı: “M……..’un halk idaresi için söyledikleri bence çok iyi söylenmiş sözlerdir, ama oligarşi için söyledikleri doğru değildir. Üç çeşit devlet alalım, hepsi de kendi çeşitlerinin en iyisi olsun, halk idaresinin en iyisi, kusursuz bir oligarşi ve monarşinin en erdemlisi. Ben derim ki, bu üçünün en iyisi monarşidir. Çünkü en üstün düzeydeki bir hükümdarın erdeminden daha iyi bir şey gösterilemez. Kendisinde varsaydığımız düşünme yetisiyle halk yararına daha iyi çalışır ve böylece alınacak kararlar kötü niyetlilere karşı daha iyi korunmuş olur. Oligarşide kamu yararına uygun sanılan bu insan kurulu hiç de öyle değildir, çoğunlukla doymak bilmeyen kişisel didişmelerle parçalanır; çünkü her biri öbürlerinden daha üstün olmak, kendi sözünü yürütmek ister, sonunda hepsi de birbiriyle kanlı bıçaklı olur; düzen bozulur, arkasından ölüm gelir. Ölüm monarşiyi getirir, bu da onun en iyisi olduğunu gösterir. Öbür yandan, demokrasi yozlaşmayı doğurmasın olmaz; kamu için en büyük felaket olan bu yozlaşma, yozlaşmış yurttaşlar arasına düşmanlık sokmaz, tersine aralarında sağlam bir dostluk kurulmasına yol açar; çünkü devleti soymak için birbirinin desteğini gerekli görürler. Bu da birisinin çıkıp halkın başına geçmesine ve döndürülen dolapları durdurmasına kadar sürer gider. 

“Açıklanan üç görüş buydu; geri kalan dört (kişi) bu sonuncu görüşe eğildiler. (Ülkesinde) politik eşitlik kurmak isteyen O….. baktı ki, azınlıkta kalıyor, şu sözleri söyledi: ” bu koşullar altında ben sizlere karşı adaylığımı koymayacağım. Ne emir vermek, ne emir almak, istediğim budur. İktidarda gözüm yok.” (s253, 254, 255).

*

Alıntı yaptığımız bu metni bilenler biliyor. Bilmeyenler için söyleyelim, Herodot’un “Tarih” adlı çalışması (çev. Müntekim Ökmen, İş Bankası Yayınları, 2016). Yaklaşık 2500 yıl önce yazılmış. Yine yaklaşık 2500 yıl önce İran’da yeni bir yönetim biçiminin belirlenme aşamasında en üst düzey yedi kişinin yer aldığı tartışmadan bir bölüm. Konuşan kahramanların gerçek adları Otanes, Megabyzos, Dareios. Günümüz dünyası insanının anlayabilmesi için çevirmenlerin belki o çağın kavramlarını bu çağınkilere uygun hale getirdiklerini söyleyebiliriz. Ancak yanlış anlamayacağımız bir şey varsa o da her birinin yürüttüğü mantıktır. Bu mantık diğer kavramların çağımıza yakınlaşmasını ve onları görece doğru kavramamızı sağlıyor. 

Bu açıklamalar karşısında şaşırıp kalmamızın nedeni inanılmaz modern, çağdaş, akılcı görünmeleri dolayısıyla kendilerine inanmamızı sağlamalarıdır. Bu diyaloglarda sarf edilen pek çok sözcük, kavram ve yorumu reddedebilmek oldukça güç. 2500 yıl öncesinden bize ulaşabiliyorlar. Öyleyse 2500 yıldan bu yana dünyada hiçbir şey değişmedi mi? Yok hayır her şey değişti! Her şey değiştiyse o zaman bu sözcükler nasıl oluyor da bu çağın insanları olan bizlerin beynini ve yüreğini hala derinden etkileyebiliyor?

Oysa metni okumaya sürdürdüğünüz zaman kral nasıl seçilecek sorusunun yanıtını bugün akıldışı bulmamak olanaksız. Demek ki, o çağın insanları Lévy-Bruhl’un gösterdiği gibi daha çok duygusal ağırlıklı bir düşünce yapısına sahipler. Ancak bu olgu sunduğumuz örnekte görüldüğü gibi onlar arasında çok zeki insanlar bulunmasını engellemiyor. Başka bir deyişle ağır basan duygusallığın o insanların düşünce yapısının aşırı uçlar arasında gidip gelmesine ve bugün bir yandan bize inanılmaz zekice, modern yada akılcı görünen düşünceler üretip, kararlar almalarını sağlarken aynı zamanda bunun tam tersini yaptırdığını da kanıtlıyor. Oysa bugün biz bu durumu bir tür psikolojik dengesizlik olarak nitelendiriyoruz. Yaşamını akılcı düşünce üstüne kuran toplumlarda sağlıklı, dengeli bir psikolojik yapıya sahip olmayan insanlar tıpkı yukarıdakiler gibi yaptıkları çelişkili konuşmalar ve davranışların farkına varmadan bunu olağan bulurken, görece sağlıklı bir psikolojik yapıya sahip insanlar çelişkili düşünce ve davranışlar sergilemekten mümkün olduğunca kaçınıyorlar. Zira bu durumun insanın ahlaki yapısını etkileyebileceğini ve toplumsal yaşamda sahip olabileceği saygınlık ve prestije zarar verebileceğini düşünüyorlar. Psikolojik sorun boyutuna ulaştığında bunu tedavi edilmesi gereken bir hastalık olarak görüyorlar.

Herodot’un diyaloglarındaki demokrasi, yasalar karşısında eşitlik gibi kavram yada deyişlerin belki de daha önce hiç sahip olmadığı kadar çok demokratik topluma sahip günümüz dünyasındakilerle eşdeğer anlamlara sahip olması güç. Çünkü, demokrasi ve eşitlikten söz ederken özgürlükten söz etmiyorlar, zira, büyük bir olasılıkla bizim bildiğimiz özgürlük kavramından bihaberler. Dil her zaman gerçekliği yansıtmaz çünkü düş gücü aracılığıyla yapay bir gerçeklik yaratabilir. Dolayısıyla bu kişilerin dışa vurdukları düşüncelerle mevcut gerçeklik arasındaki ilişkiyi tanımlayabilmek için o dönemin insanlarına özgü zihniyetin psikolojik-toplumbilimsel çözümlemesinin yapılması gerekir. 

Öte yandan bu çok eski diyaloglarda hiç eskimemiş kıskançlık, haset, üstünlük gibi duygulara da yer veriliyor. Bize göre günümüz dünyasında da çok etkili olmayı sürdüren bu duyguların o tarihteki yoğunluğu çok fazla. Yoğun bir haset duygusu insana her türlü kötülüğü yaptırabilir. Binlerce yıl sonra gerçekleştirilen modernleşme hamlesini biçimlendiren akılcı düşünce sayesinde bu yoğunluk biraz azalsa da varlığını sürdürüyor. İnsanlığın gelişmesinin önündeki en büyük engellerden biri olduğuna hiç kuşku duymadığımız haset konusunda bu olaydan yaklaşık 2000 yıl sonra, günümüzden ise yaklaşık 500 yıl önce bu yoğunluğun düzeyi konusunda Kanuni döneminin en ünlü devlet adamı ve aydınlarından biri olan Kınalızade Ali Efendi’ye kulak vermekte yarar var. Aile Ahlakı adlı kitabında:

“Mevcut toplumda karşılaşılan en kapsamlı ve yoğun ruhsal rahatsızlık “hasettir”. Bunun dışında yalan, gıybet (çekiştirme, dedikodu), cimrilik ve riya da oldukça yaygın ruhsal bozukluklardır. Hasede yol açan nedenlerin en önemlileri arasında fazilet dağıtan adil hâkim olan Tanrının hükmüne, kazasına razı olmak yerine itiraz ve müdahale bir başka deyişle Tanrıya karşı gelme vardır. Öte yandan bir topluluk arasında ilişki ve ortaklık ne kadar yoğunsa haset de o kadar çok olur dedikten ve Hoca Nâsiri’nin, haset hastalığının bilgisizlik ile açgözlülüğün birleşmesinden doğduğunu söylediğini aktardıktan sonra bu hastalığın ilacı konusunda: 

“Bu hastalığa çoğu ruhlar yakalanmıştır ve bundan kurtulmuş olmak da pek nadir bir durumdur. Nitekim hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: “Üç haslet vardır ki, hiç kimse ondan necat bulamaz. Suizan, kötü hareket ve hased.”…Ümittir ki, kendi nefsimiz veya bir mü’min kardeşimiz bu hastalıkların bazısına veya tamamına çare bulmaya muvaffak olur da, kötü huyunu düzeltmek suretiyle sevap kazanır, ecre ulaşır” demektedir (Kınalızâde Ali Efendi, Ahlak, A.A., sayfa 228-244, T. 1001 Temel Eser, no 30, İstanbul).

 *

Başta söylediğimiz doğrultuda dünya hep değişmiştir ancak o kadar da değişmemiştir. Dışarıdan bakıldığında İ.Ö. 6. Yüzyıl İran’ında yapılan rejim tartışması ile 21. Yüzyıl İran’ında yapılan rejim tartışmaları çelişkili bir manzara arz etmektedir. Bu tartışma bağlamında 2 bin 500 yıl öncesinin İran’ı daha çağdaş ve modern bir izlenim bırakırken günümüz İran’ında hala mollalık rejimi tartışmalarının sürüp gidiyor olması hangi mantıkla açıklanabilir? Bir yandan nükleer bomba üretecek teknoloji, bilgi birikimi ve olanaklara sahip olan İran’ın diğer yandan ne kadar yozlaşsa da hala dine (=inanç=duygulara) boyun eğer görünen bir rejimi sürdürmesi nasıl yorumlanabilir? İran 1970’lerde 2 bin 500 yıl geriye gidip 1990’larda çağa uygun (yalnızca fen bilimlerinin kimi alanlarıyla) sınırlı bir ilerleme mi kaydetmiştir? Yaklaşık kırk yıldan bu yana İranlıların dogmalara boyun eğmesini isteyen bir sistemin diğer yandan genellikle özgür ve akılcı bir düşünce yapısı gerektiren havacılık-uzay, elektronik, petrokimya ve nükleer teknoloji, otomobil sanayi, vb alanlara yatırım yaparak yabancı sermayeyi çekmek gibi çelişkili sayılabilecek kararlar aldığı görülmektedir. Oysa nüfusunun neredeyse üçte biri yoksulluk sınırının altında yaşarken, işsizlik oranının yüzde yirmi beşlerde dolaştığı söylenmektedir. 

Geçmişten bu yana süregelen ekonomik ve toplumsal sorunlardaki artışa bakarak bu ülkede gerçekleştirilen hareketin bir devrim değil tarihsel bir rastlantı, bir kaza olduğu rahatlıkla söylenebilir. Sonuç olarak İran toplumu, örneğin Japon toplumunun tersine, sahip olduğu (duygusal) inanç sistemiyle akılcı düşünceye dayalı çağdaş bir yaşam biçimi arasında henüz doğru orantılı bir düzen kurmayı başaramamıştır. Son kırk yıl içinde baştaki oyun kuralına uygun bir şekilde bir miktar ilerlemekle birlikte daha çok yerinde saymış gibidir.

*

Ülkemize gelince 21. Yüzyıl başında 22 milyon çocuğu ve genci görünüşe göre akılcı düşünceye boyun eğen çağdaş eğitim sistemi tarafından yetiştirilen yaklaşık 80 milyon nüfusa sahip bir Anadolu toplumuna oranla, yüzde doksan sekizi okuma yazma bilmeyen yaklaşık 13 milyon nüfuslu Anadolu toplumunun Cumhuriyetle birlikte gerçekleştirdiği yüzlerce yıllık sıçramaya bakarak devrimi gerçekleştirdiği dönemde daha çağdaş bir görünüme sahip olduğu söylenemez mi?

Oysa devrimin süreklilik taşıması, asla durmak ve bitmek bilmemesi gerektiğini kavrayamayan bu halk yaptığı yanlış seçimlerle ve deneyimden ders almayı bilmeyen kafa yapısıyla bugünlere gelmiştir. Bugün bir değil birçok Türkiye vardır. Zihniyet açısından Anadolu 15. ve 21. yüzyıllar arasında gidip gelen bir manzara sunmaktadır. Cumhuriyet herkese türdeş nitelikli bir eğitim vermek istemiş ancak halkın bir kısmı başta bunu reddetmiştir. Zaman içinde çağın ve bölgesel zenginliklerin, olanakların dayatmalarıyla başta reddedenler çeşitli tarihlerde bu eğitim sistemine boyun eğmiştir. Bu sistem 1970’lerde çökmeye başlayıp yüzyıl sonunda sistem olma özelliğini tamamen yitirince ortaya zihinsel açıdan alacalı bulacalı bir toplum çıkmıştır. Bugün aynı mekanda yan yana yaşayan insanlar aynı yüzyılın kafa yapısına sahip değillerdir. Dolayısıyla hem bireysel hem de toplumsal sorunlar konusunda benzer çözümler önerip, uygulanmasını sağlamaktan uzaktırlar.

Bu durum farklı nedenler benzer sonuçlara yol açabilir kuralından hareketle İran ve benzeri durumdaki diğer ülkeler gibi Türkiye’nin de genel olarak zihinsel açıdan yerinde saydığı söylenebilir. İran ve Türkiye farklı tarihsel süreçlerden geçerek benzer sonuçlarla karşılaşmakla birlikte bu benzerlik bir yerde sona ermektedir. Her ülke kendi özgün koşullarından kaynaklanan başka önemli sorunlarla karşı karşıyadır. Örneğin, yaşam düzeyi 1970’lerin altına düşen İran üzerinde 1980’lerden bu yana çeşitli tarihlerde uygulanan ekonomik ambargo, savaşlar, iç karışıklıklar toplumsal-ekonomik-ahlaki-kültürel yaşamı derinden etkilerken, ekonomik ambargo sorunu olmayan Türkiye kötü ekonomi yönetiminde örnek ülkelerden biri olarak gösteriliyor. Kaynaklarını böylesine düşüncesizce kullanan bir toplum doğal olarak sonuçlarına katlanmak durumunda kalıyor/kalacaktır. 

Bütün bunlar ne ifade ediyor? İçinde yaşadığımız dönem bir şeylerin sona erip başka bir şeylerin başlangıcının habercisi gibi. Başta demokrasi, özgürlükler, bilimsel, sanatsal, felsefi düşünce ve kavramlar olmak üzere ideolojiler, tarihsel çözümleme ve çözümleme yöntemlerinin sorgulanması yani mevcut dünyaya, sistemlere, toplumlara başka bir pencereden (belki de pencerelerden) bakılması gerektiğini gösteriyor. Başka bir deyişle bilimsel çabaların hangi noktalarda yoğunlaşması gerektiğin gösteriyor. İnsan aynı anda hem her şey tamamen değişiyor ve hem de pek değişmiyor gibi bir izlenime kapılıyorsa orada neler olup bittiğine bakmakta yarar. Belki de başlangıçta sözünü ettiğimiz kural yalnızca belli tarihsel-toplumsal dönemlerde ön plana çıkarak kendini belli ediyor. Araştırmadan bilemeyiz.

Bildiğimiz bir şey varsa özellikle aydın olarak nitelendirilebilecek bir kesimin Corona’nın yol açtığı ev hapsi ya da evde kalma zorunluğunu bir fırsata çevirerek derinlemesine okumalar yapabilecekleridir. Çünkü ancak derinlemesine çabalar kalıcı ya da etkileyici yeni çözüm önerileri, görece sağlıklı sonuçlar üretilmesini sağlayabilir.

63 kez okundu.

Bunları da sevebilirsiniz