İzmir’deki Arap Varlığı

Ne zamandır İzmir’deki çikolata renkli hemşehrilerimiz ile ilgili bir şeyler yazmayı düşünüyordum. Şimdilerde sayıları azaldı ama benim çocukluğumda bir hayli çoktular. Geçenlerde değerli bir araştırmacı dost ile bir sohbet sırasında Börklüce Mustafa’nın, Karaburun Yarımadası’ndaki köyünün Karareis olduğundan söz açıldı. O köyün de bu adı Börklüce’nin koyu tenli biri olması nedeniyle aldığını söyleyince, değerli dostum da “Bu ayaklanma bir zenci ayaklanması olmasın? Tarihte çok örneği var, Bedreddin’in eşi de zenci…” diye bilgiyi tamamladı. 

Börklüce Mustafa ve mücadelesini yıllardır araştırıyorum. Çünkü yılın yarısını o müthiş olayların olduğu bölgenin tam ortasında yaşayarak geçiriyorum. Yıllardır oradaki köylerde sayısız yaşlı kişiyle konuyla ilgili sohbetler ettim, onların altı yüz yıldır babadan oğula aktardıkları gizemli öyküleri dinledim. Yağız atların kişnediği Cehennem Deresi ve vadide keşif yürüyüşleri yaptım. Hatta o kanlı savaşın topoğrafyasını da çıkardım. Günümüzde yöredeki birçok yer adı, altı asır önceki kanlı çatışmanın adlarını taşıyor. Ancak sonuçta bu yazının konusu; Börklüce Mustafa ve onun zenci olup olmadığı değil, İzmir’deki zencilerin varlıklarının şehirde bıraktıkları izlerle ilgilidir.

İzmir’de çok sayıda yerin adı “Arap” takısı ile tanımlanmıştır. “Arap” sözcüğünün hem dilbilimi hem de halk ağzında söylenişi açısından farklı anlamları vardır. Dilimize Arapça’dan gelme bu sözcük öncelikle Arabistanlı ya da Arap halkına verilen addır. Bunun yanı sıra Arap Yarımadası ve Kuzey Afrika’da yaşayan halk ve bu soydan gelen kimselere de Arap tanımlaması yapılır. Ayrıca Arabistan ile ilgileri olmamalarına karşın zenci kişilere de “fellah” ya da “arap” denir. Konuyla hiç ilgisi olmamasına karşın fotoğrafçılıkta siyah-beyaz bir fotoğraf filminin negatifine de “arap” dendiğini belirtebiliriz.

Bu yazımızda İzmir’de “Arap” adıyla anılan yerlerden ve bilebildiğimiz bağlantılarından söz edeceğiz. Yıllardır İzmir’de yer adları üzerinde uzun çalışmalar yapan bir araştırmacı olarak bu yerlerin çoğunun “Arap” adını, “Arabistanlı” ya da “Arabistan’dan gelen” kişilerden çok zencilerden aldığını düşünmekteyim. Böyle düşünmemin önemli bir nedeni İzmir’in Afrika – Akdeniz – Osmanlı köle ticareti zincirinde, uzun bir dönem İstanbul ile birlikte “merkez” konumunda olmasından kaynaklanmaktadır.

Öte yandan 18. Yüzyıl sonlarından itibaren köleliğin kaldırılma çalışmalarının başladığı görülür. Bu gelişmede insan haklarından tutun da tarım ve sanayide köle çalıştırılması sisteminin artık pahalıya geldiğinin de önemli payı vardır. Fransa’da 1789 devriminden sonra yasaklanan kölelik, İngiltere’de 1807 yılında yasaklanır ve bunun tüm Avrupa’da uygulanır hale gelmesi 19. Yüzyıl sonunu bulur. Osmanlı Devleti’nde köleliğin yasaklanması yolundaki ilk adımın 1847 yılında İstanbul köle pazarının kapatılmasıyla atıldığı görülür. Her ne kadar bu karar ülkedeki köle ticaretini tamamıyla önleyemezse de başlangıç olarak önemli bir uygulamadır. 1857 yılında Hicaz Bölgesi dışında tüm topraklarında zenci köle ticaretini yasaklayan Osmanlı devleti, 1890 yılında imzaladığı Brüksel Sözleşmesi ile zenci köle ticaretini tamamen yasaklarken, Kafkasya kökenli beyaz köle ticaretinin yasaklanması ancak II. Meşrutiyet’ten sonra 1909 yılında gerçekleşir.

Her ne kadar Osmanlı İmparatorluğu, dünyada köle ticaretini resmen yasaklayan ilk ülkelerden biri olduysa da uzun zaman, devlet görevlileri dahil bu yasağa uyulmadığı bilinmektedir. Bir dönem insanlığın yüz karası olarak tanımlayabileceğimiz köle ticareti ve İzmir ilişkisini bir başka geniş yazıya bıraksam da sözü gelmişken bazı ilginç noktalardan söz etmeden de geçmek istemiyorum. Çünkü çoğu zaman “Ah, Güzel İzmir… Vah, Güzel İzmir” diye geçmişin özlemiyle iç çekerek ve “Ne kadar İzmirli” olduğumuzu kanıtlamak için, çoğu zaman söze “Çiğdem, Boyoz, Gevrek” üçlemesinden biri ile başlayıp “Rakı, Roka, Balık” kardeşlerden biriyle bitirmeye çalışsak da; bu tutulasıya sevdiğimiz güzel şehrimizin geçmişinde köle ticareti merkezi olma gibi bir gerçeğin ve bu gerçeğin kahramanlarının çoğunun da “Çikolata renkli” dostlar olduğunu ört bas edemeyiz. Başımızı kuma gömmeye kalksak da edemeyiz. Çünkü görmezden gelinen tüm tarihsel gerçekler bir zaman sonra ne yapar eder, bir şekilde ayaklara dolaşır.

Ülkemizdeki köle ticareti ve zenci hemşehrilerimiz için ön bilgiyi aktardıktan sonra konuyu takip edecek yazılara bırakıp İzmir’deki konuyla ilgili yer adlarına dönmek istiyorum.

Öncelikle coğrafi yer adlarına bakarsak İzmir çevresinde aynı adla anılan iki “Arap Dağı” bulunduğu görülür. Bunların ilki Karşıyaka’da, Doğançay Mahallesi’nin de yamacında yer aldığı dağdır. İkinci Arap Dağı’nı ise Güzelbahçe ilçesine bağlı Yelki beldesi yakınında görürüz.

İzmir merkezde akarsu olarak da “Arapderesi” adını taşıyan iki ayrı dere vardır. Bunlardan birincisi Altındağ sırtlarından topladığı suları sırasıyla Kandere, Boğaziçi Deresi ve Kocasu Deresi’nden aldığı sularla birleştirerek Salhane’de viyadüklerin altından İzmir Körfezi’ne akıtan deredir. İkincisi ise Bozyaka ve Karabağlar sırtlarından topladığı suyu Yarendere ile birleşerek Poligon Deresi olarak İzmir Körfezi’ne akıtan akarsudur. Bu su, “Yeşilyurt Arap Deresi” adıyla da anılmaktadır.

Şehrimizde “Arap” adını taşıyan yerlerin başında “Arap Hasan” gelmektedir. Hatay semtinde, günümüzde Kâtip Çelebi Üniversitesi’ne bağlı olarak hizmet veren eski Askeri Hastane’nin bulunduğu bölge, 20. Yüzyıl ortalarına kadar bu adla anılmıştır. Yine aynı bölgede, eski adı önceleri Mısırlı, sonra Hatay Caddesi olan günümüzün İnönü Caddesi üzerinde bir zamanlar var olan çeşme de “Arap Hasan Çeşmesi” olarak bilinmektedir. Bu nedenle günümüzde bu bölge ve İnönü Caddesi üzerindeki durak kısaca “Çeşme” adıyla anılmaktadır. 

Öte yandan İnönü Caddesi’nin aynı bölgede güney yönünde kalan mahallenin adı da Arap Hasan Mahallesi’dir. Daha önce Murat Reis Mahallesi’ne dahil olan bölgede, 1960’lardan itibaren yerleşme yoğunluğu artınca, bu adla anılan ayrı bir mahalle olmuştur. Bölgede bu adla anılan bir de akarsu vardır. Bozyaka’da, Mızraklı Dede mevkiinin bulunduğu yerden geçerek, Hatay semti sırtlarından aşağıya akan ve Halilrıfatpaşa semtindeki son durağa inen vadiden sonra Karantina semtinde denize karışan akarsu, Araphasan Deresi’dir. 

Söz geçmişken, Yeşilyurt’taki Mızraklı Dede’nin, Agora civarındaki Mızraklı Dede Türbesi ile aynı adı taşıyan farklı yatırlar olduğunu söylemek isterim. İzmir’de “Arap” adı taşıyan farklı bir bölge de Altındağ’da “Arapkuyusu” adını taşıyan bir mevkidir. Meraklısı için bu mevkiin, günümüzde Altındağ Birlik Mahallesi’nde, Vedide Baha Pars İlköğretim Okulu’nun bulunduğu bölge olduğunu da eklemek isterim. 

Yine “Arap” sözcüğü geçen ve söz edeceğim son bölge de Konak’taki “Arapfırını” semtidir. Semt bu adı, eski Memleket Hastanesi olup da günümüzde İl Sağlık Müdürlüğü olarak da kullanılan Dr. Ekrem Hayri Üstündağ Kadın Hastalıkları ve Doğum Hastanesi arkasındaki 442. Sokak’ta yer alan ve yıllar önce buraya yerleşen bir Arap’ın açtığı fırından alır. Ayrıca söz konusu sokağın 19. Yüzyıl sonlarındaki adı da Arap Fırını Sokağı’dır.

Son olarak da “Arap” adını taşıyan yapılardan söz etmek isterim. Bunların başında elbette hanlar gelir. En önemlisi de “Arap Hanı”dır. Her ne kadar bu adı söylediğimizde akla hemen Anafartalar Caddesi üzerinde, Başdurak Camisi ile Havra Sokağı girişi arasında bulunan Arap Hanı gelmekteyse de İzmir’de bu handan daha eski ve aynı adı taşıyan bir han daha bulunduğunu söylemek gerekir.

Bu hanlardan eskisi ve günümüze ulaşmamış olanı, 1922 yangınından sağlam kurtulmuş yapılardan biridir. Bunun nedeni de işgal döneminden önce yapımına başlanan ve günümüzde Fevzipaşa Bulvarı adını taşıyan, Basmane Garı ile Gümrük arasını birleştirmek amaçlı caddenin istimlâk edilip yıkılan bölümünün hemen yanında kalmasıdır. Yangın, 14 Eylül 1922 günü tamamen ters doğrultuda yönlenen rüzgarın etkisiyle Kasap Hızır Mahallesi’nin bu bölümüne geldiğinde yirmi beş metre genişliğinde bir şerit halinde açılmış olan istimlak edilmiş toprak zeminli yolu aşamamıştır. Şeritçiler Sokak, Şeytan Çarşısı ile Arnavutoğlu ve Kantarcıoğlu hanlar arasında kalan bu yapı 1890’lı yıllarda onarım görür. Bir dönem, İzmir’de en önemli boncuk imalat yeridir. 19. Yüzyıl ikinci yarısında yaşamış en önemli boncuk ustalarından biri Zagalos ve diğeri de Protobaci’dir. 1894 yılında, ikisine de Şikago’dan ödül belgeleri gelir. Yıktırılarak kazanılan alana 1929 yılında, günümüzde de faal olan Yeni Kavaflar Çarşısı inşa edilir.

İkinci Arap Hanı ise Anafartalar Caddesi’nin “Arasta” olarak söylediğimiz bölümünde ve Balcılariçi olarak bilinen bölgededir. Yeşildirek Hamamı’nın yanında, giriş cephesi iki katlı, avlulu bir yapıdır. 19. Yüzyıl ikinci yarısında inşa edildiği düşünülen hanın içinde, aynı yüzyılın sonlarında Yahudice yayımlanan Esperans Gazetesi matbaası da bulunmaktadır. Ancak han genellikle, bölgenin aktivitesine uygun olarak ayakkabı imali ve satışında uzmanlaşmış ticarethaneleri barındırmaktadır. 1920’lerde motorlu taşıtların ulaşımda yaygınlaşmasıyla birlikte Arap Hanı’nın geniş avlusu, Manisa, Kasaba, Ödemiş, Ayvalık, Bergama ve diğer civar ilçelere, dönemin kullanılan adıyla “Otomobil postaları”nın kalkış yerlerinden biri olarak kullanılır. Fakat Kemeraltı’nın dar olan sokaklarında sıklıkla meydana gelen kazalar, 1935’te İzmir Belediyesi’ni otobüs, kamyon ve otomobillerin hanlara sokulmasını yasaklayan bir karar almaya mecbur edince; büyük avlu, üzerleri saçaklarla örtülü ve genellikle manifatura/konfeksiyon işiyle uğraşan küçük birimlere ayrılır.

Hanlarla ilgili olarak söz edeceğimiz son han ise Arabi Han’dır. Sulu Mezar Sokağı (Günümüzde 853. Sokak) ile Dudu Sokak’ın (Günümüzde 857. Sokak) kesiştiği köşede yer alan yapı günümüze ulaşmamıştır. 19. Yüzyıl ortalarında inşa edildiği tahmin edilen han, 1900’lerin başlarından itibaren yeni sahibi olan Vermiyan’ın adıyla da anılmıştır. Şehrimizde, Eşrefpaşa semtinde, Arap Camisi adıyla da anılan bir de cami vardır.

Sonuç olarak Eşrefpaşa’daki caminin banisinin Arabistan’dan gelen bir zat olduğunu biliyoruz. Ama “Arap” sözcüğü taşıyan diğer yerlerin en azından bir bölümünün adlarını aldıkları kaynağın zenci kişiler olduğunu düşünmekteyim. Hatta “Arap Hasan”ın zenci bir kişi olduğu söylemini, yetmişli yıllarda bölgedeki oldukça yaşlı sakinlerle yaptığım görüşmelerde birçok kez duymuştum. Hatta yakın bir bölge sayılan Yeşilyurt girişindeki kayalıklara adı verilen ve çok değişik bir söylencenin kahramanı olan “Kara Fatma”nın da zenci bir kadın olduğunu düşünmekteyim…

***

Kaynakça:

– Bayarslan, Hüseyin. “Osmanlı Devleti’nde Köleleştirme ve Azat Etme Yöntemleri”, Ulakbilge 5, sayfa: 439-452, 2017.
– Kaplanoğlu, Raif “İlk Nüfus Sayımlarına Göre İstanbul’un Son Köleleri”, Libra Yayınları, İstanbul 2018.
– Tandoğan, Muhammed “Afrika’da Sömürgecilik ve Osmanlı Siyaseti (1800-1922)”, Türk Tarih Kurumu, 2013.
– Ürük, Yaşar “İzmir’de Ticaret Hayatı ve Çarşılar”, ESİAD yayını, İzmir 2020.
– Ürük, Yaşar “İzmir’i İzmir Yapan Adlar”, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Kitaplığı, No: 55, İzmir 2008.

https://islamansiklopedisi.org.tr/kole

Bir cevap yazın