Marko’nun gözleri…

Küçük bir çocuk, iki, bilemedin üç yaşında…

Kendi kendine oynuyor, elindeki oyuncak kamyonuyla…

Seslenince bakıyor, biraz gülümsüyor, ama gözlerinin ta içinde bir sıkıntı var.

O kadar belli oluyor ki bu sıkıntı…

Güvensizlik, korku, merak, kaygı… Ama yine de zorluyor kendini sanki. Bulunduğu ortamda kendine sunulan sevgiye ancak o kadar karşılık verebiliyor, gülümsemeye çalışıyor.

Ama o gözler…

İki, bilemedin üç yaşında…

Daha üç yıldır bu kavanoz dipli dünyada.

Ama o üç yaşındaki gözler öyle şeyler yaşamış ki, Allah kimseye yaşatmasın.

Bu güzeller güzeli çocuğun kim olduğunu söylemesem, anlayabilir misiniz nereli olduğunu, inancını, kökenini?

O çocuk işte…

Dünyanın neresine götürürseniz götürün, sadece bir çocuk.

Ama ben söyleyeyim size, o kim?

Adı Marko…

Suriyeli Hıristiyan bir ailenin evladı. Kardeşini o kanlı ve pis savaşta kaybetmiş. Ninesini hasta bırakıp can derdiyle düşüp yollara, gelivermişler İzmir’e…

İzmir’de şu an sığındıkları yeri söylemeyeceğim. Sadece bilin ki huzurlular her şeye rağmen.

Marko’yu izlerken “orada”, aklımdan neler geçti neler…

Hani imkan olsa, beynimi ve yüreğimi çıkarıp yerlerinden, şöyle bir silkelemek isterim. Böyle durumlarda hep “özeleştiri” yapasım gelir. “Doğru diye bildiğim ama aslında yanlış olanlar ya da yanlış bildiğim, ama aslında doğru olanlar ne?” diye düşünmek isterim saatlerce.

Yüreğimi ve beynimi şöyle bir silkelemek yani…

Bu kez Marko oldu vesile…

Oralıyız, buralıyız, şu dinden, bu dinden… Ne fark ediyor söylesenize?

Narlıdere’de koyun koyuna ebedi uykularını uyuyan “sünni” ve “alevi” insanlarımızın verdiği bir “mesaj” yok mu?

Ne çok can verdik mesela bu topraklarda, başka topraklarda…

Fetihler, işgaller, direnişler… Ama zaferler hep kurban istemiş değil mi?

Birileri hep “kavga” etmemizi istemişler, gerekçeleri de allamışlar, pullamışlar önümüze koymuşlar. Sonra al sana savaş…

Bazen savaş içimizde oldurulmuş. Silah tüccarları, siyaseti kan üzerinden yapanlar, her genç ölüye güzel nutuklar atmış da, giden gelmemiş gittiği yerden…

Düşünsenize, Anadolu dediğimiz vatanda, bizden önce kaç uygarlık varmış. Onca yaşayan insan.

Ne olmuş peki?

Nereye gitmiş bunlar?

Ya başkalarının kışkırtmasına kapılıp komşusunu düşman görenler?

Ya din adamları ya öğretmenler “kullanılmış”!

Din…

Geçmişten bugüne hatta yarına en kolay istismar edilen alan…

Peygamberlerin biri bile “öldürün” dememiş ama en çok kurban dinler arası çatışmalarda verilmiş sanki.

Peki, ne suçu var Marko’nun?

Marko sadece bir örnek. O kadar çok Marko var ki… Ha, adı Marko değil de başka. İsrail’in bitmez kininin kurbanı küçük Filistinli çocuklar, ABD’nin şımarık askerlerinin katlettiği Iraklı çocuklar…

Hep ve en çok çocuk…

Çocuk “gelecek” çünkü… Bunu en iyi şeytan biliyor, şeytana uyanlar bir de…

Düşmanlıkları sürdürerek illa ki kazandırıyoruz işte birilerine…

Hep düşünürüm, Ege’de Türkiye ve Yunanistan “bir ve birlikte” olabilse, bundan doğacak yarar kimlere “zarar” verir? 1919’da kimler, hangi karanlık beyinler Yunan ordusunu bize saldıysa onlar değil mi?

Peki sonuç?

Sonuç onca can…

Basmane mesela İzmir’de…

Öyle Punta, Bornova ya da Buca gibi değil…

Basmane çok özel bir alan.

Tarihte neyse, bugün de öyle.

Rum, Ermeni, Yahudi ve Türk’ün bu kadar iç içe yaşadığı başka bir yer yok gibi İzmir içinde.

Ama, hepsi fakir. Zengin olmayan Hıristiyan, Musevi ve Müslüman Basmane’de yan yana evlerde yaşamış. Kilisenin karşısında havra, sinagog, arkasında cami…

Orhan Beşikçi öyle yaşanmışlıklar anlatıyor ki, bazılarına üzülürsünüz bazılarına gülersiniz. Ama, hepsi gerçek. Hiç birinin içinde ya da altında çıkar, menfaat, kibir ve bencillik yok. Basmane fakirmiş ama aç değilmiş. Aç olan kim olursa olsun, illa ki doyurulurmuş. Doyuran bazen Müslüman olurmuş sessizce, bazen Ortodoks, bazen de Musevi. Yani kimde ne varsa hemen paylaşma.

İzmir işgal edildiğinde Yunan ordusunca, kraldan çok kralcıların da kışkırtmasıyla çok kan akıtılmış. Çok komşu katledilmiş. Çocuk, yaşlı dememişler günlerce. Ama, bir o kadar da Müslüman komşusunu, dindaşının gazabından saklayan, koruyan Hıristiyanlar var. Tıpkı daha sonraki yıllarda, işgalden kurtuluşa yani, Hıristiyan komşusunu öfke ve intikamdan koruyan Müslümanlar gibi…

Ama biz…

Biz galiba hep öldüren, kesen ve kesileni takipteyiz…

Dostlukları, kardeşlikleri pekiştirecek örneklerin değil de, sanki bu kardeşlikleri bitirmeye uğraşan sermaye ağalarının övgüleri peşindeyiz. İzmir’de günlük dayanışma ve paylaşma öykülerini değil de, İzmir’i sadece daha zengin olmak için sömürenlerin anılarının peşindeyiz.

Marko “vesile” oldu bana… Hem de 47 yaşımın haftasında. Yeni yaşa kocaman bir özeleştiriyle girmekmiş kısmet işte…

Düşmanlık, savaş, kan dökme sadece Marko’ların kurban oluşunu, ortak ve aydınlık geleceklerimizi karartıyor. Her devrin soytarı efendileri kazanırken hep kaybeden halklar oluyor işte. Oysa tarihin gözümüze soktuğu gerçekler var.

Kurtuluş Savaşı’nda kaybeden Yunanlılar’ın, savaş alındaki milli bayraklarını yerden kaldıran, ayaklarının altına serilmiş Yunan Bayrağı’na basmayı ret eden ve en azılı düşmanı tarafından Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilen insan oğlu insan bir liderimiz var. Mustafa Kemal’in yaşadıklarının kaçta kaçını yaşadı şimdilerde birbirlerine çemkirenler?

Ama fark büyük…

Mustafa Kemal “Marko’ları” seviyordu…

Kafanız mı karıştı?
Karışmasın…

Ben sadece yüreğimden geçenleri paylaştım sizinle. Yüreği beyninden fazla çalışanlar anlar.

Diğerleri ise…

Boşverin…

Ne yazık ki dünyada hiç eksilmediler onlar.
10 kez okundu.

Bir cevap yazın