SAYFİYEDE OLMAK BASİT BİR HUZUR ARAYIŞI DEĞİL MİDİR?

Yazın gelişi ile kepenkleri kapanmış sayfiye evimi açtım. Nihayet evime kavuşmuştum. Yazın gelmesini bütün kış beklemiştim, hem de ne çok. Kış günlerinin kalp gibi atan ritmi mart başlarında gelen korona salgını ile ben de tüm dünya ile birlikte aylar boyunca evime kapanınca, sayfiyede olma fikri tüm cazibesiyle beni kalbimden fethetmişti. 

Sayfiyenin hepimizin hayatında türlü türlü anlamları var. Benim için yazlığa gitmek hayatımdaki tüm adsız özlemelere bir cevap gibidir. Yaşama yeniden başlamak gibidir. Yazı sabırsızlıkla beklerim, inanırım ki, sayfiye yerleri de yazlıkçılarını sabırsızlıkla bekler. Hele o ilk gelişlerimiz görülesidir. Arabanın anayoldan yola kıvrılışı ile yürekler pır pır eder. Güneş ışınlarının bir ayna gibi parlatıp içinde ağaç dallarının ve gökyüzünün yansıdığı arabanın ön camından yansıyan komşuların sevinçli yüzleriyle karşılanırsınız. İlk girişte evin terk edilmiş bir görüntüsü vardır. Evin her köşesine derin bir sessizlik çökmüştür. Ev de terk edilmişliğinden kurtulup bir an önce bizleri içeriye buyur etme telaşındadır. 

Bir kedi uzun otları marifetli patisiyle ezip bir yana iteleyerek sanki bahçe ona aitmiş gibi çimenlerde geziniyordur. İki kelebek birbiri çevresinde dönerek saksıya konup havalanarak uçmaktadır. Bir örümceğin ipi, bir kozadan sarkan bir parça gibi boşlukta asılıdır. Zakkumların arasında serçeler çılgın gibi cıvıldaşıyordur. Demir parmaklıklar boyunca bir sarmaşık parmaklıklara sarılarak bir uçtan diğerine metrelerce uzamıştır. Öbek öbek çiçek salkımları parmaklıklar arasından sarkıyordur. Yana doğru eğilmiş jakaranda göz alıcı bir parlaklıktadır. Çam iğnelerinde, dalından düşmüş iki kozalakta, orada burada rüzgârın sürüklediği küçük taşlarda yaşamın izleri vardır; hayat her yerdedir… Paslı taşlarda bile ağır, gizli, uzun ömürlü hayat belirtileri vardır. 

Eşyalar indirilmeden, hemen kepenkleri, kapıları, pencereleri açmaya, sonra tek tek odaları dolaşmaya, etrafa, eşyalara özlemle bakmaya başlarım. Bu nesnelerin saklı yüzlerinde gizli duran anıların sıcaklığıyla birdenbire hiç gitmemiş, hep oradaymışım gibi bir hisse kapılırım. 

Ayaklarımda telaşla koşuşturan karıncalar nereden, ne zaman gelmişlerdir! Oturup biraz soluklanma zamanı değildir, bir an önce ortalığı temizlemeye koyulurum. Bahçıvan dış kapıların ve açık duracak pencerelerin sinekliklerini takmaya koyulmuştur bile. Ev temizliğinden sonra, ağaçlara su vermeler, çiçekleri yenilemeler, saksıların toprağını kabartmalar başlar. Mutluyumdur, mutluyuzdur, beklenti doluyumdur, beklenti doluyuzdur. 

Eve yerleşince günlük rutin yaz günleri başlar. Geceler yemekten sonra yürüyüşe çıkılır, o avare avare dolaşan esintiyi bedenimizde duyumsayarak kumsala kadar gidilir. Dönüşte bazı geceler ya tavla atılır ya da papazkaçtı, konken, batak gibi kart oyunları oynanır, evin içi pul şakırtılarıyla, kahkahalarla dolar, tartışmalar, iddialarla oyun sürer. Geride televizyon açıktır, bir spor programında konuşanların sesi uğultuya katılır, kimi kez öne çıkıp, kimi kez silinerek sürer. Geç saatlere doğru rehavet çöker. Çevremize akşam sessizliği çökmüştür, uyku ile uyanıklık arası divana uzanır belli belirsiz bir düşe doğru çekiliriz. 

Deniz kabuklarının çakıl taşlarıyla harman olduğu, kuru yosunların kıyıda öbek öbek beklediği deniz sizi beklemektedir. Mavinin mavi, lodosun lodos, balığın balık olduğu deniz… Yapış yapış nemiyle gelen boğucu sıcakların gelmesiyle deniz mevsimi açılmış olur. Denizin durgun olduğu sabah saatlerinde yüzersiniz, suyun kollarınızdan siyah saten dalgalar gibi aktığı akşamüstü saatlerinde yüzersiniz. “Hoop hoop hoop!” diye diye dalgaları karşılarsınız. Hoplaya zıplaya. Köpüklerle köpürerek. Ege’nin dalgaları oynaşır içinizde.

Dalgaların ard arda birbirlerini kırarak gelişleri, kumun önce ıslanarak koyulaşması, sonra suyun fısıldayarak çekilişi ve kumun ağır ağır eski rengini alışı, sonra yine, sonra yine giderek kızıllaşan, kararan kumun oyununu seyretmek plaj sefasının çok özel bir diyalogudur. Deniz bana oyunlarını oynar, dalgaların, ayaklarımın altından çektiği kumlar, beni kendimden alır götürür. Hayat içime sığmaz olur, ben de hayata sığmaz olurum; uçup gitmek isterim, bir uçurtma olmak… göklere, göklerin derinliklerine. 

Yüzmeden önce bir süre güneşlenmek, bedenimde sıcak ışınları duyumsamak hoş bir duygudur. İnsanların denize girişlerini, usta kulaçlarla açılışlarını, ağır ağır, sıcak saydam suyun tadını çıkara çıkara kumsala dönüşlerini izlerim. Sürat motorunun ardında bir delikanlı su kayağı yapıyordur, her düşüşünden sonra neşeyle ayağa fırlar, hem de ne sık. 

İki genç kız merdivenlerden iner, bir müddet kendilerine uygun bir yer arayışından sonra kumsala uzak bir yer seçer, kendilerine şemsiye ve şezlong kiralarlar. Kendilerine özgü doğallıkları, gevşeklikleri, rahatlıkları ve duruşlarıyla benim gençlik zamanımın apayrı bir zamanı gibi karşımda durmaktadırlar. Onların bu rahatlığını kıskanırım. 

Saatlerce denizde, kumlarda oyalanırız, yağlanma, güneşlenme ve denize girmekten başka bir şey gelmez elimizden. Sayfiyede olmamızın sebebi de bu değil midir? Hayat, mücadeleden, bitmez tükenmez eylemden ibaretse, biraz soluklanmak da hakkımız olmalı elbet. 

Deniz sonrası öğle şekerlemesinin uyuşukluğu ile gün devam eder. Sanki zaman yavaşlar ve genişler. Dışarıdan gelen yazın mahmur mırıltısı dışında tamamen bir sessizlik vardır. Bazı günler boğucu sıcaklar olur, hani şu havada bir ağırlık var dedikleri türden, her şeyin yapış yapış olduğu, insanın her yanından ter fışkırdığı nemli yaz günleridir. 

Sayfiyede olmak herkes gibi benim için de basit bir sığınak arayışı, huzur ve rahatlık isteğidir. İstediğimiz tek şey korunmak, uzak bir noktada, ana rahmi sıcaklığında bir yere yerleşip orada öylece kalmak. İşte sayfiye bu anlamda benim için önem kazanıyor, gelip geçiciliği ile bir andan başka bir şeye dönüşmeyecek tatlı bir hatıra parçası olarak belleğime kazınıyor.

Kendi düşüncelerimin içinde kaybolarak zaman geçirmek isteğidir bu. Belli belirsiz düşlerle iç içe geçen, düşüncelerle bulanıklaşan bir akıştır. Bir sessizlik arayışı, bir kendimi dinleme hali içinde olmaktır. Ruhumun derinliğinde ötelere gitmeliyim, içimin derinliklerine, yaşadığım anların sonsuzluğuna. 

Bazı günler denizin o ürkütücü yüzünü gösterdiği günlerdir, fırtınaların koptuğu, rüzgârların estiği, denizin kabardığı, sarsıldığı günlerdir. Bize ona girmenin uygun bir ortam olmadığını çok açık belli eder. Böyle zamanlarda denizin dibindeki, bizimkinin ters yüzü, negatifi olan dünyayı, kumlu ovaları ve sessiz vadiler ve batmış koca dağ sırtlarıyla oradaki dünyayı düşünürüm. İçimde bir şey dehşetle denizden beni geri çeker. Zapt edilmeyen bu su kütlesi bu yönüyle tekinsiz bir mekâna dönüşür. Neyse ki, böyle günler arasına uzun zamanlar girmez, kısa sürede her şey eski dengesine kavuşur. Yaz günleri, akıp gider…

Yaz bitecek, ev yine bomboş kalacak, büyük bir yankı odasına dönüşecek. Bizler şehirlerimize geri döneceğiz-işlek caddelere, sokaklara, arabalara, trafiğe, durmaksızın onarılıp düzeltilmeye çalışılan kaldırımlara, fabrika bacalarına, karmaşaya, insan yığınına, boğucu bir iç içelik içindeki binalara, gökdelenlere, durmadan bir ileri bir geri koşuşturan, yelkovanı kovalayan figürlere dönüşeceğiz. Başka bir yaşama, başka yaşantılara… O uğultulu sonbahar günlerinden sonra uzun bir kış bizi bekliyor olacak.

Epey zorlu bir dönemden geçiyoruz. Koronalı günler devam ediyor. Ama hayat böyle işte. İnsan ancak böyle durumlarda hayatın değerini anlıyor. Yaşadıklarımız aklımıza kazındı ve hep aklımızda kalacak, daha sonraki yıllarda da unutmadan buruk bir hüzünle anımsayacağız ama asla karamsarlığa yer yok. Anlıyorsunuz değil mi?

546 kez okundu.

Bunları da sevebilirsiniz