Tiyatro dediğin nedir ki…

İster “kale”, ister “hedef” görelim, İzmir’i ülkeden ve dünyadan ayırarak konuşmak nasıl mümkün değilse; tiyatroyu sanatın, sanatı hayatın ahvalinden soyutlayarak düşünemeyiz, tartışamayız, öngörülerde bulunamayız. Elbette hipnoz, narkoz, halüsinasyon bağımlılığımız, ya da “cambaza bak” taktiklerine bağlanmış umutlarımız, “hallederiz abi” kolaycılığımız ve “irfan” tavsiyelerimiz yoksa.

27 Mart Dünya Tiyatrolar Gününe ulaşmış durumdayız. Şimdi oturup, tiyatro böyle iyidir, tiyatro şöyle faydalıdır, tiyatro izlemeyenin iki yakası bir araya gelmez mealinde, sade suya tirit hurufat sarfiyatı yapmayacağız, artık yapmamalı, yaptırmamalıyız.

Kuşkusuz, hayatın içinde hiçbir şey, başka bir şeyden daha önemli ya da daha önemsiz değildir. “Şey”lerin önemleri, hayattaki karşılıkları ya da onlara hayatın içinde verilen yerler-değerler kadardır. Kullanılmayan gider, yaşama olanağı bulmayan ölür. Onlara değer verecek, kullanacak ve yaşatacak olan insanlardır. Üstelik yalnızca bugün için değil, yarın için de hayati bir sorunsaldan ve sorumluluktan söz ediyoruz. İnsanlık neden daha yaşanır kentler peşinde, niye temiz su kaynaklarına titizlenip, alternatif enerji yolları arıyor? Barışı, yalnızca bugün ve kendimiz için, saçma sapan açgözlülükler yüzünden pisi pisine ölmemek için mi istiyoruz? İnsan Hakları, yalnızca bugünün sorunu mudur? Ne münasebet! İnsanlık, geçmişten aldığı mirası geliştirmek ve sonraki kuşaklara aktarmak görevini unuttukça, insanlıktan vaz geçmiştir. Düşünce, eylem ve yapıtlardan mürekkeptir bu miras. Felsefedir, bilimdir, sanattır, özgürlük ve bağımsızlıkla taçlanan barıştır, insan haklarıdır, doğaya saygıdır, kültürlere özendir, yüksek adalet duygusudur, vicdan ve merhamettir, haksızlığa uğrayanın yanında yer almaktır…

Bu mirasın bir ayağı eksik kaldı mı, öteki ayaklar bu yükü taşıyamaz ve çöküş kaçınılmaz bir sonuca dönüşür, yaşanır. Bakınız; çöken ve şimdi arkeolojik ya da beyhude hamasiyete dönüşen onca ülke ve uygarlık! Aman, yanlış anlaşılmayalım. Bütün bu belirlemeler, şimdi tarihin belleğinde kalmış uygarlıkları küçümsemek anlamına gelmemektedir. İnsanlık bugünlere, onların bıraktığı basamaklardan çıkarak ulaşmıştır. Çıktığı yumurtayı beğenmeyen şaşkın piliç havasında, toprağını, kültürünü, bugünleri bize armağan edenleri küçümsemek, yok saymak, kimseye hayır getirmemiştir. Ama bu durum, bizim bazı gerçekleri görmemize engel de olmamalıdır.

Felsefesiz teknoloji, teknolojiden mahrum ekonomi, ekonomiden nasiplenmeyen özgürlük, özgürlükten beslenmeyen sanat, sanattan uzak kentleşme, kentleşme kültürü ve bilinci veremeyen eğitim… Uzar gider bu liste. Birbirini kışkırtan, tetikleyen, besleyen, geliştiren bir olgular bütünüdür sözünü etmeye çalıştığımız. Bu bütünlüğü sağlamış ülkelere baktığımızda, salt bir dalda gelişmediklerini görürüz. Öyle ya, madem ki insan ve toplum, yaşayan ve varlığını sürdürmek isteyen bir organizmadır; örneğin salt böbreğinin ya da beyninin gelişmesi, yaşam kalitesine yeter mi? Yalnızca yemeyi içmeyi boşaltmayı, yalnızca üremeyi, yalnızca başını sokacak bir delik yapabilmeyi başarmak bizi “insan”; bize benzeyenlerin oluşturduğu yığının “toplum” olmasına yeter mi?

Konuyu uzatmayalım. Bu yazıyı 26 Mart’ta yazıyorum, “27 Mart Dünya Tiyatro Günü” öncesinde ve bu mesleğin sıra neferi olmanın yüklediği onca onur ve sıkıntısı ve karmaşası içinde…

Türkiye Tiyatrolar Birliği, bu yılın 27 Mart Bildirisini yazma görevini vererek, beni onurlandırdı. Değerli dostum Hüseyin Erciyas’ın paylaşımıyla, okumuş olmalısınız ya da okuyacaksınız. O bildiride söylediklerimi yinelemeyeceğim. Gerek Cumhuriyet Gazetesi Ege Bölge Ekindeki “Patika”, gerekse Kent Yaşam’daki bu köşe, genelde sanat özelde tiyatroya ait düşünce ve görüşlerimin toplamıdır. Onları yinelemeye de gerek yok.

Benim bugün söylemeye çalıştığım şey, hangi konuda olursa olsun, bireysel, toplumsal, kentsel, ülkesel ve evrensel bir “değer” ifade edebilmemizin “olmazsa olmaz”larını anımsatmaya çalışmaktır. Ukalalığa ya da malumatfuruşluğa düşmekten sakınırım ve eğer böyle bir havaya kapılırsam, şimdiden bağışlamanızı dilerim.

Bu 27 Martta anımsamamız gereken, sanatın bir sevgiliye benzediği, özen gösterilmeyen her sevgili gibi, bir gün çekip gideceği ve bizi kuru bir çölde bırakabileceği gerçeğidir.

Bu 27 Martta görmemiz gereken, geçmişe özen gösterme ve ondan yararlanma konusundaki tembelliğimizin, bugün nereye gideceğimizi, neyi seçeceğimizi belirleyememe şaşkınlığına yol açtığıdır.

Bu 27 Martta görmemiz gereken, insanlık birikimlerinden uzaklaşmanın, bizi eğitimden adalete, bilimden spora ne hale getirdiğidir.

Kağıt tüketimi, kitap okuma, atıf yapılan bilimsel makale, gıda, enerji, teknoloji üretim ve tüketimi, iş kazaları, okuma-yazma, evlenme yaşı, halk için spor… Uzatmayalım, Bu 27 Martta görmemiz gereken, dünya liglerindeki yerimiz, bu yeri belirleyen oranlarımızdır.

Hayır, ne bireyimizin, ne kentimizin, ne de ülkemizin birikiminden yana duyulan kompleks ya da karamsarlıktan dolayı yazılmıyor bu satırlar. Tam tersi, saçma sapan gündem maddeleri, sürüklendiğimiz tuhaflıklar, bütün bunlardan nemalananların takozluğu ve uzmanlığa saygısızlık yüzünden, bu birikimi harekete geçirememenin sıkıntılarıdır, bize bu satırları yazdıran.

İşte sanat, bizi bu gerçekle yüzleştiren, insan eliyle yaratılmış bir aynadır. İşte sanatı örselemeye çalışanlar, bu yüzleşmeyle egemenliklerini yitireceklerini bilenlerdir. Örneğin, Cumhuriyet kazanımlarına saldıranların, aynı zamanda “Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür” rotasını da hedef aldığını bilmeden, gün ve günden doğru okunamaz. “Sanatsız kalan bir ulusun, yaşam damarlarından biri kopmuş demektir” uyarısının unutulmasıdır, unutturulmasıdır onlara güç ve cesaret veren.

Bu 27 Martta görmemiz gereken, işte bütün bunlar yüzünden, gelecek kuşakların güzel günler göremeyeceği gerçeğidir.

27 Martlar, genelde sanat özelde tiyatro algımızı temize çekme fırsatıdır. Doğru biçimde değerlendirilmezse, istediğimiz kadar “Yaşasın Tiyatro!” çığlıkları atalım, istediğimiz kadar nutuk atalım, sanatçıyım ya da sanatseverim diye hava basalım, Haldun Taner bir daha haklı çıkacaktır. Büyük ustamız “Sersem Kocanın Kurnaz Karısı” adlı oyununda, unutulmaz karakteri Tomas Fasulyeciyan’ın ağzından şöyle der: “Tiyatro dediğin nedir ki, iki kalas bir heves. Ama görüyorum ki, burada sadece kalas var!”

Öyle ya, heves dediğin, bilinç ve eylemle hayatiyet ve kalıcılık kazanır. Yoksa uçup gider ve geriye Ustanın söylediği gibi, kof ve gelgeç işler kalır. Tıpkı bugün üstümüze çığ gibi devrilen, sözümona sanat ürünlerı (!) gibi… Peki, ne yapalım?

Hiçbir şey yapamıyorsak bile , bu uğurda emek verenlere, düşünce ve iş üretenlere saygı göstermeyi ve yalnız bırakmamayı düşünelim. Kentleri ve ülkeleri, bilinçli sevmenin ve sahiplenmenin ölçütü, biraz da budur çünkü, artık bilelim.

Ne bileyim, düşünmeye, kentlerin salt “ithal” işlerle yetinemeyeceğini görmekle başlayalım. Bu garipliğin, salt dışa bağımlı yaşayan bir ülkenin durumuna benzediğini düşünmek, sonucun ne olabileceğini kestirebilmektir. Ki tarih, bu konuda yeterince örnekle doludur. Artık bakmayalım görelim, izlemekle yetinmek yeter, artık parçası olmaya cesaret edelim.

Kütüphaneler Haftasını unuttuğum sanılmasın. Dilerseniz ve zahmet olmazsa, bu yazıyı, baştan ve tüm “tiyatro” sözcüklerini silerek ve yerine “kitap-kütüphane” yazarak bir daha okuyunuz.

Yaşasın bilimle ve sanatla taçlanmış hayatlar, kentler, ülkeler ve ancak bir kere yaşayabileceğimiz, şu güzelim dünya!

Bir cevap yazın