İzmir’in işgaline neden olan İzmirli kadın

Üç yıl üç ay üç hafta ve üç gün süren, İzmir’e büyük acılar yaşatan Yunan işgalinin nedeni olarak gösterilen birçok gerçeğin yanında, pek bilinmeyen bir neden daha vardır ve bana göre en önemlisidir. Yunanistan’ı, Küçük Asya felaketine sürükleyen bir numaralı kişi olan dönemin İngiltere Başbakanı Lloyd Georg’un bu ısrarının arkasında bir kadına duyduğu aşkın bulunduğunu hiç duydunuz mu? Bu yazıyı yıllar önce, çok da nitelikli bir dergi olan “İzmir Tarih ve Toplum”a yazmıştım. Ama derginin talihsizliği ile birlikte arada kaynadı gitti… Şimdi zamanı bu önemli olayı yeniden anlatmanın…

***

Domini Elliadi, 19. Yüzyıl sonlarına doğru İzmir’de doğmuş, varlıklı bir Rum ailenin kızıdır. Yüzü fazla güzel değildir. Buna karşın spor yaptığı için vücut hatları oldukça hoş; bundan da önemlisi hem çok zeki hem de oldukça cilveli bir kızdır. İzmir Evangeliki Rum Okulu’nda oldukça iyi bir eğitim görür. Oldukça güçlü bir sosyal yapısı olduğundan, henüz yaşıtlarının katılamadığı kulüp toplantıları ya da benzer etkinliklerine katılmakta ve güçlü kişiliği, etkileyici konuşmasıyla çevresinde geniş bir hayran kitlesi bulundurmaktadır. Domini’nin hayranlarından biri de; Buca’daki Protestan Anglikan Kilisesi’nde vaizlik yapmakta olan papaz Hichens’tir. Bu din adamı, ailesiyle de dostluğu bulunduğu genç kızın davranışları ve konuşmalarını çok ilginç bulmakta ve onunla ilgili her şeyi, İngiltere’deki kardeşine aksatmadan yazmaktadır.

Papaz Hichens’in kardeşi, o dönemlerde İngiltere’de ün kazanmış bir yazar olan Robert Smythe Hichens’tir. Hem müzik hem de gazetecilik eğitimi görmüş olan yazar Hichens özellikle şarkı sözleri ve öyküleriyle de ünlüdür. O güne kadar sekiz roman yazmış olan Hichens, İzmir’den gelen mektuplarda oldukça ayrıntılı anlatılan genç kızın karakterinden etkilenir ve yazmakta olduğu “The Garden of Allah” romanının kadın kahramanını onun üzerine kurgular. 1904 yılında basılan roman kısa zaman sonra tüm dünyada ün yapar ancak romandaki kızın hayal ürünü olmadığını çok az insan bilmektedir.

O dönemin İzmir’i, benzetme yapanların tam da “Küçük Paris” diye nitelendirdikleri; Levant’ın belki de en önemli şehri durumundadır. Dünyanın hemen her yerinden gezgin, iş adamı, sanatçı gibi kişilerin İzmir’e biri gelip diğeri gitmektedir. İşte o günlerden birinde, 1912 yılında, İzmir’e, İngiltere’den önemli bir iş adamı gelir. Sir Arthur Crosfield, ülkesinde “Sabun kralı” olarak anılan oldukça varlıklı ve girişken bir kişidir. Bu arada ülkemize geliş nedenlerinden biri de misyoner okullarındaki eğitime destek olmak ve bazı yayın organlarına “Türkiye’nin Hıristiyanlara zulmünden” söz eden yazılar yazmaktır. Nitekim bu tür yazılarını İzmir’in işgali sonuna kadar sürdürecektir. Crosfield, gelişinden birkaç gün sonra onuruna verilen bir davette gördüğü Domini’den çok etkilenir ve aşık olur.

Oysa genç Domini o günlerde İzmir’in ünlü Levanten ailesi Giraud’ların oğluyla sıkı bir arkadaşlık içindedir. Hatta yakın çevreleri onları nişanlı gibi görmektedir. Ama son derece inatçı ve kararlı olan Crosfield, aradaki yirmi yaş farka rağmen genç kızın gönlünü çelmeyi başarır İngiltere’ye birlikte dönen çift, birkaç hafta sonra evlenirler. İzmirli Rum kızı Domini Elliadi, Lady Crosfield olarak Londra yüksek sosyetesindeki yerini alır.

Artık günlerini oldukça hareketli biçimde ve her türlü sosyal ve sportif etkinliklere, davetlere katılarak geçiren Lady Crosfield bir toplantıda, dönemin İngiltere Maliye Bakanı Lloyd George ile tanışır. Kaderin bir cilvesi olarak, kocasından da iki yaş büyük olan Lloyd George da kendisinden çok etkilenir ve kadına aşık olur.

İşçi sınıfından bir aileye mensup olan Lloyd George, hukuk eğitimi görmüş ve 1885 seçimlerinde Chamberlain’ın reform programından etkilenerek Liberal Parti’ye üye olmuştur. 1890 yılında parlamentoya girer ve özellikle Anglikan Kilisesi’nin resmi statüsü ile İngiltere’nin Boer savaşlarına karşı yaptığı çıkışlarla tanınır. Dönemin İngiltere Başbakanı Henry Campbell – Bannerman’ın 1908 yılında istifa etmesi sonucu göreve getirilen Herbert Henry Asquith’in düzenlediği kabinede Maliye Bakanlığı’na atanan Lloyd George, İngiltere’de sosyal güvenlik sisteminin kurulmasına öncülük eder. Lordlar Kamarası’na karşı verdiği uğraşla da, aristokrasinin İngiliz politikasındaki ağırlığının azalmasına neden olur. Ancak gerek İngiliz Donanması’nın Çanakkale’deki bozgunu, gerekse İrlanda’daki Paskalya Ayaklanması, hükümeti sarsınca Asquith istifa eder ve 1916 yılı Aralık ayında Lloyd George başbakanlığa getirilir.

Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda toplanan Paris Barış Konferansı’nda ABD Başkanı Wilson ve Fransa Başbakanı Clemenceau üzerinde önemli bir üstünlük kuran Lloyd George, savaş sonrası Almanya ve Osmanlı imparatorluklarının geleceklerini belirlemede önemli rol oynar.

Özellikle Türkler’e karşın sert ve taviz vermez bir tutum izleyen ve Yunanistan’ın İzmir’e asker çıkarması kararının alınmasını sağlayan Lloyd George’un bu tavrında, Lady Crosfield’in büyük rolü vardır. O güne kadar, tüm yaşamını politik çatışmalarla geçirmiş olan yaşlı devlet adamının gençliğinde zaman ayıramadığı gönül işleri, yaman bir oyun oynar ve erkekleri etkilemekte çok başarılı olan İzmirli Domini’ye, onca yılı, aşk tutkusunu hiç tanımadan yaşamış yaşlı erkeklere özgü çılgınlıkla vurulur. 

Savaşın bittiği ve dünyanın yeni kaderinin çizildiği günlerde Lloyd George’un gözü neredeyse Lady Crosfield’den başkasını görmemektedir. Ama arzuladığı kadın evlidir ve sosyal konumu nedeniyle de ona yaklaşma şansı yok gibidir. İşte o günlerde, İngiltere Başbakanı’nın kendisine olan ilgisinden yararlanmak isteyen Domini, bir fırsatını bularak, en büyük arzusunun; “Doğduğu ve ailesinin yaşadığı şehir olan İzmir’in Türkler’in elinden kurtarılarak, asıl sahibi olması gereken Yunanlılar’a verilmesi” olduğunu söyler.

Hoşlandığı kadın karşısında çaresizlik içinde olan Lloyd George, bu isteğinin gerçekleşmesi karşısında, kadının kendisine hayran ve minnettar kalacağını düşündüğünden, zaten hiç sevmediği Türkler’e karşı planlarını adım adım gerçekleştirmeye koyulur. İngiltere’nin Yakın Doğu politikasını, Yunanistan’ın Batı Anadolu’yu ele geçirerek büyük bir Helen Devleti’nin kurulması esasına dayayacak çalışmalar yapar. Bunun sonucu olarak; Yunanistan’ın 15 Mayıs 1919 tarihinde İzmir’i işgalini teşvik ettiği gibi, Batı Anadolu’daki adım adım ilerlemesini, bozguna uğrayıncaya kadar destekler. Hatta bu destekte o kadar ileri gider ki; gözü kara duygularla yaşadığı sevdası için, İzmir’in işgalinin sorumluluğunu adeta tek başına üstlenir. Kurtuluş Savaşı’nın yaşandığı günlerde, Küçük Asya serüveninin ardında, Yunanistan Başbakanı Elefterios Venizelos ve Muğla doğumlu, Osmanlı vatandaşı silah tüccarı Basil Zaharoff’un bulunduğunu düşünenler, İngiltere Başbakanı’nın gizli aşkından asla haberdar değildir.

Büyük Savaş sonunda ülkesinde güç ve etkisinin doruğunda bulunan Lloyd George, kısa zaman sonra sevdiği kadının hatırı ve isteği sonucu ona hoş görünmek uğruna büyük sıkıntılar da yaşamaya başlar. İngiltere’nin uyguladığı Yakın Doğu politikası önce İtalya ve ardından Fransa’nın tepkisini çeker. Öte yandan 1922 yılının Mayıs ayında, Yunan ordusunun bozguna uğrayıp, Batı Anadolu’dan kısa zaman sonra çekilmesi olasılığının belirmesi Lloyd George’u bir hayli tedirgin eder.

Bu arada, Türk hükümeti de Kurtuluş Savaşı boyunca özellikle İngiltere ile uzlaşarak, bu ülkenin Yunanistan’a verdiği desteği kaldırmaya çalışırsa da bir sonuç alamaz. Bu konudaki iki önemli girişim olan ve 21 Şubat – 12 Mart 1921 tarihlerinde yapılan Londra Konferansı ile Kurtuluş Savaşı boyunca İstanbul’daki işgal orduları komutanı General Harrington’la görüşme çabalarının sonuçsuz kalır. Bu nedenle Türk Hükümeti, barışın İngiltere Hükümeti ve elbette Başbakanını ikna etmekle olası olmayacağını, bunun ancak Yunan ordusunu kesin yenilgiye uğratarak gerçekleştirileceğine karar verir. 

Öte yandan Yunan Hükümeti de, savaşan ordularını yönetmekte çok başarılı değildir. Çok sık ve sonradan hata olduğu anlaşılan kararlar alırlar. Bu kararlardan biri 4 Haziran 1922 tarihinde Küçük Asya Orduları Başkomutanlığına General Hacıanesti’nin atanması olur. Nitekim kısa bir zaman sonra, 22 Ağustos 1922 tarihinde Hacıanesti görevden alınarak yerine cephedeki General Trikopis getirilir. Ancak Trikopis başkomutanlığa atandığını, Türkler’e esir düştükten sonra, 3 Eylül 1922 tarihinde Mustafa Kemal’den öğrenecektir.

İngiltere ile son bir çaba olarak görüşmeyi deneyen Türk hükümeti, günün İçişleri Bakanı Ali Fethi (Okyar) Bey’i, resmi bir sıfat vermeden Ağustos ayı başında Londra’ya gönderir. Fethi Bey öncelikle Lord Curzon ile görüşmek isterse de her girişiminde reddedilir. Bu arada 6 Ağustos 1922 günü Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’nın emrindeki ordulara gizli olarak “taarruza hazırlık” emri verilir. İngiliz Hükümeti’nin Ali Fethi Bey’e gösterdiği ilgisizlik, son kez denenen barış çabalarının da sonu olur. 

Fethi Bey 25 Ağustos 1922 günü Paris’ten gönderdiği telgraf ile Mustafa Kemal’e “Lloyd George ve Lord Curzon’un ülkemizin parçalanması için çalıştıklarını, diplomatik girişimlerin artık yarar sağlamayacağını ve Yunanlılar kesin yenilgiye uğramadan İngiltere’nin politikasından vazgeçmeyeceğini” bildirir. Bu mesaj, bardağı taşıran damla olur ve Türk ordusu ertesi sabah son hücumu başlatır. Birkaç gün içinde Dumlupınar’a kadar ilerleyen orduya Başkomutan Mustafa Kemal Paşa 1 Eylül günü, “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” emriyle, hedefin İzmir olduğunu belirtir.

Türk ordusunun böylesine hızlı ilerlemesinden ürken, cephedeki başkomutanına bile ulaşamayan Yunanistan hükümeti, 2 Eylül günü İngiltere’ye başvurarak, Anadolu’yu boşaltmak karşılığında ateşkes sağlanması konusunda Türk hükümetini ikna etmesini talep eder ama Lloyd George’un aklı hala İzmirli sevdiğine verdiği sözde olacak ki, bu öneriyi biraz ağırdan alınca, Türk ordusu herhangi bir ateşkes görüşmesine fırsat bırakmadan 9 Eylül günü İzmir’e girer.

İzmir’in kurtuluşundan sonra Fahrettin (Altay) Paşa komutasındaki Türk süvari kolordusu Çanakkale Boğazı üzerinden İstanbul’a yönelir. Türk ordusu, Çanakkale’de bulunan güçlere bir nota vererek geçiş hakkı ister. Bunun üzerine bölgede bulunan Fransız birlikleri, Fransa Başbakanı’nın emriyle derhal geri çekilir. Yunanistan’ın kaybetmesi ve İzmir’i tamamen yitirmesi sonucu tüm soğukkanlılığını yitiren Lloyd George ise isteği ret eder ve İngiliz güçlerine direnme emri verir. Hemen ardından, hükümetindeki bir grup bakanla birlikte yayınladığı bir bildiri ile “Türkiye’ye savaş ilan edileceğini” duyurur. Bu savaşı istemeyen Kanada Başbakanı, savaş kararına ancak Kanada Parlamentosu’nun karar verebileceğini belirterek, tarihte ilk kez Kanada’nın politik bağımsızlığını da ilan eder. İngiliz kamuoyu, Muhafazakâr Parti ileri gelenleri ve kabinesindeki bakanların çoğu da Türkiye ile savaşa karşı çıkar. Özellikle Dışişleri Bakanı Lord Curzon ile Savaş Bakanı Winston Churchill’in de bu çatışmacı politikaya karşı çıkmaları hem Muhafazakâr Parti’nin hem de başbakanının sonunu getirir. Lloyd George, 12 Ekim 1922 günü Carlton House bildirgesiyle hükümetinin istifasını açıklar. Böylece hem Lloyd George, hem de lideri olduğu Liberal Parti, İngiliz politik sahnesinden kaybolur.

Böylece yaşadığı aşk sonu izlediği yanlış politika, yaşamının en büyük hatası olur.

“The Garden of Allah” romanı 1936 yılında senaryolaştırılarak filme çekilir. Sir Arthur Crosfield iki yıl sonra, 1938 yılında yaşama veda eder.

Roman 1946 yılında müzikal kabare olarak sahnelenmeye başlarken, aynı yıl “Allah’ın Bahçesi” adıyla Türkçe’ye çevrilir ve İnkılap Kitabevi tarafından basılır. Sonraki yıllarda aynı adla Don Henley tarafından plağı da yapılır.

Lady Crosfield, yani İzmirli Domini Elliadi ise 1963 yılına kadar yaşar.

Tarih, garip ya da anlaşılmaz rastlantılarla doludur. Acaba Lloyd George, İzmirli Domini’yi hiç görmeseydi, Yunan askeri İzmir’e çıkar mıydı?

Ne dersiniz?

Bir cevap yazın