Biz Trilye’deyken…

Tatlı tatlı yağan bir yağmurun ıslattığı zeytin ağaçlarıyla çevrelenmiş virajlı yolu geçerken aklımızda hep Girit göçmeni rahmetli Şehriban Teyzemizin kendine özgü şivesiyle “Ben Trilya’dayken” (Ben Trilye’deyken) diye başlayan sözleri vardı. Bursa’dan İzmir’e dönerken karayollarında gördüğümüz ilk Mudanya- Trilye tabelasının ardından “Ne dersin, bu kez uğrayalım mı?” diye sorduk eşimle birbirimize. Saat erkendi, dönüş için acelemiz yoktu. İkinci tabelayı gördüğümüzde kararımızı çoktan vermiş, Trilye’ye giden yola sapmıştık bile. 

Toprak yola girdiğimizde önce bir kararsızlık geçirdik, Trilye’nin yanı sıra bir tabela daha vardı karşımıza çıkıveren. Tabelada Leylek Köyü yazısını görünce kısa bir tereddüt geçirdik. Ancak o yolun daha bozuk olması kararımızı değiştirmemizi engelledi ve Trilye’ye yöneldik tekrar. 

Tabelada “Trilye 20 kilometre” yazısını görsek de, virajlı yol, o muhteşem asude kasabaya giden yolu daha uzunmuş gibi hissetmemize neden oldu. Dağ taş zeytin ağacıyla doluydu yol boyunca. Yolun iki tarafında açmış muhteşem badem ya da erik ağaçları ise baharın gelişini müjdeliyordu bize. Hafif yağan yağmursa bakımı yapılan ağaçların, toprağın kokusunu taşıyordu buram buram. Yol boyunca Kaymakoba, Mirzeoba, Çınarlı, Dereköy levhalarını geride bıraktık. 

Yolda birkaç kez Trilye tabelasını gözden kaçırdık ve bazı yerlerde Zeytinbağı tabelasını gördük. Yönümüzü soracak kimseciklerin olmadığı yolda, Zeytinbağı gözümüze daha düzgün görününce o tarafa yöneldik. Meğer Zeytinbağı da Trilye ile birlikte kullanılan bir isimmiş. Bunu daha sonra internetten araştırma yaparken öğrendim. 

Terkedilmiş taş yapılar

Trilye’ye girdiğimizde karşımıza çıkıveren eski taş binalar sanki Urla ya da Ayvalık’ta gördüğümüz; zeytinyağı,sabun işliklerinin, Rum evlerinin benzeriydi. Daha sonra tek katlı evler yerlerini iki üç katlı konaklara bırakıyordu. Yıkılmak üzere olanla restore edilmiş, sırtını birbirine yaslamış tarihi evlerin bu kadar çok ve hala ayakta kalması ne kadar da güzeldi. 

Saptığımız ilk sokak olan Taşlı Sokak’ta karşımıza çıkan ev çok etkiledi bizi. Camları kırık evin sokağa bakan bölümü mutfak olmalıydı. Üzerinde hala halkaları kalmış ama tavanla bağını tam olarak koparmamış metal perde kornişleri paslanıp yere düşmüş. Yanık kapısı üzerinde eski kıvrılmış bir takvim, duvarda eski bir plastik tabaklık rafı, belki bir zaman gaz lambasının durduğu yeşil renkli ahşap altlık… Terkedilmiş, viran haldeki bu ev içimizi ürpertti Trilye’ye ilk girdiğimizde. 

Seyir Tepesi’nde Çamlı Kahve

Bu duygularla hüzünlü evi geride bırakırken Çamlı Kahve tabelasını görüp saptığımız yol bizi muhteşem bir seyir manzarasına sahip tepeye çıkarmıştı. Marmara Denizi’nin sonsuzluğa uzanır gibi duran maviliğinde avdan dönen büyük balıkçı tekneleri vardı denizde. Teknelerin geride bıraktığı muhteşem izlerin ardından sıçrayarak giden yunusları görmek ise büyük sürpriz oldu bizim için. 

Hava biraz puslu olsa da gözlerimizi dinlendiren mavilik gönüllerimizi de dinlendirdi. Bu seyir terasında gördüğümüz küçük bir tabelada Trilye ya da Triglea da denilen avuç içi kadar beldedeki görülecek yerler sıralanmıştı bir harita üzerinde. Zamanınız el verirse, “Çamlı Kahve’den sonra Kemerli Kilise (Panagia Pantobasilissa Kilisesi), Aşlar Çiftliği (Medikion Manastırı), Zeytinyağı Fabrikası, Dündar Evi ( Hagios Ionnes Kilisesi), Kültür Merkezi (Hagios Basileios Kilisesi), Taş Mektep, Eski Pazar Caddesi, İskele Caddesi, Fatih Camii (Hagios Stephanos Hinolakkos Kilisesi), Balık Lokantaları, Köylü Pazarı’nı gezmelisiniz” diyordu sanki tabelada. 

Çamlar arasında kurulmuş sevimli bir tesis olan Çamlı Kahve’de soluklanıp önce bir çay içelim dedik. Mekanın kapalı bölümüne girdiğimizde üşümüş olduğumuzu farkettik denizi izlerken. Uzun zamandır sıcaklığını unuttuğumuz, gürül gürül yanan bir odun sobası vardı mekanın ortasında. Böyle bir sobayı en son yıllar önce çıktığım Uludağ’daki ilk istasyonda, Sarıalan’da görmüştüm. Sırtımızı verdiğimiz sobadan yayılan sıcaklıkla yüzümüze basan alı gören garson ilk çaylarımızı getirdiğinde bizi uyararak “Birazdan sırtınız ateş alacak, sandalyenizi azıcık uzaklaştırın sobadan isterseniz” dedi gülümseyerek. 

Çaylarımızı içip sandviçlerimizi yedikten sonra biraz dolaşmak amacıyla geldiğimiz yoldan geri döndük. Karacabey Caddesi olduğunu öğrendiğimiz caddenin her iki yanında kimi viran kimi onarım görmüş ahşap kapılı, eski evler yan yana sıralanmış duruyordu. Yol boyunca ilerledik. Mudanya – Bursa tabelasının bulunduğu noktaya geldiğimizde, tabelanın arkasında gördüğümüz anıt çınar ağacının görkemiyle şaşkın, arabamızı parkedecek bir yer bulup bu güzel beldenin daracık tarih kokulu sokaklarında kaybolalım istedik. Tabelanın gösterdiği sağ tarafa dönmek yerine çınar ağacının arkasına Trilye ile tanışmaya yöneldik. 

Nereye bakacağımızı şaşırdık

Rast gele girdiğimiz, tabelasında Sarnıç Sokak yazan yine eski evlerle çevrelenmiş sokakta, mermer bir çeşmenin yanında aracımızı park ettik. Böyle bir yerde tarihi bir çeşme olması doğal diye düşünebilirsiniz. Ancak buradaki çeşmede yer alan mermer taşlar daha çok müzelerde karşımıza çıkan eski mezar taşlarına, suyun aktığı bölümdeki taşlar ise lahite benziyordu. 

Çeşmenin karşısındaki üç katlı köşedeki binanın görkemi karşısında şaşırdık. Yağcılar Sokağı tabelasının yer aldığı köşede yer alan görkemli binanın ilk katında kalın ahşap kapaklar vardı pencereleri kapatan. Belli ki çok uzun yıllardır açılmamıştı o kapaklar. Belki bir zamanlar ilk katı yağ ve zeytin satışının yapıldığı dükkan olarak kullanılan bir yapıydı karşımızdaki. Binanın ikinci ve üçüncü kattaki pencerelerinde ise kırılmış camlardan dışarıya sarkan tül perdelerin olduğunu gördük. Binanın köşelerindeki ahşap süslemeleri ise hala sapasağlam duruyordu. 

Görkemli binayı arkamızda bırakıp Eski Pazar Caddesi yazan sokağa doğru yöneldik. Bir dönem postane olarak kullanılan bir başka görkemli bina şimdi Komşu Zeytin adını taşıyan bir dükkana dönüşmüştü. Nereye bakacağımızı şaşırarak yürüdüğümüz sokak boyunca kimi onarımdan geçmiş kimi viran halde iki ya da üç katlı, altı taş üst kısmı ahşap, bol camlı onlarca tarih kokulu bina gördük. Önünde büyük sardunya saksılarının durduğu, yüksek kemerli ahşap kapılar, kapılar üzerinde hala duran orjinal metal kapı tokmakları, bir kapının üzerinde 1887 tabelası, Rumca yazılar, incelikli ferforje demirler, zarif şekilli anahtar deliklerinin hala ayakta kalmış olması çok sevindirdi bizi. 

Tarihi Taş Mektep

Yol ala ala hepsinden daha geniş cepheli bir başka görkemli yapıya ulaştı yorgun ayaklarımız. Onarımı durmuş gibi görünen karşımızdaki muhteşem yapı ünlü Taş Mektep’in ta kendisiydi. Mudanya Belediyesi’nin sitesinde yer alan bilgiye göre Taş Mektep, Trilye’de doğan ve Yunanistan’da eğitim gördükten sonra Metropolit olarak Türkiye’ye dönen Chrisostomos tarafından 1904 – 1909 yılları arasında yaptırılmış. Kıbrıslı Rum lider Başpiskopos Makarios’un da eğitim gördüğü söylenen bu okulda müdür olarak görev yapan Chrisostomos, daha sonra İzmir metropolitanı olarak atanmış. Neo-klasik tarzda bir yapı olan Taş Mektep, Trilye’de Rum nüfusun iyice azalması nedeniyle 1924’te yetim ve öksüz çocukların eğitimi için Darü’l-Eytam okulu olarak hizmete açılmış. İlkokul ve ortaokul olarak 1986’ya kadar işlevini sürdüren bina, 1989’da boşaltılmış. Taş Mektep’te, kültür derslerinin yanı sıra marangozluk, demircilik gibi sanatlar da öğretilmiş çocuklara. 1928’den sonra bina önce beş sınıflı yatılı bölge okulu, sonraları ise, yatılı kısmı kaldırılarak gündüzlü ilkokul olarak hizmet vermiş. Okul 1986’da yapılan inceleme sonucunda can güvenliği açısından sakıncalı bulunarak 1989’da boşaltılmış. 965 metrekarelik bir alan üzerinde inşa edilen binanın batı cephesindeki bir taş üzerinde “M. Mypidhs Apxitektwn 1909″ yazısı binanın Mimarının M. Myrides olduğunu, binanın 1909’da tamamlandığının ifadesi olarak görülmüş. Taş Mektep’in restorasyon çalışmaları Mudanya Belediyesi tarafından 10 Haziran 2017 tarihinde başlatılmış. 28 yıl boyunca kaderine terk edilen Taş Mektep’in kültür merkezi ve sosyal tesis olarak kullanılacağı belirtiliyor. 

Perili Ev’e dikkat

Taş Mektebi geçince camlarında Perili Ev yazan bir binayla karşılaştık. 1890 yılında yapıldığı sanılan bu eve eski olduğu için yaklaşılmaması, insanların başına tuğla kiremit düşebileceği yazıyordu camlarına iliştirilmiş kağıtlarda. 

Eski Pazar Caddesi’ni tamamlayıp yine rastgele sokaklardan birinden ana caddeye çıktığımızda çok sayıda eski binanın zeytin, zeytinyağı ve sabun satan dükkanlara dönüştürülmüş olduğunu gördük. Açıkçası turistik yerlerde alışveriş yapmanın sıkıntılı olduğunu bilen Egeliler olarak sadece bakmakla yetindik bu mis kokulu dükkanlara. 

Deniz kıyısına doğru yol aldıkça çok sayıda kiliseden dönüştüğünü düşündüğümüz yapılar gördük. Bu yapılardan biri de Fatih Camisi’ydi. İnternetten araştırdığımızda tahminimizde yanılmadığımızı anladık. Bir dönem Hagios Stephanos Kilisesi olan yapının Güney Marmara’daki en eski ve özgün Bizans kiliselerinden biri olduğu,camiye çevrilen bu kilisenin ilk isminin Aya Todori olarak anıldığı biliniyor. 

Caminin ardından gördüğümüz Trilye Müzesi de tarihi bir hamamın restore edilmesiyle ilçeye kazandırılmış. Müze kapalı olduğu için giremedik ne yazık ki. 

Müzenin bulunduğu sokaktan ana caddeye çıktığımızda fark ettik ki, deniz kıyısına gelivermişiz. Deniz kıyısı öylesine sakin ve keyifliydi ki; burada yaşamak güzel olmalı diye düşündük. Tabii kış nüfusuna göre… Yazın böylesine hoş bir yerin iğne atsan yere düşmez halini düşünmek bile istemedik açıkçası. 

Barbunya balığı ünlü

İ. Ö. 5. Yüz Yıl’da kurulduğu tahmin edilen Trilye, tarihi boyunca Misyalılar, Traklar, Antik Romalılar, Bizanslar ve 1320-30 yıllarından sonra da Osmanlılara ev sahipliği yapmış. Eski kayıtlarda adı “Bryllion”, “Trigleia”, “Trilye” olarak geçen beldenin, Yunanca’da “Barbunya balığı yurdu” anlamına geldiği biliniyor. Biz yemedik ama Trilye’nin barbunya balığının bugün bile ünlü olduğu söyleniyor. (1)

Trilye adına ilişkin bir başka görüş de Trilya adının Yunanca’da üç aziz anlamına gelen tri-iliya’dan geldiği yönünde. 376 yılında yapılan ve İznik Konsülü olarak tarihe geçen konsülde, Hristiyan din adamları arasında meydana gelen anlaşmazlık nedeniyle Aya Yani, Aya Sotiri ve Aya Yorgi adlı üç din adamının afaroz edildiği, bu din adamlarının müritleriyle birlikte buraya yerleştikleri belirtiliyor. Küçücük beldede bir dönem yer alan yedi kilise, üç manastır burasının bir dönem önemli bir din merkezi olduğunun da kanıtı gibi. 

Zeytinbağı olarak da anılan Trilye tarihi boyunca önemli bir liman kenti olmuş. Mudanya Osmanlılar tarafından 1321’de alındıktan sonra bölgede Bizanslıların tek limanı haline gelen Zeytinbağı, Bursa’daki Osmanlı kuşatması sırasında Bizanslılara İstanbul’dan asker ve gıda yardımının yapıldığı bir merkez olmuş. 1330’lu yıllara kadar bir Bizans kasabası olan Zeytinbağı, bu tarihten sonra Türkler tarafından fethedilmiş. Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminde Bursa ve çevresinde meydana gelen karışıklıklar nedeniyle, bölgedeki Rumlar köylerini terk edip, Mudanya ve çevresindeki kıyılara yerleşmiş. Zeytinbağı, Cumhuriyet dönemine kadar Bursa sancağına bağlı Kite (Ürünlü) kazasının zengin bir Rum yerleşmesi olarak varlığını sürdürmüş. 1922-1923 yılındaki Nüfus Mübadelesine kadar Zeytinbağı nüfusunun büyük bir bölümü Rumlardan oluşmuş. Kurtuluş Savaşı’nda Yunan ordusunun yenilmesinden sonra, işgal sırasında onlara yardım eden buradaki Rumların büyük kısmı gemilerle Yunanistan’a gitmiş. Mübadele Antlaşması ile geride kalan çok az sayıdaki Rumla, Yunanistan’ın Girit, Selanik, Kavala, Drama gibi çeşitli yerlerinde yaşayan bir kısım Türkler karşılıklı olarak yer değiştirmişler. 

Salnamelerde 1880’li yıllardan başlayarak şehirde belediye örgütünün olduğu Trilye’de, 1890’lı yıllarda 95 dükkân, 55 mağaza (mahzen), 19 yağhane, 8 gazino (meyhane), üç okul, iki hamam, 7 kilise, üç manastır, üç ayazma, iki han, bir cami, bir eczane, bir balıkhane ve bir otel bulunuyormuş. 1908 Yıllığı’na göre Trilye’de 820 hane yaklaşık olarak 4 bin 100 kişi yaşarken 1920 yılına gelindiğinde savaşlar dolayısıyla Türklerin sayısında önemli ölçüde azalma olmuş,beldede sadece 20-25 Türk hanesi kalmış. (2)

Kurtuluş Savaşı sonrasında Trilye’den ayrılan Rumlar da Yunanistan’da Selanik’in güneydoğusunda bir bölgede Nea Triglia adlı bir yeri kurmuşlar. 

Trilye’nin adı 1900’lü yılların başında Mahmut Şevket Paşa kasabası olarak değiştirilmiş ancak yerli halk Trilye’yi kullanmayı sürdürmüş. 1963 yılında zeytincilikle geçimini sağlayan ve çevresi zeytin ağaçlarıyla dolu olan bölge Zeytinbağı adını almış. Bugün Trilye’nin yanında Zeytinbağı adı da kullanılıyor. 

Görkemli evler sessiz

Trilye’de, yerli halk yaşamları boyunca ipekçilik, şarapçılık, balıkçılık ve zeytincilikle uğraşmış. Özellikle zeytin ve zeytinyağı bu coğrafyada her zaman en önemli geçim kaynağı olmuş. Bugünse zeytin ve zeytinyağının yanında turizm de gelişmeye başlamış. Trilye’de her yıl temmuz ayında Zeytin Şenliği düzenleniyormuş. 

Geçmişten bugüne kalan kültür mirası tarihi yapılar Trilye’nin en çok dikkat çeken özelliklerinden birisi. Rumlardan kalan yedi kilise, üç manastır, üç ayazmanın bulunduğu Trilye’de bulunan Ortodoks Rum mezarlığı da beldenin o dönemde önemli bir din merkezi olduğunun kanıtı. (3)

Trilye için araştırma yaparken ulaştığım bir yazıda (4) yaklaşık 600 geleneksel mimari yapının bulunduğu çoğu yüz yılı geride bırakmış Trilye’deki evlerin bugün özellikle turizm amaçlı kullanıldığını belirtiyor. Trilye ya da Zeytinbağı evleri, bulundukları bölgenin ekonomik özellikleri gereği zeytinciliğe ve bölgede daha önceki yıllarda yapılmış olan ipekböcekçiliğine uygun bir şekilde inşa edilmiş. Evler, genellikle bitişik nizam konut sırası içinde veya köşe parsellerde yer almış. Bir bahçeye sahip olan evlerin nadir olduğu Trilye’de sokaktan direkt olarak evlere girilmektedir. İki veya üç katlı olan evlerin bir bölümünde bodrum katları da bulunurken bazı evlerde görülen ve kışlık kat olarak kullanılan ara katlar genellikle asma kat niteliğindedir. Alt katlar, yığma tekniğiyle taş malzemeden, üst katlar ise ahşap karkas tekniğiyle yapılmıştır. Bugün sıvaları dökülmüş, bir kısmı çökmüş binalarda bu tarihi yapı özellikleri açıkça görülüyor. 

Kimi evlerde zeytin depolamak, zeytinyağını saklamak için kullanılan mahzenlerin de bulunduğu Trilye’de bir dönem sokaklardan geçerken mis gibi zeytinyağı kokusunun duyulduğunu düşünmek sanırım hayal olmaz. 

Doğal güzellikler umarım korunur

Bursa’ya 40 kilometre Mudanya’ya 11 kilometre uzaklıkta olan Trilye’de hala ayakta kalabilen eski Rum evleri, Osmanlı mimarisinde yapılmış konakların yanısıra restore edilen kiliseler, asırlık çınar ağaçlarının uzandığı görkemli tarihi yapılar bizim gibi ilk kez ziyaretçileri çok etkiliyor olmalı. 

Sahil boyunca Ege kasabalarında olduğu gibi çok sayıda balıkçı lokantası sıralanırken, öğreniyoruz ki Atatürk Meydanı’nın yanında bulunan plajdan da denize girilebiliyor. Sahilde küçük bir yat limanı ve balıkçı barınağı da bulunuyor. 

Çok sayıda pansiyon ve butik otelin gözümüze çarptığı Trilye ya da Zeytinbağı’nın İstanbul’a bu kadar yakın olmasına karşın hala keşfedilmemiş gibi durması bizi şaşırtsa da, beldedeki doğal güzelliğin daha uzun yıllar korunmasını diledik. 

Kaynaklar

(1-2-4) İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümü-Coğrafya Dergisi, Zeytinbağı ()’nda Turizm İmkanları, Selma Akay Ertürk – İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümü,

(3) Uludağ Üniversitesi Mühendislik-Mimarlık Fakültesi Dergisi, Cilt 7, Sayı 1, 2002;Nilüfer Akıncıtürk, Trilye Beldesi’ndeki Tarihi Yapılar ve Taş Mektep’in Yapısal Bozulmaların İncelenmesi

Bunları da sevebilirsiniz