Ah Smyrna’m, Güzel İzmir’im…

24 Ocak Perşembe günü, sadece bir akşam sahne almak üzere İzmir’e gelen, “Ah Smyrna’m, güzel İzmir’im” adlı oyunun, hem bir İzmirli hem de mübadil torunu olarak ilgimi çekmesi kaçınılmazdı. Oyunla ilgili hiçbir eleştiri ve yorumu okumadan, sadece adının yarattığı çağrışımlarla, üç aşağı beş yukarı nasıl bir öykü ile karşılaşacağım tahmin ederek izlemeye gittim. Oyun boyunca, kimi hoş görülebilecek ancak kimi de “artık bu kadarı da olmaz” dedirtecek öyle maddi hatalar ve tutarsızlıklar dikkatimi çekti ki, bunları köşemde paylaşmak, benim açımdan şart oldu.

Oyunun kısa öyküsü ve tarihe kısa bir bakış…

Oyunun öyküsünü İKSV’den (www.iksv.org.tr) alıntılıyorum:

“Nesrin Kazankaya’nın yazıp yönettiği oyun 1923 yılında İzmir’de geçer. Savaş bitmiş, Rum ve Türk topluluklarının karşılıklı göç etmesini zorunlu kılan Mübadele Yasası çıkmıştır. Köklü bir geleneğe ve kültüre sahip, zengin Rum ailesi Vlastolar, İzmir-Bornova’daki konaklarında göç hazırlığı içindedirler. Yıllardır Vlastolarla bir aile gibi bir arada yaşayan Türk yardımcıları da, bu göçün hüzünlü tanıklarıdır. Savaşın travmatik izleri ve zorunlu göç, Türk ve Rum aile bireylerini de karşı karşıya getirir ve bir arada yaşamanın imkânsızlığını derinleştirir. Kendilerini bir çatışma içinde bulan figürler, derin acılar içinde, çaresiz yarınlara, umutsuz hasretlere, imkânsız aşklara boyun eğmek zorunda kalır. Feci bir yangınla yanıp harabeye dönen, farklı toplumların, dinlerin ve kültürlerin yüzyıllardır bir arada yaşadığı, efsanevi dünya kenti, güzel İzmir-Smyrna değildir yalnızca; koskoca bir geçmiş, gelecek, hayaller ve umutlar da küle dönmüştür.”

***

9 Eylül 1922’de Türk Ordusu’nun İzmir’e girmesi ile kentin yaklaşık üç buçuk yıl süren işgal dönemi sona ermişti. Ancak bu olayın hemen ardından, 13 Eylül günü başlayarak birkaç gün süren ve kentin tüm dokusunu geriye dönüşsüz bir şekilde değiştiren büyük yangın, İzmir’in önemli bir kısmını harabeye çevirdi. İzmir’in savaş sonrası yaşadığı dönüşüm, sadece yangın felaketinin getirdiği yıkımla da kalmadı. Yangın, İzmir’in fiziki yapısını çarpıcı bir şekilde değiştirmiş, ancak yaşanan göçler ve sonrasında Yunanistan ile karşılıklı gerçekleştirilen zorunlu nüfus mübadelesi de, kentin toplumsal ve ekonomik yapısını derinden etkilemişti.

Oyunda da sık sık, “échange obligatoire” olarak bahsedilen “zorunlu nüfus mübadelesi”, 30 Ocak 1923’te, Lozan Antlaşması çerçevesinde, Yunanistan ile karşılıklı olarak imzalanan sözleşme neticesinde, İstanbul dışındaki Rum-Ortodokslar ile Batı Trakya dışındaki topraklara yerleşmiş Müslüman nüfusun, 1 Mayıs 1923’ten başlayarak, değiş tokuşunu içerir.

Zorunlu göçe tabi olan, milyonlarca Ortodoks ve Müslümanın, hayatını travmatik bir şekilde etkileyen bu hazin olay, her ne kadar literatürde her iki ülke açısından da “siyasi başarı” olarak görülse de kelimenin tam anlamıyla bir “insanlık ziyanı” olarak kabul edilmesi gereken tarihi bir gerçekliktir. Yangında yok olan kısım plandaki sarı çizgiler içinde kalan alandır.

Oyundaki tutarsız noktalar…

Kentin işgalden kurtulmasından çok önce, Yunan ordularının başarısızlık haberleri İzmir’e ulaşıyor ve kentte huzursuzluklara neden oluyordu. Maddi durumu iyi olan Rum/Yunan ya da Levanten bazı aileler, Türk ordusunun İzmir’e girmesinden epey önce, kenti terk ederek, Yunanistan’a, Avrupa’nın diğer ülkelerine hatta Malta ve Mısır’a göç etmeye başlamışlardı. Aile reisleri görev nedeniyle İzmir’de kalmak zorunda olmuş olsalar bile, ailelerini de savaşın onca tehlikesine rağmen kentte tutmuş olmaları, özellikle de yurt dışına gidebilme imkânları yüksek zengin aileler için pek akla yatkın bir durum değil. Bu nedenle oyundaki Vlasto ailesinin bütün fertlerinin, 1923 yılına gelindiği halde hala İzmir’de kalmış olması ne yazık ki inandırıcılıktan bir hayli uzak.

Aile ile ilgili bir başka akla yakın olmayan nokta ise, yanlarında Müslüman/Türk bir aileyi hizmetli olarak çalıştırmaları. İzmir’de son derece kapalı ve muhafazakar bir topluluk olarak Türk Mahallesi’nde yaşayan Türk/Müslüman ailelerin bir gayrimüslimin hizmetine girebilmiş olmaları neredeyse imkansızdır. Yazar, iki toplumun yüzlerce yıl birlikte, gelenekleri, yemekleri, müzikleri, dansları vb. iç içe geçmiş, mesut/dost bir şekilde yaşadıklarının ve savaşın etkisi ile kaçınılmaz şekilde ayrışarak geldikleri son noktanın altını çizebilmek için, bu Rum efendi/Türk hizmetkar birlikteliğini tercih etmiş gibi görünüyorsa da, tablo yine tarihsel açıdan inandırıcılıktan uzak olmuş ne yazık ki. Hele de savaşta eşini, neredeyse ailesindeki tüm erkekleri yitirmiş olan Müzeyyen Hanım’ın hala aileye bağlı kalışı maalesef fazlasıyla iyimser bir durum.

Son olarak eklemek istediğim inandırıcılıktan uzak bir ayrıntı da, Vlasto ailesinin, kendileri İzmir’i terk ettikten sonra, konaklarına gelecek olan mübadil Müslüman aileler için giysi vb. bırakıp, “onlar Türkçe bilmiyorlardır” diyerek, hizmetlileri Müzeyyen Hanım’dan gelenlerle ilgilenmesini rica etmeleri!

Müzikler, danslar…

Oyunda yer verilen müzikler hepimizin aşina olduğu nağmelerden, kah rembetikolardan, kah türkülerden seçilmişti. Dans olarak da elbette ki zeybek uygun görülmüştü. Bu topraklarda yeşerip serpilmiş zeybek dansının, Mehmet ile Theo özelinde, Türk – Rum çatışmasını anlatmak için kullanılması kanımca oyunun en güzel sahnesiydi. Gel gelelim onları dövüşmekten güç bela ayıran Bay Konstantin’in, adeta Yurttan Sesler korosuna eşlik eden bağlamaların yorumladığı bir zeybek havası eşliğindeki, yine günümüzdeki halk dansları gruplarının zeybek figürlerine tıpatıp benzeyen dansı, maalesef söz konusu dönemle örtüşmedi, uygun düşmedi.

Seçilen müzikler konusunda bir başka hata ise, oyunda Roza Eskinazi’nin seslendirdiği ünlü “Trava re alani” şarkısına yer verilmiş olması. Adı geçen şarkı, Anadolu’dan Yunanistan’a göç etmek zorunda kalan mübadil Rumların çektikleri acıları ve dışlanmalarını dile getirir. Şarkının Atina’da plağa kayıt tarihi 1934’tür. Türkiye’de satışa sunulması da hemen hemen aynı tarihlerde olmuştur. Dolayısı ile şarkının 1923 yılının İzmir’inde bilinerek, okunması imkânsızdır.

İzmir’e ait hatalar…

Oyun’da, yangın sonrasında yok olan İzmir anlatılırken, Punta’daki yanan Aya Fotini Kilisesi’nin adı geçer… Punta, bugünkü Alsancak Limanı çevresine, 1922 öncesinde verilen addır ve bu bölge yangından etkilenmemiştir. Adı geçen Aya Fotini Kilisesi ise Punta’da değil, bugünün Gazi Bulvarı yakınında idi.

Yine dikkat çeken başka bir nokta da, bugünkü Alsancak olarak kabaca tarif edebileceğimiz Frenk Mahallesi’nde ikamet ettiğini anladığımız Bayan Vlasto’nun, çocukluğuna dair anılarını anlatırken, Karşıyaka’daki Dame de Sion okuluna gittiğini söylemesi. Oysa aynı okulun bir şubesi Frenk Mahallesi’nde de bulunmaktaydı.

Tüm bunlara ek olarak, sahne dekorunda, 1930’lu yıllara ait Art Déco tarzı mobilyaların yer aldığını ve repliklerin önemli bir kısmının Rumca olduğunu da belirtmeden geçemeyeceğim ne yazık ki.

***

Birkaç gün sonra mübadelenin 90. yılı doluyor. Ege’nin iki yakasından, milyonlarca insanın hayatını dramatik bir şekilde değiştiren, göç sırasında ve sonrasında çok sayıda insanın hayatını kaybetmesine neden olan bu önemli olayı ne yazık ki ülke olarak gerektiği şekilde anmadığımızı düşündüğümü belirterek satırlarıma son vermek istiyorum.

Bir cevap yazın