21. Yüzyıl’da el yıkamayı öğrenmek ve aşı üretmek

1983-1984 yıllarında sağlık ocağı ve frengi-lepra merkezi doktoru olarak görev yaparken, halka beslenme ve temizlik usullerini öğreterek, çoğunluğu Refik Saydam Hıfzısıhha Enstitüsü’nde üretilmiş yerli aşıları kullanarak korunma sağlardık. Yapılan çalışmalar sonucu frengi, lepra (cüzzam) ve şark çıbanı tarihe karışmıştı. 

Temizlik, karantina ve aşı 

Bugünlerde yaşantımız “Koronavirüs” odaklı hale gelmiş, tüm yayın organları ve dünyadaki herkes bu salgın ile ilgili bir şeyler paylaşmaya başlamıştır. 15 Mart 2020 günü “Dünyaca ünlü kalp damar cerrahı Mehmet Öz, ABD’de katıldığı bir televizyon programında virüslere karşı nasıl el yıkanması gerektiğini anlattı” başlıklı haberi izleyince bazı gelişmiş ülkelerde en temel koruyucu temizlik kurallarının bile tam olarak bilinmediğini anlamış olduk. ABD’li aktör Tom Hanks ve eşinin kendilerini evlerinde karantinaya aldıklarını da yine basın aracılığıyla öğrendik. ABD’de gündemdeki diğer konu ise aşı geliştirme çalışmalarıdır. 

Bu tür salgınlarda temizlik ve karantina en önemli koruyucu tedbirlerdir. 19. Yüzyıl’da İzmir’de salgın hastalıklar başlayınca Levantenler Bornova veya Buca’daki bağ evlerine çekilerek karantina uygularlar, bazı yiyecekleri bahçe kapısının yanında bulunan sirke küplerine daldırılarak sterilize ederler, gerekirse kendilerine ait hastanelerden faydalanırlardı. Fakir olan Müslümanlar ise hastalarla teması kesmeyip, ölülerinden kalan eşyaları kullanmaya devam ederlerdi. En çok ölüm Müslümanlar’da, onların ardından benzer davranışlar gösteren Rumlar’da olurken, Levantenler salgını çoğu zaman ölüm olmadan atlatırlardı. Önemi kavrandıktan sonra karantina zorunlu hale getirilmişti. İzmir’de Karantina teşkilatı bugün de “Karantina” adıyla anılan semtteki bir binada 1840 yılında kurulmuş, 1884 yılında da Urla’daki Klazomen Adası’na taşınmıştı. 

Koruyucu tıp

Hastalıklarla baş etmenin en kolay ve ucuz yolu, hastalığa yakalanmadan önce gerekli önlemlerin alınmasıdır. Tıp bilimi, koruyucu ve tedavi edici olmak üzere iki temel başlıkta etkinlik gösterir. Hekimlerin bir görevi de bireyleri ve toplumu hastalıklardan korumak yanında, hastalıklarla savaşarak ve çevre koşullarını iyileştirerek yaşam kalitesinin arttırmaktır. Buna “koruyucu hekimlik” diyoruz. Koruyucu hekimlik beslenme, temizlik, aşılama, gürültü ve stresin önlenmesi, çevrenin ve doğanın korunması, yaşam koşullarının iyileştirilmesi gibi geniş kapsamlı ve çok önemli konuları içermektedir. Koruyucu hekimliğin gelişmesi, toplumun sağlık kalitesinin yükselmesi demektir. Ne yazık ki günümüzde birçok ülkede ticari kaygılar ön planda olduğundan tedavi edici tıp ön plandadır. Koruyucu tıptan ise pek söz edilmez, sadece salgınlarda, aşı veya ilaç satışı yapılacağı sırada akla gelir. 

Salgın hastalıklar

Salgın hastalıklar tarihin her döneminde görülmüştür. İnsanlarda enfeksiyoz hastalıkları bakteriler, virüsler, mantarlar ve parazitler oluşturmaktadır. Tıp bilimi kolera, kızıl, difteri, verem, tifo, tetanos, boğmaca, dizanteri, şarbon, veba, frengi, cüzzam gibi bakterilerle ve hepatit, kızamık, kızamıkçık, çocuk felci, kabakulak, kuduz, çiçek gibi virüslerle, parazitlerle ve mantarlarla savaşımda başarılar sağlamıştır. 

Üst solunum yolu enfeksiyonlarının ve akut bronşitin yüzde 90-95 oranında nedeni virüslerdir. En sık solunum yolu enfeksiyonlarına yol açan virüsler “Influenzavirus” (grip), “Rhinovirus”, “Adenovirus”, “Parainfluenzavirus” ve “Coronavirus”tur. “Virüs” adını ilk olarak Latince “zehir” anlamında, Pastör kullanmıştır. 1915 ve 1917 yıllarında ilk virüs tanımlamaları yapılmış, 1930’larda ise virüslerle ilgili ilk önemli buluşlar gerçekleştirilmiştir. 

M.Ö 2000’de Çin ve Uzakdoğu’da bilinen ilk virüs salgını çiçek hastalığıdır.  M.Ö 1157’de Mısır Firavunu 5. Ramses’in çiçek hastalığından öldüğü sanılmaktadır.  Çiçek 14. ve 16. yüzyıllarda da en öldürücü viral hastalıktı. Bazı pandemiler (dünya çapında salgınlar) tarihin akışını değiştirmiş, bazı bulaşıcı hastalıklar biyolojik savaşta kullanılmışlardı. 165 yılında başlayan ve yıllarca süren çiçek salgını Roma ordularını neredeyse yok etmiş, Germenler’e karşı başarısız olmuşlardı. Batılıların milyonlarca Kuzey ve Güney Amerika yerlisini çiçek virüsü bulaştırarak katletmeleri ise biyolojik savaşın en acı örneklerinden biriydi. 

Ülkemizde aşı üretimi

Bugün mücadele edilen “Coronavirüs” hızla şekil değiştirmektedir. 2003 yılında, daha önceden bilinmeyen bir virüs halinde ortaya çıkan SARS-CoV, yüzlerce insanın hayatını kaybetmesine neden olmuştu. Eylül 2012’de MERS-CoV (Middle East Respiratory Syndrome Coronavirus) ilk defa insanlarda Suudi Arabistan’da tanımlanmış, 31 Aralık 2019’da Çin’in Vuhan şehrinde nedeni bilinmeyen pnömoni vakaları bildirmiştir. 7 Ocak 2020’de Coronavirus (2019-nCoV veya COVID-19) olarak tanımlanmıştır. ABD, Çin, Almanya COVID-19 adlı bu virüse karşı aşı hazırlama yarışı içersindedirler. 

Ülkemiz aşıda dışa bağımlıdır. Fakat daha 1891’de tıp mekteplerinde bakteriyoloji dersleri okutulmaya başlanmıştı.1893’de, İstanbul Gülhane’de Tıbbiye Mektebi civarındaki bir binada sularda koli basili, hastalarda lökosit sayımı yapılan Bakteriyolojihane-i Osmani kurulmuştu. Laboratuar geliştirilmiş, askerler ve halk için aşı üretir hale getirilmişti.

1. Dünya Savaşı sırasında ve Kurtuluş Savaşı’nda salgın hastalıklardan çok fazla insan ölmüştü. Cumhuriyeti kuranlar salgın hastalıkların nelere mal olduğunu bizzat yaşayarak acı bir şekilde öğrenmişlerdi.

27 Mayıs 1928’de Ankara’da Refik Saydam Hıfzısıhha Enstitüsü kurulmuş, İstanbul, Erzurum, Samsun, Diyarbakır, Adana ve İzmir’de de şubeleri açılmıştı. 1931 yılında, ağız yoluyla uygulanan verem (BCG) aşısı üretimine başlanmıştı. 1932 yılında ülke ihtiyacını karşılayacak düzeye gelmesi sonucu, serum ithalatı durdurulmuştu. 1933 yılında kuduz aşısı, 1934 yılında çiçek aşısı üretimi ülke ihtiyacını karşılayacak düzeye getirilmişti. 1942 yılında, tifüs aşısı ve akrep serumu, 1948’de boğmaca aşısı üretimine başlanmıştı. 1950 yılında, Influenza Laboratuvarı, Dünya Sağlık Örgütü tarafından Uluslararası Bölgesel Influenza Merkezi olarak tanınmış, Influenza aşısı üretimine başlanmıştı. 1954 yılında, İlaç Kontrol Şubesi kurulmuş, 1987 yılında AIDS Araştırma Merkezi açılmıştı.

1997’de aşı üretip, dış ülkelere de satan bu tesislerin faaliyetleri durdurulurken, 1999’da tamamen kapatılmıştı. 2 Kasım 2011 tarihinde Resmi Gazete ’de yayımlanan 663 sayılı kararname ile Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi’nin kapısına kilit vurulmuştu. 

Koranovirüs salgınında İtalya ve Güney Kore

Koronavirüs salgınından çok etkilenen İtalya’nın yöneticileri Avrupa Birliği’nin kendilerine yardım etmediğinden yakınırken, Güney Kore’nin yöneticileri geçmiş tecrübelerden yararlanarak salgınla mücadele etmeyi başarmışlardır. Aşı ve her türlü tıbbi malzemenin yerli olarak üretilmesinin tıbbi ve parasal önemi yanında, stratejik önemi de vardır. Özellikle pandemilerde ülkeler geliştirecekleri aşıyı öncelikle kendi toplumuna kullanacak, diğer ülkelere de yüksek fiyatlarla satacaklardır.

Koruyucu hekimliğin ve sağlık personelinin ihmal edilmesi, aşı ve tıbbi malzemenin eksikliği büyük sosyal ve ekonomik sorunlara neden olmaktadır. Pandemilerde insan kayıplarının ve parasal kayıpların büyük çaplı olması korunmanın önemini ortaya çıkarmaktadır. Bu pandemi sağlığa yapılan yatırımın önemini ortaya koyması bakımından derslerle dolu bir süreç olmuştur.