Zamanımızın en meşhur polis hafiyesi Orhan Çakıroğlu İzmir Fuarı’nda…

Kent – Yaşam okurlarını bu kez, 1941-1942 yıllarında kaleme alınmış bir polisiye öykü eşliğinde İzmir Enternasyonal Fuarı’nın kurulduğu yıllara götürmek istiyorum. Ancak esas konumuza geçmeden önce, polisiye edebiyat tarihinde önemli yer işgal eden bir dönemi hep birlikte hatırlamamızda yarar olduğunu düşünüyorum.

On paralık öyküler…

19. Yüzyıl’ın ikinci yarısında ABD’de ilginç bir dergi tipi yayımlanır. Büyük ilgi gören bu dergiler genelde haftalıktır ve fiyatları 10 Cent’e eş değer madeni para birimi olan bir Dime’dir. İlerleyen yıllarda bu dergilerde yayımlanan öyküler Amerikalılar tarafından “dime novels” yani “on paralık öyküler” (1) olarak adlandırılacaktır. Daha çok eğitim düzeyi düşük ya da genç okuyucuları hedefleyen on paralık öyküler küçük hacimlidir ve olaylar genelde tek bir kahramanın çevresinde gelişir. Seri halinde yayımlanan öykülerin içerik ve kurguları oldukça basittir. Polisiye edebiyatından aşina olduğumuz entrikalar, çözümlenmesi zor olaylar ya da psikolojik çözümlemeler on paralık öykülerde yer almaz.

Türk okurları on paralık öyküler ile ilk kez, II. Meşrutiyet döneminden itibaren yaşanan polisiye roman çeviri furyası ile karşılaşır. Büyük ilgi toplayan “dime novels” çevirileri, yerli yazarları da benzer öyküler yazmaya heveslendirir. Böylelikle 1913 – 1928 yılları arasında on paralık öykülerin ilk altın çağı yaşanır. “Türkler’in Sherlock Holmes’ü Amanvermez Avni”, “Türk Arsene Lupin’i Nahit Sami”, “Şarkın Arsene Lupin’i Fakabasmaz Zihni” ve diğerleri yerli on paralık öykülerin kahramanları olarak okuyucularla buluşur. Dikkate değer olan nokta, yazarların yerli kahramanlarını yaratırken yabancı kahramanları referans alışıdır. Bu tip öykülerin yanı sıra bu dönemde sahte on paralık öyküler de kaleme alınır. Bu duruma en güzel örnekler M. Kemaleddin ve Selami Münir’in sahte Sherlock Holmes maceralarıdır. Latin harflerin kabulünden sonra yerli on paralık öykülerin yayımlanmasında geçici bir durgunluk dönemi yaşanır. Telif on paralık öykülerin ikinci altın çağı ise 1940’lı yıllardır.

Orhan Çakıroğlu dizisi edebiyat sahnesinde…

1941 ve 1942 yılları arasında Semih Lütfi Kitabevi okurlar tarafından çok sevilen bir dizi yayımlar: “Zamanımızın En Meşhur Polis Hafiyesi Orhan Çakıroğlu’nun Maceraları”. Hakkında pek bilgiye ulaşılamamış bir yazar olan Murat Akdoğan tarafından kaleme alınan bu dizi 1940’lı yılların en başarılı on paralık öykü dizisi olarak kabul edilir. Otuz bir macera halinde yayımlanan dizideki kitaplar genellikle 28 – 32 sayfadır ve her sayıda bir tam macera yer alır. Kapak tasarımında o dönemde basılan Nat Pinkerton öykülerinin neredeyse aynısı kullanılmıştır. Kapaktaki resimler ise Münif Fehim imzalıdır.

Peki, bu “zamanımızın en meşhur hafiyesi Orhan Çakıroğlu” kimdir?

Orhan Çakıroğlu, Ankara Yenişehir’deki ofisinde muavinleri ile birlikte bağımsız olarak çalışan bir polis hafiye şefidir. Dizinin ilk sayısında yeğeninin ağzından ona ait doyurucu bilgiler verilir. 1902 yılında Elazığ’da doğmuştur ve bir ağanın oğludur. Liseyi Ankara’da bitirmiş ve yedek yarsubay iken henüz düşman işgali altındaki Batı Anadolu’da casusluk görevi yapmıştır. 1927 yılında Roma’da Hukuk Fakültesi’nden birincilikle mezun olmuştur. İtalya’dayken cambazlık konusunda eğitim almıştır. Havacılığa meraklıdır ve bu konuda Amerika’da staj görmüştür. Türkiye’ye döndükten sonra iki yıl avukatlık yapmış ve nihayet hükümete başvurarak maaşsız hafiyelik yapmak için izin istemiştir. Kısa sürede uluslararası üne kavuşan hafiyemiz çok sayıda önemli işlere imza atmıştır. Orhan Çakıroğlu milliyetçidir ve Türklüğü ile övünür. Maceralarında cezalandırdığı kötülerin neredeyse tamamı yabancı, genellikle de Rum, Ermeni ya da Musevi’dir.

Orhan Çakıroğlu İzmir Fuarı’nda…

Orhan Çakıroğlu’nun İzmir macerası dizinin yirminci sayısında yer alır. Maceranın konusu, İzmir Fuarı münasebetiyle kente gelen bir prensesin, kaldığı otelde mücevherlerinin çalınmasıdır. Ve öykü şu paragraf ile açılır:

“İzmir Fuarı’nın en muhteşem hazırlanmış bir yılındaydı. Dünyanın her tarafından akın eden büyük firmaların iştirakile meydana gelen bu büyük ve haşmetli sergiyi görmek için yurdun içinden ve dışından on binlerce insan güzel İzmir’i doldurmuş bulunuyordu. Bütün oteller hıncahınçtı. Birçok evler, apartımanlar pansiyon haline getirilmiş olmasına rağmen ortada ziyaretçiler için bir mesken buhranı vardı. İzmir’in banliyösü ve yakın kazaları yer bulamayan ahali ile dolmuştu.”

Murat Akdoğan’ın Orhan Çakıroğlu maceralarından biri için İzmir Fuarı’nı ve İzmir’i seçmesi incelemeye değerdir. Yazar, 1936 yılından itibaren Kültürpark’ta açılan ve her geçen yıl zenginleşen İzmir Enternasyonal Fuarı’nı, uluslararası üne sahip bir hafiyenin hünerlerini sergileyebileceği bir ortam olarak görmüş ve başarı ile kullanmıştır. Eserin kaleme alındığı dönemde İzmir Fuarı her geçen yıl sayıları artan yerli/yabancı katılımcılar ve ziyaretçiler ile önemli bir cazibe merkezidir. Örneğin 1940 yılında Fuar’ı 730 bin 928 kişi ziyaret eder. Bu, kent nüfusunun neredeyse dört katıdır. Doğal olarak, yazarın da vurguladığı konaklama yeri eksikliği, dönemin basınında da sıklıkla gündeme getirilen önemli sorunlardan biridir. Gelen ziyaretçiler ve katılımcıların yanı sıra kimi zaman Fuar’ın hazırlığında çalışan dekoratörler ya da tiyatro sanatçıları dahi bu durumdan nasiplerini alırlar.

Öykünün ilk paragrafındaki bu başarılı tasvir, yazarın Fuar döneminde İzmir’i ziyaret ettiğini ya da etmemiş olsa bile basında yer alan haberleri ayrıntılı olarak takip ettiğini göstermektedir. İlerleyen satırlardan, Mısırlı Prenses Zehra Nusrati’nin, “bu yıl açılma töreni yapılan emsalsiz Orijinal Palas’ın müşterileri” arasında olduğunu öğreniriz. Aynı otelde “ecnebi firma mümessilleri ile zengin seyyahlar” da kalmaktadır. Fuar vesilesiye İzmir, gerek yerli gerekse yabancı önemli şahsiyetleri her zaman ağırlamıştır. Bunların arasında başta devlet adamları olmak üzere, büyük firmaların sahipleri, temsilcileri, ünlü sanatçılar, sporcular, mimarlar vs. yer almaktadır.

Öykünün kaleme alındığı yıllarda (1941-1942) İzmir’de bu adda bir otel yoktur. Bu kurmaca mekâna esin kaynağı, İzmir Şehir Gazinosu’nun (eski NATO binasının yerindeki) yıkılarak yerine 1939 yılı fuarına yetiştirilmek üzere yapılması planlanan ve haberleri basında da yer alan “Şehir Oteli” olmalıdır. Finansal zorluklar nedeniyle, Şehir Oteli’nin inşaatının tamamlanması her ne kadar uzun bir dönemi kapsamış olsa da o yıllar için yazara açılış töreni yeni yapılmış otel olarak başka ilham verecek büyük ve modern bir tesis olmamıştır.

İzmir Fuarı ve İzmir’de eğlence hayatı…

Öyküden Prenses Zehra Nusrati’nin, İzmir Fuarı’nı ilk kez ziyaret ettiğini öğreniriz. Zaten İzmir’e de Fuar münasebetiyle gelmiştir. Fuar’dan “güzel Isparta halıları ve eşsiz sanat eserleri” satın almış, o gece Orijinal Palas’ın “nadide ve mümtaz kimselerden ibaret olan müşterilerine” bir balo vermektedir. Prensesin balosunu otelin sahibi zengin, bilgili ve girişimci Hulusi Otoman düzenler. Balo prensesin konuşmasıyla açılmıştır ve her şey mükemmeldir. Fuar direktörlüğü tarafından davet edilen meşhur Macar orkestrası sahnededir. Muhteşem orkestranın, neşeli, coşkun ahengi ile çiftler dans etmektedirler. “Büfe İzmir’in bütün emsalsiz yiyecek ve meyvalarıyla süslenmiştir. Türk içkileri yabancı misafirlere mükemmeliyetini ispat etmektedir.”

İzmir Fuarı, kurulduğu ilk yıllardan (9 Eylül sergileri ve panayırlar da dahil olmak üzere) itibaren İzmir’e bir canlılık ve hareket getiriyordu. Kurtuluşun hemen ertesinde kentte çıkan yangın büyük otelleri, önemli kulüp, restoran ve kafeleri, tiyatro ve sinema gibi eğlence ve kültür mekanlarını da yok etmişti. Her ne kadar, Müslüman ahaliden ziyade şehrin diğer sakinlerine ya da kente gelen ziyaretçilere hizmet verseler de bu mekanlar, özellikle geceleri kentin kültürel ve sosyal hayatına hareketlilik getiriyorlardı. Kentte havagazı ile aydınlatılan nadir yerlerden olan bu cazibe merkezlerinin tamamen kül olması kenti uzun yıllar hareketsizliğe ve karanlığa gömmüştü.

Böyle bir ortamda düzenlenen sergiler ve sonrasındaki panayırlar ile fuarın kent için anlamı çok büyüktü. Fuar döneminde İzmir, sayısız spor müsabakası, tiyatro, sinema, sirk, konser, sergi ve daha birçok etkinliğe ev sahipliği yapıyor çeşitli vesilelerle sadece Fuar’da değil kentin değişik yerlerinde de kutlamalar, balolar, çaylar vb. düzenleniyordu. Fuar komitesi yazarın da dile getirdiği gibi Fuar dönemi boyunca sahne alacak yabancı orkestraları özellikle davet ediyordu.

Öyküde prensesin satın aldığı belirtilen Isparta halıları ve eşiz sanat eserleri ise kanımca her yıl Fuar’ın ziyaretçilerine sunduğu ürün çeşitliliğine yapılan bir atıf niteliğinde. Yurdun dört bir tarafından getirilerek sergilenen ve satılan ürünler başta İzmirliler olmak üzere tüm ziyaretçilerin yıl boyunca merakla bekledikleri şeylerin başında geliyordu. Birçok yeni ürün ilk kez İzmir Enternasyonal Fuarı’nda sergileniyor ve halka tanıtılıyordu.

Fuar ve suç…

Öykümüze kaldığımız yerden devam edelim. Nihayet balonun düzenlendiği akşam, prensesin muhteşem mücevherleri odasından çalınır. Polis başarılı bir şekilde ve kısa sürede oteli kordon altına alır. “Polislerin başında Necmi Senüstol isminde değerli ve genç bir yarkomiser vardı. İstanbul’un bütün yankesicileri, fuar zamanlarında, bu komiserden korkarak İzmir’e ayak basamıyorlardı. Bu genç memur polisliğini İstanbul’da yapmış, geniş hafızası ile bütün sabıkalıları ezberlemişti.”

İzmir Enternasyonal Fuarı, dolandırıcıları, hırsızları ve yankesicileri fazlasıyla cezbeden büyük bir uluslararası organizasyondu. Fuar döneminde çevre illerden İzmir’e yaşanan suçlu akınını engellemek ve kentte asayişi sağlamak İzmir polis teşkilatının başa çıkması gereken önemli sorunların başında geliyordu. Dönemin basınında bu konudaki haberlerin sıklıkla yer aldığını görmek mümkün. Örneğin 1940 yılına ait bir gazete haberinde, Fuar’da bir yankesicinin suçüstü yakalandığını ve Keçeciler’deki Kemahlı Oteli’nde de bir dava vekilinin odasından parasının çalındığını öğreniriz. Fuar dönemi boyunca polis teşkilatı hem Fuar alanında hem de tren istasyonlarında sıkı güvenlik önemleri alsa da bir takım tatsız olaylar yaşanıyordu. 1941 yılına ait bir gazete haberine göre Fuar döneminde iki sarhoşluk, bir kalpazanlık ve üç bıçak taşıma olayı gerçekleşmişti.

Öykünün sonu…

Fuarlar gibi büyük organizasyonların suçla ilişkisinin polisiye yazarlarına ilham vermesi kaçınılmazdır. Murat Akdoğan bunu gayet güzel yakalamış ve başarı ile kullanmıştır. Dünya edebiyatında da uluslararası sergi ve fuarların fon olarak kullanıldığı zamanında ya da daha sonraki dönemlerde yazılmış çok sayıda eser bulunuyor. Bunların önemli bir kısmı da polisiye türünde. Bu eserlerde en fazla konu edilen fuar ise 1893 yılında Chicago’da düzenlenen Dünya Fuarı (Columbian Exposition olarak bilinir). Bunu sebebi ise gerçekte de yaşamış olan ve fuar döneminde çok sayıda insanı katleden bir seri katil: Dr. Henry H. Holmes. Holmes aynı zamanda Amerika’nın ilk seri katili.

Öykümüzdeki suçlular elbette ki Orhan Çakıroğlu’nun becerisi ve İzmir Emniyeti’ne yardımlarıyla yakalanır. Her ne kadar nadir olsa da, kitabı bulup okumak isteyecek meraklıları düşünerek öykünün detayları ve finali konusunda özellikle bilgi vermek istemedim. Orhan Çakıroğlu’nun İzmir Fuarı macerası belki polisiye edebiyatımızda önemli bir yere sahip değildir, ancak İzmir Fuar tarihi açısından oldukça değerli olduğu tartışılmaz…

***

(1) Türk polisiye edebiyatının 125 yıllık serüvenini kaleme alan Erol Üyepazarcı, “Korkmayınız Mister Sherlock Holmes” adlı iki ciltlik benzersiz eserinde dime novels’a “on paralık öyküler” adını vermiştir. Yazıda yer alan on paralık öykülerin tarihsel gelişimi ve Orhan Çakıroğlu dizisi ile ilgili bilgiler adı geçen eserden alınmıştır.

Bir cevap yazın