Nasıl olur da sıradan bir gün, hayatın yeni başlangıcına dönüşür?

Düne kadar hayat gailesi, ideallerimiz , var oluş amacımız diye diye sırtımızda öylesine büyük sorumluluklar, ödevler, görevler yüklenmiş şekilde dörtnala koşuyorduk ki, sorsan baksan, kendimiz için yapmak istediğimiz hiçbir şeye vakit ayıramadığımız bu amansız koşuşturmadan  pek mutlu olduğumuz da  söylenemezdi. Kalabalık şehirlerde, konserve kutusu ulaşım araçlarında, beton yığını sokak aralarında, yoğun arkadaş – aile çevrelerinde sanki hep bir şey kaybetmiş de onu arar gibi gözlerimiz boşlukta, aklımız dağınık, yalnız başımıza dolaşır gibi, hiçbir şeye tam adapte olamadan, hiç bir şeyi tam anlayamadan, öylesine değip geçtiğimiz ilişkilerin içinde sıradan günlerimiz vardı.

Birisi, “Durun yahu nereye böyle? Bu neyin koşturması? Anlam verdiğiniz görevlerle, sorumluluklarla, önem verdiğiniz işlerinizle meşgulseniz, o zaman niye böyle boş çuval gibi anlamsız bir ruh hali içindesiniz?” dese, dönüp terslerdik onu.

Başkalarının hayatlarına bakmak aynaya bakmak gibidir. İyi yönlerimizin kötü yüzlerimizin yansımasıdır aynalar.  Belki bildiğimiz ama unuttuğumuz, anıları canlandırır zihnimizde. Ailemizin, akraba çevremizin güvenli limanlarındaki çocukluğumuzdan, özgürlük bayrağı açtığımız gençliğimize, ideallerimizin ufkunda doğru koşturmalardan artık sırtımızda yük olmaya başlayan yorucu hayatımızda kaybolan yıllar için geriye doğru sarabiliriz filmimizi…

Şu koronavirüs illetiyle hiç bilmediğimiz karanlık bir girdaba tepetaklak yuvarlanırken, hayatının baharında,  İzmirli bir genç kızın, İstanbul’da koronavirüs karantinasından gönderdiği mektubu birlikte okuyalım isterseniz. Yurtdışında, Almanya’da  çok uluslu arkadaş çevresiyle birlikte eğitimdeyken koronavirüs ile ortaya çıkan kaosla ülkeye dönüş hikayesinin ilki bir önceki yazımızda. Okumakta olduğunuz ikincisi. Üçüncü mektup arkadan geliyor. 

Eve dönüş

Mart ayının başlarında koronavirüsü ilgili hadiseler Osnabrück’te artmaya başlamıştı. Özellikle İtalyan arkadaşlarım büyük çöküntü halindelerdi. Sınırlar kapatıldığından evlerine dönemiyor, aynı zamanda aileleri için de büyük endişe duyuyorlardı. Kozmetik mağazalarında dezenfektan ürünleri bir anda tükenmiş, herkes elindekileri idareli kullanmaya çalışıyor, aynı zamanda anlamlandıramadığım şekilde gıda için değil reyonlarda tuvalet kağıdı kavgaları yaşanıyordu. Gıdada tükenme yaşanmasa da raflar büyük çoğunlukla boştu. Özellikle pazarları Almanya’da tüm marketlerin kapalı olması sebebiyle cumartesi günleri marketlerde yığılmalar yaşanıyordu. Ayrıca otobüslerde de bazı önlemler alınmış, ön kapıdan giriş yasaklanmış ve ön taraftaki koltuklar şerit ile ayrılmış oturmaya izin verilmiyordu. Ancak bunun haricinde sokaklarda gözle görülür bir boşalma yok, aksine hafta sonları aileler küçük çocukları ile birlikte parklara gidiyor, bisiklet sürüyor ya da yürüyüşe çıkıyorladı. Dürüst olmak gerekirse dışarıya fazlaca çıkmasam da o zamanlar bende olayı çok fazla ciddiye alıyor değildim. 

Ancak şimdi geriye dönüp baktığımda, 16 Mart Pazartesi günü hayatımın en büyük kabuslarından biri gibi gözüküyor. Bu tarihin birkaç gün öncesinde, Türkiye koronavirüsüne karşı tedbir amaçlı dokuz Avrupa ülkesine sınırlarını kapattığını duyurduğunda, ben odamda oturmuş ödevlerimi tamamlamaya çalışıyordum. Tamamen sıradan bir gündü. Haberi duyduktan sonra ne düşüneceğimi bilemedim. İçimde çok derinde bir şey cız etti sanki, fakat aynı zamanda da bir yanım bu habere gizlice sevinmişti. Çünkü buraya çok alışmış ve dönmeye pek gönüllü değildim. 

Her ne olursa olsun, içime bir huzursuzluk çökmüştü. Ancak yapacak bir şey yoktu; açıklanan tarihe göre nisan ayının ikinci haftasına kadar buradaydık. En azından bunun vermiş olduğu kesinlik biraz olsun içimi rahatlatmıştı. Ancak bunun ertesinde gelen haber olayları tamamıyla değiştirdi. Okulumdan gelen mail beni Türk Konsolosluğu’nun internet sitesine yönlendiriyordu. Duyuruda kabaca özetlemek gerekirse şunlar yazılıydı: 

‘’Türkiye’ye dönmek isteyen vatandaşlarımız yapılacak operasyonla salı yani 17 Mart günü saat 00.00’a kadar tahliye edilecek, sonrasında 14 gün karantinada tutulacaklardır. İsteyen vatandaşlarımız bizlere Pazartesi günü saat 17.00’ye kadar başvurmalıdırlar.’’ 

Bunu okuduktan sonra anında karnıma bir ağrı saplandı. Nasıl yani? Günlerden pazardı ve biz ertesi gün saat 17.00’ye kadar kararımızı vermeliydik. O anda bunu kabul etmek gözüme tamamıyla imkansız gözükmüştü. Bir kere Türkiye’ye dönmeden önce yapmam gereken hem okul hem de göçmenlik ofisi ile ilgili, yığınla bürokratik evrak işi vardı. Onun haricinde bir gün içersinde tüm eşyaları toplamak… Her şeyi geçtim, 14 gün karantinada mı tutulacaktım? Üstüne üstlük, tam o günlerde hatırlayacak olursanız umreden dönenlerin karantina videoları sosyal medyada dolaşıyor, kötü şartlar, herkesin iç içe birlikte kaldığı haberleri ve görüntüleri yayılıyordu. Hayır hayır, bu şartlar altında dönmek söz konusu bile olamazdı.

Benim gibi dönecek olan, dört Türk arkadaşım daha vardı. Beraberce oturup konuştuk ve değerlendirme yaptık. Her şey bir yana, bu karantina koşulları altında dönemezdik, çünkü bu karantina değil adeta toplama kampıydı. En azından görüntü ve videolar öyle söylüyordu. Gitmemeye karar verdik. O gece rahat bir uyku uyudum.

Ertesi sabah kalktığımda, arkadaşlarım fikir değiştirdiklerini, çünkü burada durumun daha da kötüye gidebileceği ve aylarca Almanya’da sıkışıp kalabileceklerinden korktuklarını söylediler. Ayrıca yurt sözleşmemiz de mart sonu bitiyor, hem kalacak yer hem de finansal açıdan sıkıntıya gireceklerinden bahsediyorlardı. Aslında tümü benim için de geçerliydi. Ama burada sağlığımız söz konusuydu. Her gün ölüm ve vaka sayılarını takip ederken o yere nasıl giderdik? Bu tamamiyle gözüme intihar gibi gözüküyordu, çünkü iki hafta boyunca binlerce kişi ile aynı ortamda iç içe… Eğer hasta bile değilsem muhtemelen orada virüsü kapacaktım.

Göğsüm sıkıştı, ağlamaya başladım. Fakat arkadaşlarım haklı idi, dönmeliydik. Kararımızı verdik, istenen bilgilerimizi mail yoluyla konsolosluğa gönderdik. Artık ok yaydan çıkmıştı. Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz içindik. Arkadaşlarıma çok şey borçluyum. Onlar olmadan başaramazdım. Hep birlikte yapmamız gereken işlerin üstünden geçtik ve toplanmak üzere herkes odalarına dağıldı. 

Beklediğimden kısa sürdü fakat her şey çok hüzünlüydü. Birden bu şekilde bulunduğumuz yeri bırakıp gitmek çok dokunuyordu. Hiçbirimiz böyle hayal etmemiştik. Daha sevdiklerimiz için alışveriş yapacak, belki bir torba Alman çikolatasını paketleyip götürecek, akrabalara sürpriz yapacaktık. Ben ise yeni doğmuş yeğenime tonla şey almayı planlıyordum. Tabi gitmeden önceki gece de yurtta arkadaşlarla geleneksel hoşça kal partisi yapacaktık. Maalesef bunların hiçbiri olmadı… İçimiz buruktu, fakat her şeye rağmen bir yanımız ülkemize döneceği için de çocuklar gibi seviniyordu. Çok karmaşık duygular içersindeydik.

Eşyalar toplandı, akşam son kez alışveriş yapmak için dışarı çıktık. O koskoca markette rafların büyük çoğunluğu bomboştu. Akşam ve ertesi gün yanımızda götürüp karantina boyunca yiyebileceğimiz bir şeyler aldık. Bu sefer dönerken otobüse binmedik. Osnabrück’e apaçık bahar gelmişti, üzerimde mont bile yoktu. Güzelim esinti yüzüme çarpıyor, mis gibi havayı içime çekiyordum. Tüm dallar tomurcuklanmaya başlamış, adeta dünyada yaşanan tüm kaosa ve trajediye rağmen, umrunda değilmişçesine doğa uyanışa geçmişti bir kere daha. İliklerime kadar titreten soğuk kışı atlatıp, bu güzelim baharın tadına varamadan dönecektik. Bir daha markete giden bu yolda yürüyemeyecek, sevdiğimiz o pub’a gidip bir bira içemeyecek, sabah kahvaltıda alıştığımız o yüzleri göremeyecektik. Aramızdaki tüm siyasi sorunlara rağmen asla umurumuzda olmayıp birbirimizi çok sevdiğimiz Yunanlı kapı komşum Alica’ya “günaydın” diyemeyecektim. İşte bu son gündü. En çok da acıtan, zorunlu sebeple apar topar dönmekti.

Akşam yemeği yenildi, her şey toplandı. Hala konsolosluktan gelecek haberi bekliyorduk. Uçuşun yeri ve saatine dair hiçbir bilgi yoktu. Tam bir belirsizlik haliydi. Gece saat 24.00 gibi beklenen telefon geldi. Uçağımız Düsseldorf’tan saat 14.00’te kalkacaktı ve saat 11.00’de havaalanında olmamız isteniyordu. Bu nedenle sabah vakitlice trene binmemiz gerekecekti. Çok zor ve uzun bir gün olacağını biliyordum, bu nedenle kendimi buna hazırladım. Her şey gibi bu da geçecek, bu da bitecekti. 

Sabah saat 06.00’da tüm bavullarımızı ve eşyamızı sırtlanıp yola koyulduk. Trene binip saat 09.00 gibi Düsseldorf Havaalanı’na vardık. O saatten sonra artık tüm sıkıntıları kabullenmiş, ne olacaksa olacak yaşamaya devam etmeliyiz havası içersine girerek aramızda olayı komik hale getirmeye ve espriler yapmaya başladık. Çünkü buna ihtiyacımız vardı. Ayrıca yeni haberler gelmeye başlamış ve karantinanın tek kişilik olacağı söyleniyordu. Tüm bunlar içimize su serpti.

Uçağa binmeden ateşimiz ölçüldü ve hepimize maskeler dağıtıldı. İçeride sağlık çalışanları vardı. Ortama büyük gerginlik ve korku hakimdi. O nedenle yolculuk boyunca nefes egzersizi ve meditasyon yaptım. Sonunda İstanbul’a vardık. Uçak indiğinde tabiki coşkulu bir alkış koptu.  Sonrasında otobüslere doluşup, şu an kaldığımız öğrenci yurduna getirildik. Vardığımızda saat sabahın 02.00’siydi. Oda numaram söylendi ve içeri geçtim. Hiç bilmediğim bu yerde, bu yatakta uyumak zorundaydım. Ağlayacak oldum fakat asla aileme belli etmek istemedim üzülmemeleri için. Teselli eden ise en yakın arkadaşlarımdan birisi idi. Dediğim gibi, bu süreçte arkadaşlarıma çok şey borçluyum…

Yatağa yattım ve kendi kendime dedim ki; iki hafta buradasın, hiçbir şekilde çıkış yok. O nedenle alışsan iyi edersin. Çünkü hem ruh hem de beden sağlığım için güçlü olmak zorundaydım. Sonrasında tedirgin bir şekilde uykuya daldım… 25.03.2020

Demet Yalçın

İstanbul, Güngören / Fatih Sultan Mehmet Öğrenci Yurdu

Bunları da sevebilirsiniz