Yeryüzünün keşfedilmemiş en büyük ülkesi

Sekiz yaşındaydım. Her şey babamın bitpazarından getirdiği kırık parçaları yapıştırılmış pamuk prensesin porselen biblosu ile başladı. Sokakta bulduğum kırık porselen fincan, tabak parçaları, çeşitli boylarda taşlar, dokuları farklı tahta parçaları, kurumuş yaprak, çiçek, farklı renklerini ve dokularını sevdiğim meyve kabukları, kırık tarak, kopuk terlik gibi türlü çeşit objelerden oluşan hazinem gittikçe büyüyordu. Nasıl olduysa, kardeşlerimle birlikte yattığımız odadaki divanın altını karıncalar basmış, fatura bana kesildi. Anne terliğini bizim yaş kuşağı bilir. Koleksiyonumun değerini anneme yeterince anlatamadığım için terlik faslından kurtuluşum olmadı.

Divan altı koleksiyonculuğum hezimete uğradığı halde, yine yılmadan, ama bu kez daha sıkı gizlilikte sokak taramaları devam etti. Kırık çanak çömlek parçaları, yüzük yapmada kullandığım sigaraların içinden çıkan metalik kağıtları, renkli cam parçaları, gazoz kapakları ile beş taş oyunları için türlü çeşit küçük çakıl taşlarından oluşan hazinemi kibrit kutularında saklayarak koleksiyonculuğa devam ettim…

Ortaokul çağında kitap merakı başladı. Lise çağında, okuduğum kitapların zararlı şeyler olduğunu düşünen edebiyat hocamızın marifetiyle evimizi sivil polisler ziyaret etti. Böylece koleksiyonumu merak eden birileri olmuştu! Kitap koleksiyonum ve okuduklarım nedeniyle iki hafta okuldan uzaklaştırma cezası almakla birlikte, sağ olsunlar polis amcalar da tek taraflı okumayayım diye bana bir koli kitap hediye ederek koleksiyonuma katkıda bulundular!

Üniversite çağımda biriktirme tutkuma yeni çeşitler eklendi. İstanbul gibi kültürel zenginliği, eski eserleriyle leb-i derya olan kentte kendini buğday ambarında bulmuş aç tavuk gibiydim. Güzel Sanatlar’da okuyor olmam da eklenince her şey bana ilham verir olmuştu. Sahaflar, Kapalı Çarşı, Bedestenler, Kadıköy, Üsküdar gezmeğe doyamadığım yerlerdi. Neler toplamıyordum ki; gözyaşı şişeleri, kartpostallar, eski tarihli kitaplar, türlü çeşit kağıtlar, türlü çeşit kumaş parçaları, kırık porselen parçaları, minyatürler, kemik taraklar, sedef kakmalı kutular, yaka iğneleri, tokalar, düğmeler, yörük bilezikleri…

Ben bu biriktirme tutkum sayesinde, gündelik sınırları belli yaşamdan çok daha geniş, renkli, yaratıcı hayaller dünyasına yolculuk yapıyordum. O masallar diyarına ne otobüs, ne tren, ne uçak, ne bilet, ne pasaport, ne vize, ne para ne pul, ne de farklı bir lisan gerekiyordu! Her bir obje ile farklı tarihte, farklı coğrafyalarda farklı insanlarla dilediğim zaman buluşabiliyordum. Onların hikayeleriyle birlikte ben de binlerce yıldır yaşadığımı duyumsuyordum.

Gel zaman git zaman bu biriktirme huyu bende sanata, edebiyata, koleksiyonculuğa bağımlı bir yaşam tutkusu haline dönüştü. Bir yanımda çamur, boya, kağıt, mozaik; diğer yanımda eski yeni binbir çeşit kitap, önümde ardımda maddi değeri olan olmayan farklı kültürlerden insan hayalleri, yaşanmışlığı taşıyan objeler…

Geçmiş zaman anılarıyla yüklü obje toplama merakım, onları kibrit kutularında toplama miktarını hayli aşınca, seramik, porselen, cam gibi objelerim tam kırk yıl sonra “Melesos” adlı mozaik kurbağa heykelinde bir araya geldiler. Kurbağa kadim zamanlardan beri değişimin, dönüşümün sembolü olarak insanların hayallerinin gerçekleşmesi için kullandıkları bir tılsım sayılıyordu. Benim Pagoslu Melesos’um da geçmiş zaman izlerini taşıyan objelerle özellikle çocukların sevgilisi olmuştu.

Koleksiyonumdaki diğer objelerin boynu bükük kalmasına gönlüm elvermedi. Onlar da “Eşyalar Sahibini Tanır” enstelasyonumda gün ışığını gördüler. Basmane Garı’nda, Kültürpark’ta, televizyon ve radyo programlarında insanlarla tanıştılar.

Haliyle heybemdeki onca yılın birikimiyle yoğunlaşan obje ve insan hikayeleri, yeni dönüşümlere hayata katılmaya devam ediyorlar. “Euphoria” adlı mozaik tablonun içinde yaşamaya devam ediyor bir kısmı. Şimdilerde bir kısmını da kendi sanatsal çalışmalarım ile birlikte çarşı-pazar tezgahlarında, sokak sergilerinde halkla buluşturmaya çıkarıyorum.

İnsan ömrü sınırlı. Aynı toplumsal coğrafyada, kalıplaşmış, öğretilmiş toplumsal kurallardan, gündelik yaşam döngüsünden sıkılıyorum… Düşünen insanları sindirmeye çalışan, farklılıklara tahammülü olmayan güncel siyasi yapıya isyanım var. Umutların tükenmesine, yaratıcılığın öldürülmesine sebep olanlara karşı öfkem büyük. İnsanların içindeki dilediği gibi yaşama, sevme sevincini söndürmeye ahdetmiş despot sisteme karşı inadına yaşama tüm renkleriyle sarılmak istiyorum.

Doğaya, sokağa, şehre, eşyalara, insanlara sevgiyle sarılmak… Maddi değeri olan eşya, çıkarımıza gelen ilişki, gönlümüzü hoş edecek sevgi meselesi değil bu dediğim. Eşyanın, insanın, doğanın tabiatını anlayarak, içinde gizli olan zenginliği, iyiliği -kötülüğün geçiciliğini de- kavrayarak farklı bir bakışla hayatı yeniden, yeni baştan okumak… Başka kapı açmak beynimizde… Yola çıkmak mesela. İlle de farklı şehirlere, ülkelere gitmek de şart değil üstelik.

Yeryüzünün keşfedilmemiş en büyük ülkesi kendi içimizde, keşfedilmeyi bekliyor. Yola koyulmada zaman sınırlaması yok. Yanımıza almamız gereken tek şey cesaret.

Pusulanız cesaret, haritanız kitaplara, eşyalara, objelere, doğaya ve insanlara anlam veren hikayeler olsun.

.
.

331 kez okundu.

Bir cevap yazın