“Ay, Bilmiyordum!”

Demiyorlar mı, “duymadım, görmedim, haberim yoktu, kimse de söylemedi, vs vb vd.” diye eklemiyorlar mı, tepem atıyor.

İçimden, şöyle yanıtlar veresim geliyor:

“Oyle ya, soğuk füzyon deneyindeydin!”

“Merak etme, “Savaş ve Barış”ın 2013 versiyonunu yazdığını, “Kuğu Gölü”ne “Memleketimden İnsan Manzaraları”nı eklediğini öğrendik!”

“Önemli değil, yeter ki sen GDO’lara karşı yaptığın mücadeleyi kazan!”

“Boş ver, nasıl gidiyor kanser ilacını bulma çalışmaların?”

“Olur mu öyle şey, biz senin Jüpitere uydu gönderme çalışmalarını gıptayla izliyoruz!”

Kuşkusuz herkes herşeyi bilemez, işitemez, göremez, haberdar olamaz. Hatta hiçbir fikri olmadığı alanlara dair, uzmanlıkla azmanlığı birbirini karıştırarak tebelleş olmak, tehlikelidir, yorucudur, yıpratıcı ve nihayet yok edicidir. Aman onlar bilmesin, aman gölge etmesinler, o bile yeter! Bizim meselemiz, ilgi alanı olduğunu iddia ettiği halde, kimilerinin kimi olay, olgu ve kavramda, topu taca atmak, kurnaza yatmak, bahanelere sığınmak ustalığıdır.

Neden böyle davranıyorlar, gelin biraz otopsi yapalım.

Kıskançlık diyebilir miyiz? Yok düzeltelim, kıskançlık daha iyisini yapma adına yararlıdır aslında. Ama velev ki fesatlık kaplamasın yüreği. Evet, bilmezlikten görmezlikten gelmenin başat gerekçesi fesatlıktır. Fesatın, bu duyguyu yaşamasına neden olan “işi” ve “işçiyi” aşacak bir halt edemediği, yeterince kanıtlanmıştır. Örneğin saray bestecisi Salieri’nin, sokağın ve hayatın delişmeni, ilaveten sanatın dahisi Moliere’e duyduğu haset ve fesatlıktan, işi zehirlemeye kadar götürdüğü söylenir.

Kişiliksizlik olabilir mi, bilmezlikten gelmenin vesilesi? Açalım. Bu türden arkadaşlar, yaşamları boyunca, herhangi bir konuda tek başına “kanaat” belirtip, “duruş” gösteremezler. Onlar cemaat, parti, grup kararı; biat ettiklerinden icazet belgesi; ağababalarının elini öpme rahatlığı ve yola çıkma müsaadesi almanın güveni olmaksızın, bilemezler, göremezler. Bildiklerini, gördüklerini açıklayamazlar. Acıdır ki, böylelerinin en çok tükettiği ve kirlettiği sözcükler: demokrasi, insan hakları, emek, insan, onur vs’dir. Geçelim, midemiz kalkmasın.

Korku olabilir mi, mümkündür ve sıklıkla örneklerine rastlanmaktadır. Ya “iş” ve “işçi”, kanatları altına sığındıkları “egemenlerin” ve “güçlülerin” hoşuna gitmiyorsa? Ya o kanatlardan mahrum olup, maaş, makam, sırt sıvazlama falan elden uçuverirse? Maazallah ve de hafazanallah! Bunun düşünü görmek bile, korkakların dudaklarını uçuklatır, yüreklerini enfarktüsün eşiğine getirip bırakır. Elbette yürek derken, kimlik ve kişilik belgesinden değil, pompacılık göreviyle yükümlü bir organdan söz ediyoruz.

İnsanı bu hale düşüren, “İçinde ben yoksam, bilinecek, görülecek, değerlendirilecek bir “iş” de yoktur” biçiminde tanımlanabilecek bir ruh hastalığı olabilir mi? Yeterince açıktır, uzatıp kelam ve hurufat savurganlığı yapmayalım.

İşte yaşamı daraltan, kentleri bunaltan, üretimi körelten, birşeyler üretmenin sevincini mahvedenlerin başında, böyleleri gelir. “Küçük olsun, benim olsun” tavrından, nasılsa ele geçirdikleri mevzi ve rantları yitirmeme kaygısına, her türlü çabayı göstermek, başlıca refleksleridir. Kolay olmasa gerek, bu kadar zavallılaşmak için, bu kadar çaba göstermek.

Ee, peki ne yapacağız? İşi gücü bırakıp, ekmeğimizi kazanmaktan ve bir iş yapma saadetinden, işimizi “mesele” olarak bırakanların izinde yürümekten mahrum mu bırakacağız kendimizi? Ne münasebet!

Örneğin, Suat Taşer öğretmenimizin sözünü anımsayacağız; “Sen çiçeğini güzel yetiştirmeye bak, bal toplayacak arılar nasılsa gelir.”

Kelamı bohçalayalım. Hani “kentsel dönüşüm” falan diyorlar ya, bizce işe binalardan değil, kenti, kentin ürettiklerini ve üretenleri küçümseyen, ötekileştiren, söz söyleme ve paylaşma cesareti gösteremeyip, hem kendini hem de kenti tüketenlerden başlamak gerek.

Bu işin şakası. Yoksa “Kentsel Dönüşüm” üstrüne, bizim de iki çift sözümüz olacaktır. Şimdiden, “Ay, bilmiyordum, okumadım, görmedim, duymadım, haberim olmadı” diyeceklere son sözümüz şudur:

“Bal gibi biliyorsun, okuyosun, işitiyorsun, haberin oluyor kardeş. Nereden mi biliyorum? O işlere ve iş yapanlara dair söz söyleyen “güçlülerin” hemen ardından, boş tenekeler gibi gürültü çıkarıp, rol kapma hezeyanlarından!”

Fakat sahnemizde, böylelerine ne yer, ne de rol bulunmaktadır.

Bir cevap yazın