Kentte Tek Başına

Cep telefonuyla bağıra bağıra konuşuyor. Belediye otobüsündeyiz. Karısından yediği fırçadan, hangi arkadaşının ne kadar vefasız olduğuna, hayatı hakkında herşeyi öğreniyoruz. Bir amca, “Kapatır mısın şu telefonu, otobüsteyiz” diyecek oluyor. Mal Bey, “Merak etmeyin, bu model otobüsler, etkilenmez” diyerek, amatör otomotiv alimi olduğunu kanıtlamaya giriyor. “Ama“ diyorum, “Kamuya açık yerlerde, cep telefonuyla bağıra bağıra konuşmak, teknolojik değil görgü sorunuyla ilgilidir.” Otobüs ıssızlaşıyor, bütün başlar bana dönüyor. Amcadan başka kimsem yok, koskoca otobüste. Medet arar gibi ona bakıyorum, görüyorum. Amca, başını pencereden yana dönmüş, telefonla konuşuyor. Yalnızlık, otobüste bana dokunuyor. İlk durakta iniyorum…

Kentin en önemli meydanındayım. Karşıdan karşıya geçeceğim. Yeşil ışığın yanmasını bekliyorum. Birden bir ses işitiyorum, “Direk gibi durmamam gereken bir ulan” olduğumu söylüyor. Dönüyorum, “Ama kırmızı ışık..” demeye kalmadan, Hödük Beyin yanındaki Andaval Teyze söze karışıyor; “Baksana, yol bomboş karrrdeşim!” “Ama kırmızı ışık…” diye kırık dökük açıklamaya çalışırken, beni savuruyorlar. Devrile yıkıla, karşıya geçmeye başlıyorlar. Tam o sırada bir araba, içinde Hödük Beyle Andaval Teyzeye çarpma paniğine kapılmış sürücü ve korkuyla basılmış korna sesi giriyor hayata. Hödük ile Andaval son anda karşıya geçiyorlar. Hödük, sürücünün annesinin hayat kadını; Andaval, benim eşek bir babanın oğlu olduğuma dair bilgisini kamuoyuyla paylaşıyor. Konak Meydanı, Hödük ile Andavallı ve benzerlerinin egemenliğinde, bir çöle dönüyor…

Arabanın biri, kaldırıma çıkıp park ediyor. Ticari araba, tam da yaya geçidi üstünde durup, müşteri beklemeye karar veriyor. Yayalar, salkım saçak. Arabalar, çığlık çığlığa. Birinin müdahale etmesi, “görevini” yapması gerekiyor. O birini görüyorum, çiçekçinin yanında bir tabureye oturmuş, ağzında sigara. Gözgöze geliyoruz. Kuşkusuz benden çekinecek hali yok. Gözlerini gözlerimden ayırmadan, düdüğünü çıkarıp üflüyor. Sonra bana sesleniyor, devletin verdiği üniforma düdük silah “kombini” içinde; “Neye bakmıştın bilader?” Söyleyecek bir şey bulamıyorum. “Afiyet olsun!” Beni işitmiyor. Çünkü seyyar çaycı geliyor, benden daha anlamlı bir tümce kuruyor: “Kaç şekerdi abiciğim?” Trafik Polisi kızıyor; “Sana da öğretemedik gitti…” Gerisini işitmeme, ciyak ciyak bağıran korna sesleri, küfürler, bağırışlar engel oluyor…

“YERYÜZÜ Sahnesi, İzmir”i kurmak için çektiğimiz kredinin, bilmem kaçıncı taksidini yatırmalıyım. Bankaya giriyorum, sıra numarası alıyorum, bekliyorum. Sonunda sıra bana geliyor. Tam o sırada, Kurnaziye Hanım sesleniyor, hastalıklı bir yüz, acınası bir çaresizlikle; “Küçük bir şey soracağım, izin?” Veriyorum. Bankoya gidiyor ve en az yarım saat süren bir işlem başlatıyor. Aziz Nesin’i anımsıyorum, şöyle derdi; “Bizim halkımız, akıllı değil, kurnazdır!” “Utanmıyor musunuz?” diyorum. Kurnaziye, bedenini süslediği ve çok övündüğü belli olan obezite harikalarını, çalkalaya hoplata gidiyor. Biliyordum, evde onu böyle yetiştiren başka bir Kurnazgile şöyle diyecekti; “Ay anne, salağın birini kafaladım. İşimizi bitirip, hemencecik döndüm. Bak yetiştim diziye! Ay, kim kime verir dersin bu gece?”

Kentte yapayalnızdım. Ama onlar çok fazlaydı ve hiç yalnız değillerdi.

Eve döndüm. Haberleri açtım. Konuşuyorlardı. “Benim halkım, benim milletim, benim…” diye başlayan tümceler kuruyorlardı, “Bakın bize neler diyorlar?!” diye yakınıyorlardı.

“Acaba kimlerden söz ediyorlar?” diye sormanın alemi yoktu.

Bir ayda onlarca kadının öldürülmesi, HES’ler, balık çiftlikleri, üçer beşer intihar eden gençler, cesedi bile çıkarılamayan madenciler, kentsel dönüşüm için şimdiden salyası sümüğü akmaya başlayanlar, eğitimden sanata dünya liginin diplerinde sürünmemiz…

Artık “emek, işçi, köylü, hak, sendika” gibi kavramları unutup gitmemiz…

İçerdekiler, dışardakiler, kendi bedenlerine hapsedilenler…

Bir arada yaşamamızı sağlayan her türlü aidiyeti, tutkalı, bağlılığı, vefa ve saygıyı unutmamız…

Şiirsizliğimiz, şarkısızlığımız, inceliksizliğimiz, duyarsızlığımız…

İnsansızlığımız, insafsızlığımız, uyuzluğumuz, kolaycılığımız, ruhumuza sinen arabesk…

İki kova yağmurla cehenneme dönen, çaresiz kentlerimiz…

Yaptıkları kadar, yapmadıklarından da sorumlu olduklarını bilmeyenlerimiz…

Hepsi benim suçumdu, benim yüzümdendi.

“Özür dilerim kızım” dedim.

Henüz üç yaşında, kızım ADA’ya sarıldım.

Önünde çok uzun yıllar, bir kent, bir ülke ve böylesi nice insanlar onu bekliyordu. İçim acıdı.

Ona umut verecek tümceler kurmalıydım…

***

“BÜTÜN BUNLAR BİZE ÖZGÜ, Yazan MUZAFFER İZGܔ 25 Şubat 2013, saat:20.30’da Kültürpark İsmet İnönü Sanat Merkezinde; 6 Mart 2013, saat:20.30’da Narlıdere Atatürk Kültyür Merkezinde. Bekleriz…
RELATED ARTICLES

Most Popular

Recent Comments