“Dönüşüm”? Teşekkür ederim, “İlerleme”niz var mıydı acaba?

Dönüşüm, değişim, açılım, kaçılım, saçılım… Diye diye dolaşarak, dimağı çöpe atmaya ramak kalmıştı ki… Aslı, “Seninle daha fazla uğraşamayacağız. Haydi, iki üç günlüğüne bir yerlere git sen” dedi.

Bademler’de, köyün biraz dışında, “halden anlar kadim dostlar” Serpil’le Koray’ın evindeyim. “Bütün Bunlar Bize Özgü, Yazan: Muzaffer İzgü” bitti, ilk gösterimini yaptı, sonraki gösterimler peşisıra gelecek ve fakat bendenizin oralarda oyalanıp, “bir iş yapma saadeti” yaşama, bir başka deyişle, kırk yıl önce yazdığı şiirle bir ömür geçirenler gibi, ferahfeza dolaşma lüksü yoktur. “Benden Selam Söyle Anadolu’ya”nın uyarlaması bitmeli, dramaturgisi yapılmalı, sahneleme notları çıkarılmalıdır. Bu işleri yaparken, tarihin nasip etmediği, coğrafyanın iplemediği “kalifiye insan” eksikliğimiz, ali devletin ve devleti yönetenlerin elinden geleni yaptığı sanatsal kifayetsizliğimiz, ülkenin, İzmir’in ve İzmirlinin vahvahlanmak yerine “sorunun ve çözümün parçası” olduğuna, olması gerektiğine dair malum idraksizliğimiz, yerelinden geneline, özelinden tüzeline kurum tutmuş kurumlarımız gibisinden “geleneksel” sorunlarımız düşünülmemelidir. Alt tarafı, yıllardan sonra üç günlük bir kaçamaktır. Ah, bir de Nazım Usta’nın dediğince, “kafam ikinci bir adam” olmasaydı yanımda.

Geçelim, “Türkler işsiz kalana dek, işlerinden yakınır” genellemesine örnek oluşturmayalım ve de gece 04.40’ta başladığımız 61. “Sevgilim İzmir”i, çevre yolu kenarına kondurduğumuz bit pazarlarına ya da gün inmeden kasaba panayırına dönüşen Konak Meydanındaki işporta tezgahlarına çevirmeyelim. Ne mi dedim? Anladınız siz onu..

Ben niye günlerdir, biraz da yorgunluktan, “Dönüşüm, değişim, açılım, kaçılım, saçılım…” diyerek dolaşıyorum evde, sokakta, otobüste, sahnede, meyhanede, kahvede? Haydi biraz dertleşelim.

Biz hüzünlü ve kederli bir ülkeyiz. Cumhuriyetinin 90. Yılını yedi ay sonra “kutlayacak” bir ülke olarak, hal-i pür mealimize bakar mıyız? Bakmalıyız. Çünkü bir “miras”ın üstünde tepinirken, normal bir ülkenin normal vatandaşları, hiç olmazsa arada bir dans ettikleri piste dönüp bir bakar. En azından kayıp, düşmemek için, kafayı gözü, belleği vicdanı yardırıp yitirmemek için. Böyle bir tehlike varsa, dam ya da kavalyelerine daha sıkı tutunmak, karşılıklı inanç ve güven duymak ve yalnızlık duygusundan azade olmak için.

Bakmak teşebbüs, görmek cesaret isteyen eylemlerdir. Bakamıyor ve göremiyor, bunlar için zahmet edemiyoruz diye, tarih ve coğrafya bizi beklemez. Beklemediğini anlamak için, dünya ligleri ile bizim “performans” değerlerimizi kıyaslamak yeter. Şöyle ne bileyim son üçyüz yıl, bizim için sonsuz, elin oğlu için göz kırpmak gibi birşeydir insanlık tarihinde. Ve fakat, fotoğrafımızı şırrrak diye çekecek bir flaşör etkisine de sahiptir. Bakmazdan, görmezden gelsen, tangır tungur konuşup, langur lungur oynayıp, dikkatten kaçırsan ne yazar; fotoğrafın insanlık albümündedir.

Bilim, eğitim, sanat, kültür, spor, yani bizi anlatacak, bizden öncekilerden kalmış, bizden sonra kalacak olanlar… Örgütlenme, yazma çizme beyan ve meram dillendirme, yani düşünce özgürlüğü… Emek, kadın, çocuk, gençlik, doğa ve hayvan, yani haklar… Hukuk, adalet, tutum ve temayüller, yani demokrasi… İnsanlık bahçesine armağan edilmiş çiçekler, yani felsefe, sanat, bilim… İşte bunlardır kısa yoldan bir ülkenin hal-i pür mealinin kıstasları. Bu kıstaslarla değerlendirir bir ülkeyi ve vatandaşlarını tarih. Yani pek yemez “yüce ecdat” ya da “tarihi çevir, nal sesi, kısrak sesi bunlar” gazını, tarih dediğimiz hassas terzi. Neysen o kadarsındır, yani ne bir eksik ne bir fazla. Tarihin terazisi dününü bugünle tartıp, yarını bugünden öngörmeye kalkarsa, kalıverirsin ayazın ortasında. Çünkü, seni sen yaptığını sandığın, ama içselleştiremediğin, öğrenemediğin, öğretemediğin ne varsa, üç dakikada kılıverir. Fikri sabitlikten, fikri takipliğe geçemeyenler safına eklenmişsin, haydi şimdi ister mırıl mırıl oku, ister elinde minik bayrak ağzında hamaset yürüyüşe koyul, ister yedi düvele ayar ver, gider yap. Cürmün yalnızca, gülüp geçmesi kadardır tarihin.

Asla hak vermek gibi bir tıynete sahip olmadığın için, hakkını yediklerinde melul mahzunlaşıyor, öfke nöbetlerine gark oluyorsun. Asla hesapsız kitapsız çalışmayan, iyiniyet rayihasından uzak bir kalbin olduğu için, her eleştiriden, her irdelemeden gizli bir hesap ve kötü niyet derlemeyi matah sanıyorsun. Herkes sana düşman ve elbette sen de herkese düşman. Haksızlıklara ses çıkarmamanın biricik nedeni, bir gün haksızlık yapma sırasının sana geleceği ümididir, haydi itiraf et. O yüzdendir biat, kulluk, kölelik, riayet, icazete tapman. Dilinde, insanlığın onbinlerce yılına malolmuş değerler ve kavramlarla konuşup, aman ne çağdaş olduğunu sansan da, bu tapınma halini sözümona eleştiriyor gibi dursan da, sığındığın bütün ilişki ve mekanlarda aynen eleştirdiklerin gibi olduğunu biliyorsun. Sonsuz cehalet, kusursuz riayet, tartışılmaz köle ruhu. İktidar olsan ne, muhalefet olsan ne? Ha sen gelmişsin başa, ha gitmesini istediklerin dursa ne olur yüz yıl başta? Dünya görüşün yalnızca tabelada sıkışıp kalmışken, kalabalıklar peşinden gelse ne yazar? Kitle ruhunu, aynen sana benzeyenler hiç bitmeyecek bir kaynak gibi gördü, bak tarihin ajandasına, fotoğraf albümüne. Güruhlaşmış kitle, sen bir gün çekip gittiğinde ağlayacak mı sanırsın? Yok öyle bir şey, çünkü onlara unutmayı sen öğrettin. İşte güruh, dünü anımsamadığı, bugünün farkında olmadığı, yarını tasarlayamadığı için, hangi dünya görüşünden olursan ol, seni de unutacak iki dakikada. Üzgünüm. Ancak beslediğin kadar seninledir o gürüh ve bir gün besleyemeyeceksin.

İşte uğruna ne bedel ödenmiş –daha ne yapsın tarih, yüz yılda bir gelen dahiyi de, belki değerbilir ve izlersin diye, üstüne bonus olarak vermiş- Cumhuriyeti daha 90 yaşına ulaşamamış bir ülkede, abc’yi yeni öğrenmiş ümmiler misali, her bilgide, haberde, gelişmede birbirimize şaşkaloz ve de ktipiyoz bakıp davranıyorsak; demek ki Shakespeare’in dediğince, “Çürüyen birşeyler var Danimarka’da!”

Çağdaşlık biraz da, bilmeye ve bilinmesi gerekene açık olmaktan geçiyor. Vicdan ve merhametten beslenen algıdan geçiyor. Beslenme, barınma, giyinme ve bilinçli doğurganlıkla; tıkınma, sığınma, bürünme ve habire üreme arasındaki ayrımı bilmekten geçiyor. Kendine saygı ve sorumluluktan dolayı, başkalarına duyulan saygı ve sorumluktan geçiyor. Bunların diplomayla, temelsiz ve beyhude yazıp çizmekle, köşe ya da makam sahibi olmakla hiç alakası olmadığı, çevremizdeki örneklerle yeterince malumdur.

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın