Sizin Hırsız Kim?

Bizim eve hırsız girdi. Geçtiğimiz Pazar günü. Bir apartmanın üçüncü katında, güpegündüz, saat 13.00 – 16.00 suları arasında, bu nasıl bir cesaret? Ya evde olsaydım, ya o soysuz o sırada gelseydi? Sahi eve giren hırsız bile olsa, gelene zarar verirsek biz mi suçlu oluyorduk, böyle miydi yasalar? İşin daha ürkütücü olasılığı, ya iki kadın ve bir çocuk varken gelseydi hırsız, ki genellikle haplı maplı oldukları söylenir, cesaret ve pervasızlıkları ondanmış. Aklıma geitrmek bile istemiyorum!

Karşıyaka’ya, tiyatromuzun eski organizatörüyle vedalaşmaya, yenisiyle buluşmaya gitmiştim. Ada, annesi ve anneannesi Bademler’deydi. Son zamanlarda, fazla ayakta kalınca belim ağrıyor, çıkmadan önce Aslı’yı şaşırtacak biçimde çalışma odamı düzenledim, öyle ya dönüşte biraz uzanmam gerekecekti. Uzatmayayım, öyle olacaktı, böyle olacaktı derken, evde olanların olduğunu nereden bilecektim?

Sıkıntılı bir koşuşturma sonunda eve döndüm, kapıyı açmak istedim, kilit dağılmış durumdaydı, açamadım. Kilidin “göbek” diye tabir edilen aksamı, boşluktaydı. Konduramadım, çilingir çağırmaya karar verdim ki, Aslı’lar gelmiş, beni eve çağırdı, yoldan döndüm. Aslı benden beceriklidir, nasılsa kapıyı açmış. Eve girdik ve her tarafın darmadağın olduğunu, çekmeceler dolaplar sonuna dek açık, tüm eşyalar saçılmış, kısaca bir cehennem gördük.

Para, birkaç parça takı uçmuştu. Kitaplar duruyordu, bilgisayarlarımıza dokunulmamıştı ve kızımızın oyuncakları yerlerindeydi, sevindik. Ama rahmetli babamızdan yadigar altın kaplamalı saat ve yüzük bile gitmişti. Annemizin üzüntüsü, sıkıntımıza öfke eklemiştir. Aklımda hep aynı soru; ya ben o anlarda evde olsaydım?

Hemen emniyet güçlerini aradık.

Şimdi özel bir paragraf açmanın, öncelikle Sayın Valinin ve Sayın Emniyet Müdürünün dikkatine sunmanın tam yeridir. Aslında birer mektup yazmak istiyordum, ama burada, kamuya açık bir durum saptaması olarak yazmayı tercih ediyorum. Gereğini yapacaklardır.

10. dakikada 155 ekibi geldi, ilk ifadeler, sayısız telsiz telefon konuşması. Yol yöntem bilgisi verip, gittiler.

15. dakikada, resmi giysili iki memur geldi. Yine telsizler, telefonlar, sakinleştirici konuşmalar, uğurladık.

20. dakikada Olay Yeri İnceleme ekibi evimizdeydi. Parmak izi tespitleri, o tuhaf kokulu toz, dönerek parmak izlerini görünür kılan küçük yuvarlak fırça, fotoğraf çekimleri, uzmanlık… Eh haliyle, evde bir Behzat Ç. atmosferi. Süleyman Komiserle bizim validenin, bir gün öyküsünü yazacağım, strese ilaç, sempatik ve evlere şenlik muhabbeti… Evden uçan paranın bir bölümü, “paralı gün ganimeti”ymiş. Kadın kadına, dostane bir “saadet zinciri” anlayacağınız. “Dolarla mı?” diye soruyor memurun biri, “Yok, Türk parası” diyor valide. Öğreniyoruz, meğer memurun ailesinin kadınları, işi döviz boyutuna vardırmış meğer. Süleyman Komiserle koyvereceğiz kahkahayı, hayır durum neredeyse vodvil! Hep söylerim, Brecht bu memlekette yaşasaydı, “yabancılaştırma etmeni”ni zor bulurdu. Bizim memlekette “yabancılık”, “yabancılaştırma” falan mümkün değildir. Evden birileri gibiler. Bizim bilet koçanları, çalışma odasındaki kitaplar, kağıt kağıt kağıt… Tiyatrocu olduğumuzu anlıyorlar, sonra yazar olduğumu, Cumhuriyet’te, Kent Yaşam’da yazdığımı, “YERYÜZÜ Sahnesi, İzmir”i öğreniyorlar. Sıra bizim parmak izlerine geliyor. Alışık değiliz böyle şeylere. Örneğin Aslı, parmakları mürekkeplendikten sonra, kağıda basmadan banyoya yöneliyor, titiz kadın, bir an önce ellerini yıkayacak elbet! Durduruyoruz, tek tek parmaklarını özel kağıda basıyor, yine şamata, yine kahkahalar. Eve hırsız girmemiş de, sanki uzaktan akrabalar gelmiş, yılbaşı partisi yapıyoruz. İlk oyuna gelecekler, “Geçmiş olsun” dileklerine teşekkür ederek uğurluyoruz. Basın Sitesi emniyet merkezine gideceğiz. Hayır, gidemiyoruz.

Olay Yeri İnceleme gittikten 2 dakika sonra, kapıda siviller! Bu kez Hırsızlık Masası dedektifleri evimizde. Anlayamıyorum, İzmir Emniyetinin bu gece, bizim evden başka işi yok mu acaba? Bu işin şakası elbette, gıpta ediyorum. Yol yöntem öğütlerine, hangi tür kilit takmamıza varana dek, dostane bir muhabbet ekleniyor.

Aslı ile Basın Sitesine gidiyoruz. Eve gelen iki polisten biri, kapı nöbetinde. Selamlaşma ve sıcak karşılama, içerideki dostane iletişimlerle sürüyor. İfade veriyoruz, imzalıyoruz. Sonra? Sonrasına bakacaklar…

Meşum gece bitiyor, eve gidip cehennemi toparlamak, normal yaşamımıza dönmek gerekiyor. Vedalaşıyoruz.

Arabaya biniyoruz. Aslı’yla bakışıyoruz. Ağzımdan tek tümce çıkıyor: “Helal olsun!”

Sayın Vali, Sayın İl Emniyet Müdürü, kişiliğinizde o sıkıntılı geceyi iç ferahlığına dönüştüren tüm ekiplere ve Basın Sitesi Emniyet Merkezi memurlarına, ailem adına da teşekkür ederim. O insanların, imaj ve sinir bozmak için ellerinden geleni yapan, gazetede okuduğumuzda televizyonda izlediğimizde canımızı hayli sıkanlara, örnek olmasını dilerim. O gece tanımaktan, çalışmalarını ve titizliklerini ve insana nasıl davranılması gerektiğini kanıtlayan davranışlarını, dikkat ve hoşnutlukla izlediğim görevlileri saygıyla anımsıyorum ve elbette unutmayacak; olası olumsuzluklarda hep iyi örnekler olarak anımsatacağım. Bilmenizi isterim.

Evet, işte başımıza gelenlerin kısa öyküsü bu.

Dünyanın iliğini kemiğini sömüren, çalan çırpan, öldüren katleden, her türlü değerini gasp eden onca hırsızın yanında, bizim evin ne kadar önemi olur ki? Kuşkusuz ateş düştüğü yeri yakıyor. Çalışanlarımızın sigortası, yevmiyeleri, banka kredileri, büronun kirası, geçim falan derken, biraz sıkılacağımız malum.

Bizim hırsız henüz belli değil.

Peki sizi, bizi, ruhumuzu, emeğimizi, yaşama sevincimizi, geleceğimizi çalıp sömürenler kim?

Umutsuzluk bize yakışmaz. Bilelim ki, bir gün hepsi “enselenecektir!”

Yeter ki, kalbimizin ve vicdanımızın 155’i, sürekli meşgul çalmasın…
37 kez okundu.

Bir cevap yazın