Bütün Bunlar Kime Özgü?

Doğaya bakışımız malum, insana bakışımız da öyle. Eğitimdeki halimiz ortada, spordaki halimizi sorma. Ürkütücü yapılar içindeki adalet arayışımız kadar acıtıcı, kadınlarımızın her gün üçer beşer dövülmesi öldürülmesi. Çocuk gelinleri konuşup geçiyoruz, her gün çığ gibi yağan zamlara şerbetli olmamız gibi. Genç intiharları konuşuyor muyuz ki, zaman aşımına uğratılan katliamları konuşalım?

Sanki her alanda kurumsallaşmayı başarmışız da, geçip karşımıza aile kurumuna dair vaaz okuyor ekabir. Vizyon misyon döktürüyor zamanımızı çalarak, gün ışığında maytap fişek AB’ye girdik şenlikleri kadardır, içerde biri öksürünce, kazandığımızı sanarak, EXPO salonlarında deli danalar gibi koşan hayal kırıklıklarımız. Gerçeğimizi sanala, çağdaşlaşmayı banala tahvil etmek kadardır ahvalimiz, yaşam kalitemiz.

Uzmanboğanazmanlar cehenneminde, kendini anlatamaz ömrünü bizim için, memleket ve insanlık için seve seve tüketenler. Önceki gün devrimci, ertesi gün papatya, dün liboş, bugün sakal takke, milli spordur çünkü bizde “dün dünse, bugün bugündür; yeter ki dolsun cepler, gelsin reyting gümbür gümbür!” Bu toz duman içinde, kültür, sanat, bilim, felsefe mi? Efendim, ne buyurdunuz? İleri demokrasi, istikrar, açılım, kentsel dönüşüm, yeniden yapılanma, cümbür cemaat biçimlenme mi?

Elin oğlu sislenme, buzlanma yüzünden kırk yılda bir yaşar trafik kazası, biz laf kalabalığı, zihniyet bulanıklığı, algı zelzelesi içinde her alanda ve her dakika yaşarız kendimize özgü faciaları. Felsefesiz düşünce, dünya görüşsüz siyaset, ilkesiz etik, ağaçsız orman, motorsuz uçak, çene suyuna siyanürlü çorba; hoşgeldiniz memleket sofrasına. 300 yıldır, kavga dövüş, hepimiz aynı sofradayız. Neden kimileri, iklimler değişse de hep tıka basa, neden kimileri her daim aç?

Oturup yazmış. 80 yaşında, 200’e yakın kitabı var. Ödülleri saymakla bitmez. Kitap fuarları, okullar, imza günleri, nasıl yetiyor hepsine, bilinmez. Halkından aldığını, yine halka veriyor, bu nasıl bir saygıdır? Şöyle açıklıyor; “Bu halk olmasaydı, ben de olmazdım…”

Başka bir coğrafyada olsa, “Yaşayan kültür-sanat değeri” kabul edilir. Bizim gözümüzde öyledir.

İşte bu yüzden “BÜTÜN BUNLAR BİZE ÖZGÜ, Yazan: MUZAFFER İZGܔ yazıldı ve “YERYÜZÜ Sahnesi, İzmir” tarafından sahneye konuldu. Yaşamından “damlalar” konuldu, bakın böyle bir ömür de mümkün çağrısı olsun diye. Yazdıklarından “seçmeler” oyunlaştırıldı, bakın size böyle bir ayna tutuyor, haydi, üstümüzü başımızı düzeltmek için biraz cesaret çağrısı olsun diye.

Yazılması çok zor oldu, çünkü yaşamının hangi dilimine uğrasan öteki bölümleri eksik kalacaktı. Yazdığı yüzlerce öykünün hangisini seçsen, ötekiler gözlerini dikecekti.

Sahnelenmesi çok zor oldu. Genelde sanat, özelde tiyatro algısının büyük yaralar aldığı bir süreçte, kim için, nasıl sahnelenecekti bu oyun? Adın gülmece koysak, “piyasada” gülmece adına her türlü saçmalık kol geziyordu. Yazık olurdu, sanki onlara benzeyen bir oyunmuş gibi tanıtmak. İşte asıl burada çok ter döküldü, takvim tüketildi. Metninden şarkı sözlerine, müziğinden dans düzenine, çevre düzeninden giysilerine… Özel ve profesyonel tiyatronun tüm koşulları zorlandı. Çok nitelikli insanlarca, oynayarak, yazarak, çizerek, boyayıp dans ederek, sahneye taşındı.

“YERYÜZÜ Sahnesi, İzmir”in neden kurulduğunun, ne yapmak istediğinin farkında olanlar, bütün bu serüvene ortak oldu, yazdı, çizdi, söyledi. Meslektaşların bile birbirinden bir “hayırlı olsun!”u esirgediği bir süreçte, hepsi çok değerlidir ama, aynı zamanda “Kent Yaşam” sütunlarını paylaştığımız Hüseyin Erciyas’ı, Abdülkadir Hazman’ı ve hele Hasan Tahsin’i saygı ve sevgiyle anmak bir görevdir.

Sonuç? İşte o şaşmaz yargı, 16 Şubatta ilk kez Karşıyaka Opera ve Tiyatro Sahnesinde, saat: 20.30’dan itibaren, izleyici tarafından belirlenecek.

Bu yazı, o güne 5 gün kala yazıldı.

Bir büyük heyecanı ve varoluş mücadelesini paylaşmak adınadır. Bu sınav, yalnızca “YERYÜZÜ Sahnesi, İzmir” ilgilendirmemeli.

Bekleniyorsunuz…

Bir cevap yazın