“İZMİR BAYRAĞI”NIN GÜNDEME GELİŞİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Geçtiğimiz hafta, bilgi ile meselesini çözememiş bir toplum oluşumuzla bir kez daha yüzleştik. Şükürler olsun.

Yoksa dalgınlığa kapılıp kendimizi bir an için geçmişimizdeki hakikatleri merak eden, yeni bir bilgiyi paylaşmanın ve bunu tartışmanın adabına sahip, üstüne de ahlaklı siyasetle yönetilen bir toplum falan sanabilirdik… Endişeye mahal yok, halen Orta Doğuluyuz. Şark cephesinde yeni bir şey yok. 

Ne olmuştu geçen hafta? İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer, üç ay önce yayınlanmış bilimsel bir makaleyi anıştırarak geçmişte İzmir’in bir bayrağı olduğunu öğrendiğini bir turizmci topluluğuna konuşurken söyledi. Konu bayrak değildi, bambaşka bir bağlamda cümle içinde kullanmıştı. Yaptığı bundan ibaretti. Kapalı bir grup içinde konuşurken bayrağın varlığını öğrendiği makaleden söz etti. Sadece bir cümlede. Bu değerde bir bilgiyi edinen herkesin yapacağı gibi, birileriyle paylaştı. 

Fakat, bu bayrağa dayanarak özerklik talep etmiş gibi, basın toplantısı düzenlemiş gibi saldırıya uğradı. Bu tepki, kentin tarihiyle ilgili bir keşif karşısında verilebilecek en son tepkiydi. İşte kendimizle yüzleştiğimiz nokta tam da burasıydı. 

Gelişmiş bir toplumun, kentlerinin tarihiyle ilgili bir keşif karşısında duyacağı merakın bizdeki noksanlığına şahit olduk. Bu bayrağın ne olduğunu, nerede kullanıldığını merak bile etmedik. İktidarın, siyasetçileri ve medyası eliyle pervasızca iftira atabildiğini –zaten biliyorduk- ve tekrar tekrar aynı oyuna gelebildiğimize şahit olduk. Belediye başkanını makaleyi okuduğuna pişman ettik. 

Meğer, bir avuç insan dışında kimse geçmişte İzmir kentinin hakikaten bir bayrağa, bir denizcilik bayrağına sahip olduğunu bilmiyormuş. Bu ortaya çıktı. 

Öğrenmeyen kalmasın, bir “İzmir Bayrağı” vardı

Evet, tarihte İzmir limanına kayıtlı gemilerin kullandığı ayrı bir denizcilik bayrağı vardı. Marsilya’nın, Trieste’nin, Malta’nın, yani Akdeniz’in önemli limanlarının her birinin sahip olduğu türden. Bu bayrak kısa bir süre için değil, yüzlerce yıl boyunca kullanıldı; İzmir’in levantın gözdesi olarak kaldığı üç yüz yıl boyunca… Sadece İzmir’in değil, diğer bazı Osmanlı kentlerinin, İstanbul’un, İskenderun’un, Kandiye ve Trablus’un da bayrağı vardı. 

Tarihte bayrakların ilk olarak ortaya çıktığı deniz, Akdeniz’di. Akdeniz, eski dünyanın medeniyet ve ticaret merkeziydi. Bayrak gibi bir alametin Akdeniz’de seyreden gemilerde belirmesine şaşmamak gerekiyordu.

Bu bayrakların hiçbiri bugün anladığımız anlamda “milli bayrak” değildi. Zaten milliyet diye bir kavramın ortalarda görünmediği çağlarda dünya üzerinde hiçbir bayrak “milli” değildi. Bugün bizim anlamlar yüklediğimiz milli bayrak modern zamanların, ulus devletlerin, milliyetçiliğin buluşuydu.

Ayyıldızlı bayrağımızdaki hilalin ve yıldızın ölçü ve boyutunu tespit eden bayrak kanunu Atatürk’ün iradesiyle ve 1936 gibi oldukça geç bir tarihte çıkmıştı. Keza devletlerin milli bayrakları üzerindeki bu gecikmiş titizlenişleri sadece bizim memleketle sınırlı değildi. O devirde birçok ülkede durum hemen hemen bu minvaldeydi.

Denizle bağları öyle zayıf bir toplummuşuz ki, şehir dendi mi sadece “kara” anlaşılıyormuş meğer. Denizin şehre ait olduğu düşünülmüyormuş. Denizde kullanılan bayrağın şehrin ve şehir tarihinin bir parçası olduğu da… 

Denizcilikte bayrağın yeri

Denizcilik kuralları gereğince bugün olduğu gibi üç yüz yıl önce de, denize açılan her gemi kayıtlı olduğu limanın bayrağını geminin “kıç” tarafına asardı, asmak zorundaydı.

Denizcilikte bayrak, flandıra ve flamalar renkleriyle bir lisan meydana getirirler. Kablosuz haberleşme teknolojisinin bulunmadığı çağlarda geminin mesajları karadakilere ve diğer gemilere bu renkli kumaşlar aracılığıyla iletilirdi. Asılan bayrak yeri gelir gemide salgın hastalık olduğunu duyurur, yeri gelir taşıdığı yolcunun rütbesini gösterir, yeri gelir savaş zamanı olsa bile geminin barışçıl gayelerle seyrüsefer yaptığını belli ederdi. Kayıtlı olduğu limanı bayrak aracılığıyla duyurarak veba, kolera gibi dehşet saçan salgınların yaşanmakta olduğu bir ülkeden gelmediğini karadakilere bildirmiş olurdu. 

Bu bayrakların çizimlerini içeren katalog ve afişler her liman idaresinde bulunurdu. Bunların günümüze ulaşanları müzelerde sergilenmektedir. 

Bir de gemiler, sadece bağlı oldukları kentin ya da devletin bayrağını bulundurmazlardı. Karaya yaklaşıldığında ikinci bir bayrak daha asılırdı: kendisini konuk edecek kentin (daha sonraki dönemlerde de devletin) bayrağı. İzmir’e kayıtlı bir gemi, söz gelimi Marsilya limanına vardığında bir direğine de Marsilya’nın bayrağını çekerdi. Bu hareket hem nezaket gereğiydi, hem de bir zorunluluktu. Konuk olacağı ülkenin iradesini tanımayı kabul ettiğini göstermekti. Bu kural aynı şekilde, İzmir körfezine giren yabancı gemi için de geçerliydi: İzmir limanına giren gemi, kendi bayrağıyla birlikte İzmir bayrağını da direğine çekmek zorundaydı. Bu bayrakların yerini bugün milli bayraklar aldı. 

Limana giren gemiler ayrıca birkaç top atışıyla kenti selamlar, demir atmış diğer gemiler de yine top atışıyla bu selama karşılık verirdi. Böylelikle şehrin kadısından konsolosuna, tüccarından vatandaşına kadar limana yanaşan gemiyi duymayan kalmazdı. İzmir limanı bazen öyle işlek olurdu ki, gün boyu top atışlarının arkası kesilmezdi.

Osmanlı yönetiminin tanıdığı bayrak

Osmanlı merkezi iktidarı, bu bayrakların kullanılmasında bir özerklik iddiası, bir başkaldırı tavrı hissetseydi, tepelerine çökmez miydi? Kan akıtmaz mıydı? Oğullarını, sadrazam ve vezirlerini gözünü kırpmadan boğduran Osmanlı? Bırakın üç yüz yılı, bir günlüğüne bile izin verir miydi? Bu bile bayrağın açıkça onaylandığını göstermez mi? Bu bayrakların sivil bayraklar olduğu daha nasıl izah edilebilir?

İzmir bayrağı altında faaliyet gösteren gemiler, sahipleri ister Osmanlı tebaası, isterse yabancı devlet vatandaşı olsun, Akdeniz’in en bereketli topraklarına sahip Osmanlı’nın hammaddelerini bunları işleyecek ülkelere taşıdılar. Osmanlı’nın ekonomik çarklarının dönmesine katkı sağlarken, öte yandan sömürgeci ülkelerin çıkarlarına hizmet ettiler.  

Söz konusu makale

İzmir limanına kayıtlı gemilerin yirminci yüzyıl başlarına dek kullandıkları bu yeşil-beyaz bayrağı tanıtan makale, Toplumsal Tarih Dergisi’nin Mart 2020 tarihli sayısında yayımlandı. İmza sahibi de ülkenin önde gelen tarihçilerinden Mehmet Öznur Alkan’dı. Makalesinde ortaya koyduğu belgelere sadece tarihçiler değil, internete sahip olan herkes ulaşabilir. Bilgi, artık karanlık mahzenlerde, tozlu rafların ardında değil; bir tık uzağımızda duruyor.

Küçük çapta bir kıyamet kopartmanın ardından dilerim söz konusu makale İzmir’de hak ettiği ölçüde merak edilip okunmuştur. Böyle ilginç tarihsel bir gerçekliği bu kıvamda tartışıp kenara atmış olmamalıyız. Sevgili kentimizin geçmişine duyduğumuz merak, Kordon’daki zengin levanten evleri yıkıldı diye ağıt yakmakla bitmiyor değil mi? İzmir sevdamız ve tarihine olan ilgimiz, bir polemikle karşılaşıldığında saf tutmakla sınırlı kalmıyor değil mi? 

Tarihte İzmir limanına kayıtlı gemilerin ayrı bir bayrak asmaları, İzmir’i denizde temsil eden bir bayrağın varlığı önemsiz olabilir mi? İzmir’in dünya ekonomisinde bir zamanlar nerede bulunduğuna işaret etmiyor mu bu kumaş parçası? Bence asıl mesele, kent insanının bu gerçeği öğrenmesini bir siyasi çarpıtma, montaj ürünü bir iftira ve karalama saldırısına borçlu olması… İnsanın içini yakan asıl bu. 

Bunları da sevebilirsiniz