EXPO gelir mi memleketime? (1)

Bu yazıyı yazmak için aylardır düşünüyorum.

Çünkü işin sonunda “hıyaneti vataniyyeden” kurşuna dizilmek de var maazallah (!)

Meselemiz EXPO namıyla maruf “âlemi cihanın görüp görebileceği en muhteşem fuar”!

Çok şükür sorunun olmadığını buyuruyor efendiler.

Lakin biz “kralın çıplaklığına” takmış sinir bozucu isyancılar öyle diyemiyoruz.

2020 senesindeki EXPO’yu almak için “efendilerimiz” koşturuyor, Allah cümlesinden razı ola…

Biz de sokaktan bakıyoruz “ne olacak bu işin sonu” diye!

Memleketimizde “yandaş” kelimesi ciddi prim yaptığından, EXPO meselesinde de “yandaş” ve “yandaş olmayan” medyamız var.

Lakin “yandaş olmayan medyamız” bu “yandaş olmamayı” şimdilik “çaktırmadan” yapıyor, farkındayım.

Bu EXPO meselesinde Vali Bey’den evvel de “koşturanlar” olmuştu.

Hatta rivayet hala muhteliftir, bir gün geldi “yeter yahu, sıkıldık koşturmaktan biz okyanusta balık avlamak istiyoruz” diyerek “su koydular”!

Vallahi bir şey bildiğimden değil, dedim ya “rivayet muhtelif”… Yoksa millete futbol oynatmayı pek seven kardeşimiz bırakır mıydı bu koşuyu?

Ama ne demişler “balık avlamaya alışan otobüs bekleyemez!”

Saçma bir söz değil mi? Biliyorum şimdi uydurdum!

Neyse…

Vali Beyimi inanın pek seviyorum.

Valim, işini gücünü her bir şeyini bu EXPO’ya endekslemiş. Ne sorulursa sorulsun, her yolun Roma’ya çıktığı gibi bizde de artık da EXPO’ya çıkıyor.

İnşallah Kasım geldiğinde de Vali Bey’im “her şeye rağmen” sevinenlerden olur.

Vallahi ben bile yayınıma dekor ettim “sağlıklı EXPO’yu”…

Ama ancak, fakat zira diye başlayan ve can sıkıcı olabilecek cümleleri kurmaya geldi sıra.

Peşinen özür dilerim!

“Herkes için sağlık” sloganına bakalım. “Herkes” derken kimler yani?

İzmirli mevkisiz, makamsız yurttaşlar değil sanırım. Yolu “özel hastaneden” geçenler de değil. Çünkü onlar için “sağlık” zaten Allah’a emanet. Devlet Hastaneleri’nde hepsinin bir anda “ruh sağlığını” yitirmeleri normal sayılıyor artık. Özel güvenlikçilerin yakında ameliyatlara da gireceği an meselesi. Zira “hastane yöneticilerinin” çoğu hastanenin her biriminde “özel güvenlikçi” çalıştırma planları kesin yapıyormuş duyuyorum.

Bu hafta “expo gelir mi memleketime!” dizisi okuyacaksınız.

Bugün ilkyazı. Çarşamba ve Cuma da (ömrümüz olursa) “iki ve üç” diyeceğiz aynı başlıkla.

Bu EXPO’yu ben de istiyorum, muhalif falan değilim. Ancak “hancı” makamında bir “İzmirli” olarak itirazım ve de isyanım var.

İZKA’dan gireceğim belediyelerden çıkacağım, emniyetten gireceğim Sağlık Müdürlüğünden çıkacağım.

Yani diyeceğim “muhataplarım” şimdiden “müsekkin” için hazırlık yapsınlar!

Ciddi söylüyorum, 2015 için “konuşmadım” ama “2020” için konuşmazsam önce kendime sonra kentime görevimi yapmamış olurum.

Ortada kocaman bir samimiyetsizlik var, derdim de o zaten!

Buca’daki “köşk” meselesi!

Derler ya hani “balık hafızalıyız” diye?

Öyle bir olay yaşandı ki İzmir’de gel de inanma bu söze!

Buca’da 1800’lü yıllardan kalma De Jongh adlı eski malikâne.

Yapanlar yapmış, satmış, ölmüş.

Devlet yıllarca kullanmış sonra da ihale yapmış, duyduğuma göre 49 yıllığına ayda 50 bin lira ve stopaj ile aslına uygun yenileme şartıyla Şifa Üniversitesi’ne vermiş. Bu üniversite o köşkte hemşirelik okulu ve hastane hizmeti yapacakmış.

Bu ihaleye kimler girdi, nasıl geçti bilmiyorum.

Ama bildiğim şey Sabah Gazetesi’nin “Egeli” ekinin 13 Haziran 2012 tarihli sayısı. Bakın bakalım “Egeli Sabah’ın” o günkü manşetine ne yazıyor? O zamanın SGK müdürü Mustafa Keskin’in beyanatı da var. Kocaman harflerle “Üniversite Şifa olacak” diye yazıyor.

Tarih Haziran 2012…

Şimdi ise Şubat 2013…

Buca Belediye Başkanı sevgili Ercan Tatı ile CHP’li Vekil Mustafa Moroğlu “tepki” için neden bu kadar süre beklediler anlamış değilim. Gördüğümde soracağım ikisine de.

Şifa Üniversitesi’nin “basın açıklaması” da yeterli gelmedi bana.

Bu kadar uzun süre “sessizlik” ve sonra da “büyük tepki” türlü söylentilerin çıkmasına yol açtı ki benden söylemesi.

Bu olayda derdim sadece “balık hafızalı” olmadığımızı göstermek.

Şifa Üniversitesi de Buca Belediyesi de pek muhterem milletimin vekili de bence bir süre susup düşünmeli.

Çünkü sonra onlara soracaklarım var!

BENİM ÇOCUKLARIM!

Meleğimde “işim tıkırında” olmadı hayatım. Muhabirlik, haber müdürlüğü, programcılık, köşe yazarlığı derken yolun yarısındayım sanıyorum. Bir evladım var. Ona mal mülk bırakamayacağım. Lakin kocaman bir sevgim var mirasım. Bir gazetecinin en büyük mutluluğu, yazdıklarının veya söylediklerinin “işe yaraması” hedefe varması, okurunu izleyenini sarmalaması olsa gerek. Çok şükür. En küçük izleyenim Karabağlar’dan Sertaç, 8 yaşında. Galiba en küçük okurlarım da Buca’dan ikizler Furkan ve Aleyna Atan kardeşler. Burada yazmaya başladığımdan beri her sabah Ege Telgraf alıyorlarmış. Lise bir öğrencileri sanırım. Ne mutlu bana, Allah’tan başka ne isteyebilirim söyleyin. Verdi zira şükürler olsun. Demek ki artık “onları da” düşünerek yazacağız.

Sevgiler size çocuklarım.

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın